31 Mayıs 2009 Pazar
Siber-Rezalet
Talihsizliğimi sonlandıracak dahiyane bir fikir buldum. Kızlar beni kabul etmiyordu, çünkü abaza hareketlerde bulunacağımı düşünüyorlardı. Kız taklidi yaparsam içlerine sızabilir, eğer standartlarıma uygun birisine rastlarsam da gerçek kimliğime yönlendirebilirdim. Özet olarak kendi çöpümü kendim çatacaktım, lanet olsun çok zekiydim. Hemen “Kız ismi+alttan çizgi+doğum yılının onlar ve birler basamağı” formülüyle kendime bir e-posta adresi aldım. Ortalama güzellikte bir kızın resmini profilme koyup beni görmezden gelen bütün kızları ekledim listeme, işe yarıyordu. Arkadaş listem kız yurdu gibiydi, bir tane bile böcek yoktu aralarında. Sanal haremimi kurmuştum, şimdi sıra sultanımı seçmekteydi. O kadar çok seçeneğim vardı ki zorlanıyordum eleme yaparken, kuraklık değil bolluk idi problemim.
Adaylarımı üçe indirmiştim: Ayşen, Ezgi ve Damla. İçlerinde en güzel avatar Damla’ya aitti. O kadar güzeldi ki kendi resmini koyup koymadığına dair şüphelerim vardı, eğer yüzde yüz emin olsaydım Ayşen ve Ezgi’yle irtibatı anında keser Damla’ya yazardım. Ezgi’nin erkek arkadaşı olduğunu öğrenince bastım engeli. Ayşen ile Damla arasında gidip gelirken Ayşen’in “Aaaaay Murat Boz choook sekxiii” demesiyle kazananı belirledim. Kısa süre içinde Damla’yla samimi olmuştuk, açıkçası bu kadar kolay olmasını beklemiyordum arkadaşlık sürecinin, ama kız milleti bu hayatım boyunca asla anlayamamıştım onları. Birkaç gün sonra Damla’yla kanka seviyesine ulaşmış, hatta kızlıkla alakalı mevzulara girmeye başlamıştık. Foyamın ortaya çıkmasını istemiyorsam konuyu değiştirmem gerekiyoru zira 17 yaşıma kadar kadınların kanı ped reklamlarındaki gibi mavi sanan bir adamdım ben. Ama uzaklaştırmıyordu bir türlü, muhabbeti dönüp dolaştırıp dişiliğe getiriyordu Damla. Nasıl biz erkekler hemcinslerimizle sürekli +18 içerikli sohbetler ediyorsak, aynısı kızlar için de geçerliydi demek ki.
Bahtımı sikeyim, çölde kutup ayısının tecavüzüne uğrayan bedevi bile benden daha şanslıdır. Sen git sürüyle kızın arasından lezbiyen olanını bul! Şimdi buraya yazamacağım şeyler istedi benden, doğuştan gerekli ekipmana sahip olmadığım için yapamadım tabi, “Evet soktum” tarzı cevaplar verebildim ancak. Belki hem elma hem armut seviyordur umuduyla demiştim o lafları. Ama yanılmışım, Damla elmalardan hoşlanan bir elmaydı, ben ise ayvayı yemiş bir armut. Siber-seks hayallerim siber-tecavüze dönüşmüş, kelimelerle ırzıma geçilmişti. Kendimi o kadar değersiz hissediyordum ki aynaya bakacak yüzüm bile kalmamıştı. Damla’nın sapık fantezilerini gerçekleştirmek için beni şişme bebek gibi kullanmasına izin vermiştim. Hırsıma yenik düşmüştüm, hayatım boyunca asla affedemeyecektim kendimi. Bu ıstıraba katlanmamın tek sebebi çabalarımın tamamen boşa gitmesini istemememdi. Saatlerimi, günlerimi daha da önemlisi asla geri dönmeyecek masumiyetimi vermiştim Damla’ya, mükafatımı almadan sonlandıramazdım hiçbirşeyi. Webcam’ini açtırıp soydurttuğum an bitirecektim bu işkenceyi, Damla’nın göğüsleri buruk bir sevinçten fazlasını vermeyecekti gerçi, yine de ellerim boş ayrılmaktan iyiydi. Yoğun ısrarlarıma rağmen Webcam’ini açmıyor, sürekli bir bahane uyduruyordu. Bahaneleri tükenmiş, dakikada 27 kere yolladığım görüntülü konuşma tekliflerini reddetmekten sağ işaret parmağı ağrımıştı. Uzunca birşey yazmaya başladı, 3 dakikadır pencerenin altında “WhiteAngel_88 bir ileti yazıyor” ibaresi duruyordu. Sonunda geldi yazdıkları: “Bir itirafta bulunmam gerekiyor. Ben erkeğim, bu maili kız bulmak için almıştım ama sana gerçekten aşık old...” gerisini okumadan bilgisayarın fişini çektim.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Obez Ruh
Hiçbir zaman "Ekşide Opeth hakkında on sayfa entry girmişler, kesin dinleyeyim" insanı olmadım. Bir arkadaş var mesela, adam hayatı boyunca Opeth dinlememiş sırf ekşisözlükte on sayfa yazı girilmiş diye gitti Opeth T-shirt'ü aldı, ondan sonra başladı Opeth dinlemeye. Belki şu an giyiyordur, kim bilir. Hayır sevgili okurlar, ben asla ortamlara akmak, belirli bir grup arasında kabul görmek için müzik dinlemedim, The Dillinger Escape Plan'in ne kadar müthiş bir grup olduğunu bilmiyorsanız sizin kaybınızdır, benim değil.
Ama size de hak veriyorum, şimdi desem ki "Botch dinleyin, özellikle We Are The Romans albümünü, Saint Matthew Returns To The Womb gelmiş geçmiş en gaz şarkılardan biridir", siz de meraktan Botch dinlerseniz adım gibi eminim ne bu bloga girersiniz ne de benimle konuşursunuz bir daha. Sert, deneysel müzik, belirli bir altyapı sahibi olmak gerekiyor tadını çıkarabilmek için, burada 3-4 yıllık bir süreçten bahsediyorum. Bunun farkında olduğum için kimseye şarkı yollama, grup önerme şansım olmuyordu. Ancak şu şekilde "Mordecai diye bir şarkı var, 2:10'dan sonrasını dinle, hiç bitmesi istenmeyen bir rüya gibi". Peki ya o 2:10'luk kısım? Bana göre şarkının geri kalanı kadar mükemmel, ama bakire kulakların birkaç saniyeden fazla dayanabilmesi mümkün değil ilk iki dakika on saniyeye. Ama o günler geride kaldı, insan içinde dinleyebileceğim, neredeyse her müziksevere hitap eden bir grup keşfettim.
Audrey Bitoni'yi eve attığımda bir şarkı açmıştım hani. Hatta linkini vermiştim interaktiflik olsun diye, yazının geri kalanını o şarkıyı dinleyerek okursunuz diye düşünmüştüm, gerçi kimse yapmamıştır ama yine de ufak bir detay olarak eklemiştim yazıya. İşte o grup, Thrice; artık arkadaşlarıma yollayabileceğim, bizim eve geldiklerinde açabileceğim bir grubum var benim. Bugüne kadar kimse "Bu ne lan, beynimi sikti" demedi, birçok iltifat da aldım diyebilirim. Thrice'a karşı boynum kıldan ince, o yüzden sizlere bir şarkısını dinletmek, bu güzel grubun reklamını yapmak başımın borcudur.
Thrice - Stare At The Sun (AOL Session)
Yukarıdaki linkten Stare At The Sun isimli şarkılarının akustik kaydını dinleyebilirsiniz. Birçok farklı versiyonu mevcut şarkının, ama benim en çok hoşuma giden budur, hele ortada giren kemanlar yok mu, kulağını seven dinlesin diyorum başka birşey demiyorum.
Ha şimdi puştun biri çıkıp "Ulan pop bu, bir de metalciyim diye geçiniyorsun" diyebilir. Evet o puşta sağlam bir cevap hazırladım. Şimdi bir genç Dark Tranquillity -ki sert bir metal grubudur- ile Pink Floyd -zaten hepiniz biliyordur, açıklama yapmaya gerek duymuyorum- dinleyebilir. Hatta şöyle diyebiliriz, herhangi biri metal grupları ve Pink Floyd dinleyebilir, neden? Çünkü Pink Floyd herkes tarafından saygı gören, rock müziğin temellerini atmış bir gruptur. Pink Floyd sevmiyorum diyene kız vermezler o derece. Eğer müziği sertliğine göre ayırıyorsak ki paragrafın başındaki lavuğun yaptığı bundan başka bir şey değildir, metalcilerin Pink Floyd dinlememesi lazım, çünkü yumuşak müzik. Ama hayır, oooo Pink Floyd dinleyebiliriz, hatta dinlemeliyiz neden çünkü herkes biliyor ve saygı duyuyor, evet Pink Floyd ile eşdeğer müzik yapan bir grup olsa atıyorum Red Floyd mesela, onu dinleyemez metalci. Çünkü poptur, sert adama yakışmaz. Bırakın bu ayakları, sözlüklere, forumlara göre şekillendirmeyin müzik zevkinizi. Sırf bu tarz dallamalar yüzünden metal dinliyorum demeye utanıyorum. Aynı anda Converge de dinlerim Bad Religion da, zerre sikimde olmaz, birisi grindcore diğeri punk. Benden başka da pek dinleyen olmaz, çünkü popüler grup değiller. Kimse "The Saddest Day efsane şarkı hacı" diyerek hava atamaz, ama The Saddest Day doksanlı yıllarda yazılmış en iyi şarkılardan biridir nezlimde. Millete hava atmak, kız tavlamak ise amacınız, The Saddest Day hiç işinize yaramaz. Ama yok ben kaliteli müzik dinlemek istiyorum, agresiflik ile duygusallığın birleştiği şarkılardan hoşlanıyorum, aynı zamanda sert müziğe de alışığım derseniz The Saddest Day kaçırmamanız gereken bir klasiktir. Ben müzikaliteye bakarım arkadaş, şekle değil. İsmail mesela, adam Serdar Ortaç dinliyor, bana da dinletmeye çalıştı birkaç kez ama 10 numara elemandır -Serdar Ortaç değil İsmail-. Hiç olmazsa herif içinden geleni yapıyor amına vuram, özenti değil. Bugüne kadar tanıdığım bütün metalcileri toplasanız bir İsmail etmez gözümde. Nerden nereye geldik, Thrice sevgili okurlar, For Miles, Red Sky, Digital Sea, Cold Cash And Colder Hears, Atlantic, Moving Mountains, Firebreather, Digging My Own Grave, Between The End And Where We Lie, All That's Left, The Sky Is Falling, Daedalus, The Earth Isn't Humming, Silhouette, Trust, Betrayal Is a Symptom tavsiye ettiğim parçaları. Umarım hoşunuza gider.
14 Mayıs 2009 Perşembe
Z... Çocukları
-Bir de tanrıyım diye geziyorsun, lan azıcık haysiyet onur olur tanrıda, nedir olm senin sorunun, ne ayaksın sen, anlat de öğrenelim.
-Abi kolumu bırak, sanırım kırıldı, hadi be güzel abim, canım canıyor.
-Ne abi lan ne abisi! Sen tanrısın amına koyayım, yancı gibi abi diyor, sakalından utan dallama!
-Affetmek büyüklüktür, kolum ağrıdı abi. Herşeyi anlatcam abi, hele bi bırak abicim...
Zaten mitolojiyle aram kötüdür, şu karaktersizle muhattap olunca iyice soğudum. “Karı gibi adammışsın Zeus” dedim, bıraktım kolunu. Sanki çok birşey yapmışım gibi sol bileğini ovuşturdu 10 dakika boyunca. “Yeğenim naptın ya, niye yaptın bunu yaaaa” dedi Zeus, “Ulan Olimpos gavatı, ulan götümün tanrısı, bir de saf ayağına yatıyor. Senin yüzünden ırz namus kalmadı lan alemde. Olimpos’un yarısı senin piçin zaten, yetmedi insanlara dadandın, o da yetmedi hayvanlara. Bu nasıl bir açlıktır arkadaş. Arkamı dönmeye korkuyorum şu anda, bi ben kaldım çakmadığın midesiz herif” diye azarladım. Zeus’un “Kanka kalbimi kırıyorsun ama böyle konuşma, benim de duygularım var” demesiyle iyice sinirlendim, “Ne kalbi lan, ne duygusu! Kayadaki deliği bile sikmişin sonra bana duygusal laflar ediyor. Halandan, hatta kardeşinden bile peydahladıkların var kafir! Yazık değil mi o çocuklara, Medyum Keto gibi oldu hepsi”. Cevap veremedi, kafasını eğdi sokak arasında futbol oynarken vurduğu top balkona kaçan çocuk gibi. Sonra birden kafasını kaldırdı, yaşlanan gözlerini elinin tersiyle sildi, hafif hıçkırarak “Onlar verdi, ben napıyım, vermeselerdi bana ne” diye şekil olarak 0-6 yaş grubuna anlam olarak ise Nuri Alço felsefesine ait bir cümle kurdu. O an anladım ki Zeus’da sike sürülcek akıl yokmuş. “Bir de tanrısın, sana tapıyorlar. Sen böyle davranırsan kulların ne yapar? Yok bu iş böyle yürümez. Seni adam etmenin tek yolu var” dedim, hani yusuf yusuf modunda ya hemen atladı tabi “Sen en iyisini bilirsin abi, idolümsün abi” gibi laflar etti tırsık. Kelime-i Şahadet getirmesini söyledim. İlk başta şaka yapıyorum sandı; sağ elim açık, tüm parmaklarım birleşik, 60 derecelik açıyla havada “Getireceksin lan” dememle anladı işin ciddiyetini. Direndi biraz “Abi rezil olurum, Olimpos’a çıkacak yüzüm kalmaz” falan dedi ama kaçışı olmadığını kendi de biliyordu. Yutkundu, son bir kez “Bokunu yiyim abi” bakışı attı ama nafileydi. Dizlerinin üstüne çöktü, ellerini açtı ve dudaklarını araladı: Eşhedü en lâ ilâhe illallah...
Sabah ezanıyla uyandım, masanın başında uyuyakalmışım. Etrafta ders notları, fotokopiler darmadağınık. Mitoloji sınavına beş saat kalmış, Yunan Tanrılarının soy ağacını çalışmak için elime aldım listeyi. “Ulan Zeus” dedim “uçkuruna bu kadar düşkün olmasan uğraşmazdım şimdi şunları ezberlemekle”.
3 Mayıs 2009 Pazar
Dünyanın En Serbest Şiiri
Anlamak istemedim belki de
“Iyyy ben kokoreç yemem” dediğinde
Senden bana yar olmayacağını
Seni de suçlayamam aslında
İstanbul’daki kokoreçler bok gibi
Denizli’deki Şampiyon’a gitseydik
Bir yarım yanına da şalgam içseydin
O zaman kokoreçi de beni de severdin
Hep bu kahpe şehrin yüzünden
Uyuyamaz oldum geceleri adını sayıklamaktan
Biraz da karnım ağrıyor ondandır belki
Ataman’a dedim geçen, anlar böyle işlerden
Sağlıklı yaşam, outdoor falan, kral çocuktur
“Kekik suyu iç abi” dedi
Kekiğin suyu mu olur lan diye düşündüm
Ananeme sordum kekik suyu var mı diye
80 yaşında kadın o bile ilk defa duymuş hayatında
Nane limon kaynatayım onun yerine dedi
İçtim ama bir sikim değişmedi sevgilim
Ben de gittim en yakındaki baharatçıdan kekik suyu aldım
Böyle görmen lazım, yeşil birşey bekliyordum ama sidik gibi rengi
Bir yudumdan sonra anladım ki içilcek şey değil
Ama mecburdum, karnım dört gündür ağrıyordu
Karaciğerimin ırzına geçerek bir fincanı zor bitirdim
Damağımda hala berbat tadı, kekikten tiksindim
Güzel birşey olsa Ataman söylemezdi zaten
Evlerine kalmaya gitmiştim bir kez açtı karnım
Annesi birşey koydu önüme, böyle sarı-yeşil arası
Ne olduğunu çözemedim, Endonezya yemeği miymiş neymiş
İsmi de acayip, hiç gözüm tutmadı yemeği
Ama yemek zorundaydım bi tanem, ayıp olurdu yoksa
Tadına bakmak amacıyla azıcık ucundan aldım
Hareket ediyordu çatalımdaki yemek
Boğazımdan zor geçirdim, salyangoz gibiydi tadı
Ekmeği bol yiyeyim bari tadını bastırır diye düşündüm
Çiğdem Teyze dedim, Ataman’ın annesi
Ekmek alabilir miyim
Önüme tanımlanamayan bir cisim koydu
Ya şey ben ekmek istemiştim dedim
Ekmek çocuğum o dedi
Kendileri yapıyorlarmış evde, ama köy ekmeğine de benzemiyor
Gene kesin sikindirik bir ülkenin tarifidir
Normal ekmek yok mu dedim
Normal derken dedi Çiğdem Teyze
Ya insanların yediğinden işte dedim
Bozuldu Çiğdem Teyze
Biz insan değil miyiz der gibi baktı
Gözlerimi kaçırdım ondan
Bitiremedim yemeği
Aç kaldım o akşam
Tuvalete girip diş macunu yedim biraz
Onunla doyurdum karnımı bir nebze
Neyse, nerede kalmıştık, ha bu kahpe şehirde
Ah aşkım, Denizli’de tanışsaydık keşke
Bizim ev var Çamlık’da, Denizli’nin Etiler’i
Gidip görsen “Bu mu Etiler” dersin
Büyükşehir kızısın biliyorum
Ben de pek sevmem çamlığı zaten
Zenginle, artistle aram yoktur bilirsin
Ama iyi kira getiriyor şerefsiz
Gerçi o kirayla Kavacık’tan bile ev tutulmuyor
Denizli’de ev kiraları burdakinin yarısı
Sosyete semtte lüks evimiz vardı
İçinde at bile koşturulur
Şimdi Kavacık’tayız, heryere uzak
Sikim kadar ev, iki adım atamıyorum
Ona rağmen daha pahalı kirası
Çamlıktaki evin kirasıyla krallar gibi yaşardık Denizli’de
200 YTL’ye Çınar’da, ufak bir ev tutardık
200 YTL’ye İstanbul’da afedersin yarramın başını tutarız anca aşkım
Bizim ev sahibi hakikatlı adam
Aile dostumuz, bizimkiler bebekliğini bilir
Geçen ay kirayı yatırmayı unutmuşum, insanlık hali
Gıkını çıkarmadı, hatırlayınca yatırdım hemen
15 gün geç ama lafını bile etmedi
Hep unutuyorum bu tarz şeyleri
Otomatik ödeme haltını da hiç sevmiyorum
Bankaya gittim, bütün faturaları götürdüm
Elektrik, su, doğalgaz, telefon, adsl
Hiçbiri girmedi otomatik ödemeye
Hepsinde bir ibnelik çıktı
Elle yatırmak zorunda kaldım her birini
Bunun neresi otomatik amına koyayım dedim
Korktu bankacı kadın
Bu bankayı yakarım lan diye haykıracaktım tam
Güvenlik görevlisini gördüm
Silahı vardı
Götüm yemedi olay çıkarmaya
Kusuruma bakmayın dedim
Bu sıralar gerginim biraz
Kirayı da yatırmayı unutmuşum
Şöyle hepsi otomatik olsaydı keşke, meşgul bir insanım ben
O kadar meşguldum ki pijamayla gidiyordum bankaya
Haklısınız beyfendi dedi kadın
Bireysel bankacılıkta olduğum için adam muamelesi yapıyorlar
Evet, yanlış duymadın, benim adıma banka hesabı var
Ailemin parası gerçi, kıyıda köşede biriktirdikleri
Dediler tüm gün evde manda gibi oturuyorsun bari bir işe yara
Herşeyi üstüme yaptılar, faturasıdır, faizidir, cartı curtu
Bankaya gidiyorum, hiç sıraya girmeden dalıyorum bireysele
İki saattir bekleyen müşteriler deliriyor
Ben de onlardandım birkaç ay öncesine kadar
Piç gibi gişe numarası bekliyorduk
Artık öyle değil
Senden göremediğim sevgiyi şefkati Finansbank'da buldum
Mesaj atıyorlar hergün
MSN’imi versem peşimi hiç bırakmayacak ibneler
Dün telefonum çaldı
Ev sahibiydi arayan
Ya Bengisu benim kira yatmamış sanırım dedi
Yine unutmuşum netten yatırım şimdi dedim
Peki, para yoksa sonra da yatırabilirsin sorun olmaz dedi
Yok ya para değil sorun dedim
Sessizlik oldu
Kirayı unuttum ama O’nu unutamadım abi dedim
Ev sahibinin beynini siktim yarım saat
Aynı zamanda senin kulaklarını
Eminim çınlamaktan duymaz hale gelmişlerdir artık
Efkarlandım çok fena
Gittim Kavacık Şampiyon’a
Denizlideki kadar güzel yapamıyor gerçi
Ama yine de iyi diğerlerine kıyasla
Usta bi yarım acılı dedim
Son anda aklıma geldi
Aman kekik olmasın içinde diye ekledim
Getirdiler kokoreçimi
Şalgam kalmamış, ayran içtim
Aklıma sen geldin
Çok şey kaçırıyordun
Hadi ben tipsizdim de
Kokoreçin günahı neydi
Yedim yarımı
Tam dışarı adım attım ki yanımda bitti çırak
Abi nereye gidiyorsun diye sordu
Bir ışık gördüm gözünde
Bir heyecan, bir arzu
Gaza geldim aşkım
Açıldım çocuğa
“Sevenlerin kavuştuğu, ayrılanların ağlamadığı, güneşin hiç batmadığı bir yere” dedim
Tamam git de önce hesabı öde dedi
Ya kusura bakma dedim
Bu aralar kafam dağınık biraz
30 Nisan 2009 Perşembe
23 Nisan 2009 Perşembe
Seçim
Kılpayı geçilen dersler, final öncesi girilen kamplar ve Allah’ın sevdiği kulu kontejyanında bulunmanın verdiği avantajın yardımıyla almıştım diplomamı. Sorsanız bir staj yaptın mı, iş tecrüben var mı, nerdeee! Özgeçmişim –CV demeyi reddediyorum- bugüne kadar okuduğum okullardan, hobilerim ise PES, FM, çubuk kraker paketinin dibinde kalan tuzlu kırıntıyı kafaya dikmek gibi son derece lüzumsuz, hiçbir işverende olumlu etki bırakmayacak maddelerden oluşuyordu. Sosyal ilişkilerde fazla sorun yaşamayan biri olmama rağmen ilk adımı atarken ürkek davranan, kestiği bir kıza yakalandığı an kafasını fizik kurallarını alt üst edecek şekilde çevirebilen bir adamımdır. Bir de hep alışmışım öğrenciliğe, bugüne kadar hiç atak davranmam gerekmemişti. Zaten ekmeğin aslanın ağzında olduğu günümüzde insan tüccarı, plaza azmanı kısacası bu işin pezevengi olmuş rakiplerle karşı karşıyaydım.
Birebir yapılan bütün görüşmelerde çuvallıyor, kendime güven eksikliğimi farkeden işverenler beni anında eliyordu. Şöyle yenilikçi, ileri görüşlü, zekaya bakan bir şirket olsa; benim potansiyelimi ortaya çıkartacak bir mülakat yapsa sikertirdim ortalığı. Keşkelerle geçen uzun monologlarım en sonunda yanıtını buldu. Uluslararası bir gıda şirketinde yabancı dil bilen yönetici pozisyonu için az önce anlattığım tarzda bir mülakat yapıldığını duydum. Hepimizi bir odaya aldılar, yaklaşık bir saat beklettiler. Acaba içimizden çıkıp isyan edecek birini mi arıyorlar, haksızlığa gelemeyecek bir yiğidi mi alacaklar işe diye düşündüm. Ama emin olamadım sevgili okurlar, belki de sabrımızı ölçüyorlardı, ya da müdürün bir işi çıktığı için bekliyorduk. Bu işi de kaçırma lüksüm olmadığı için dikkatli davranmalıydım. Aniden bir ışık belirdi, tüm dikkatim dağıldı. Bembeyazdı herşey, sanki odanın içinde yüzlerce floresan lamba varmış gibi parlıyordu etraf. Nur inmişti bu köhne salona; o an işmiş, mülakatmış, kariyermiş hepsi uçtu gitti kafamdan. Olayın ruhani boyutundan sıyrıldığımda yanımda kel bir vatandaşın oturduğunu ve güneşli bir gün geçirdiğimizi farkettim. Bu bir rastlantı olamazdı; makus kaderimi değiştirecek, birlikte şirketin üst kademelerine yükselecek, Forbes kapağında beraber poz vereceğim müstakbel ortağımdı o . Planım basitti, keli galayena getirip teorimi deneyecek, eğer aradıkları şey bu ise “Benim fikrimdi, arkadaşa gaz veren bendim” diyerek başarısını sahiplenecek, şansım yaver giderse yabancı dil bilen yönetici yardımcısı olarak iş dünyasına adımımı atacaktım. “Abi bu ne ya, biz üniversite mezunuyuz, bir saattir bekliyoruz, ayıp ya” dedim, bana hak verdi. “İşsizlik olmasa bir dakika bile durmam burada, muhtacız diye alay ediyor resmen şerefsizler” dedim, kafasını salladı. Kel beni takmıyordu, son hamlede belden aşağı vurarak “ Benden duymuş olma ama içeri girmeden görevliler arkandan alay etti, kelaynak dediler” dedim, bu sefer hiç cevap vermedi. Hayal kırıklığına boğulmuştum, hayatımda gördüğüm en moloz keldi. Pek bir işe yaramayan kafasına bakarak saçımı ve kravatımı düzeltirken müdür girdi odaya.
“Biz bir aileyiz”, “Kızışan pazarda rekabet had safhada” tarzı klişe laflardan sonra görevliler hepimize birer kağıt-kalem verdi. Kaleme baktım, sokakta kutusu 2 YTL’ye satılan bok sarısı, lacivert kapaklı kalemlerdendi. Şirketin imajı yerle bir oldu gözümde. Müdür “Size bir soru soracağım, cevabını kağıda yazacaksınız” dedi, eline keçeli kalemi alıp tahtaya “Risk nedir?” yazdı. Adım gibi eminim odada bulunan elli kişiden kırkbeşi “budur” yazmıştır, geri kalan dördü bu hikayeden haberdar değildir, haberdar olup da “budur” yazmayacak tek kişi bendenizdir. O kağıda “Alem buysa kral benim” yazardım da “budur” yazmazdım sevgili okurlar. Düşünmem gerekiyordu, öyle bir cevap vermeliydim ki diğerlerinden sıyrılacak, okuyanın suratına bir tokat gibi yapışacak, fakat bütün bunlara rağmen kolay anlaşılacaktı. Benim en büyük sorunum buydu, başlık bulamamak. Riskle ilgili uzun bir hikaye yazmak istedim, fakat daha ilk paragraftan sonra okuyanın sıkılacağını ki bunun yazı kalitemden ziyade işverenin “Elli kağıdın içinden bir de iki saat bunu mu okuyacağım” veryansılcılığından dolayı gerçekleşeceğini düşündüm. Cevabım kısa olmalıydı, “budur” klişesinin yerini dolduracak kadar klas bir laf etmeliydim. Kele baktım, “budur” yazmış, ondan başka birşey beklemezdim zaten. Yansıyan kafasından faydalanarak başka birkaç kağıda daha göz atma fırsatım oldu. Birisi “Risk göbem adımdır” demiş, beriki ise “Risk benim için bir hayat felsefesidir” diye insanı felsefeden, riskten, hatta hayattan soğutan bir cevap vermiş. Elalemin cevabından medet umarken müdür zamanımızın dolduğunu, herkesin kağıdını en arkadan başlayarak bir öndeki arkadaşına vermesi gerektiğini söyledi. Ortalarda oturmam bana 15-20 saniye kazandırmıştı, arkadan dalga gibi gelen kağıtlar heyecan katsayımı arttırırken son saniyede aklıma mükemmel cevap geldi.
Toplama işlemi bittikten sonra yarım saat içinde mülakat sonucunun açıklanacağı söylendi. Kel ne yazdığımı sordu “Ananın amı” dedim, bozuldu ibnetor. Yarım saat sonra görevli benim ve başka birinin adını anons edip üst katta beklememizi söyledi. Sekreterin masasında beklerken acayip kıllandım yanımdaki elemandan, o da benden kıllanmıştır büyük ihtimal. Sekretere bir telefon geldi, konuşması biter bitmez “Serkan Bey odasında sizi bekliyor” dedi. İçeri girdik, müdür ikimizi de selamladı, oturmamızı rica etti ve konuşmaya başladı: “Biz okuldan sadece ders görerek çıkmış eleman istemiyoruz. Yeri geldi mi bilgi donanımıyla, olmadı pratik zekasıyla iş bitirebilecek, sınırları zorlayıp farklı fikirlerle çıkabilecek birisini arıyoruz.” Ne yalan söyleyeyim, benim cevabım bu normlara cuk oturuyordu. İçimizden yalnız birini işe alacağını söyledi, az önceki konuşmadan sonra tekmeyi diğer elemanın yiyeceğini, hatta benim gibi kalifiye bir aday varken neden dingilin tekini yanıma koyduklarını aklımdan geçirdim. “Ersin hanginiz oluyor” diye sordu, yanımdaki lavuk “Benim” diye atladı, “Tebrikler, iş sizindir” dedi müdür. Dellendim sevgili okurlar, müdürün boğazına sarılıp “İşveren misin götveren mi belli değil” diye haykırasım geldi ama bozmadım istifimi. Müdür bana baktı “Evladım, zeki bir çocuğa benziyorsun. Sende potansiyel var, ama birinin yol göstermesi gerekiyor. Bu yüzden seni odama çağırdım. Tamam farklı birşey yapmak istemişsin, güzel hoş da risk nedir sorusuna ananın amıdır cevabı verilmez” dedi.
16 Nisan 2009 Perşembe
Bugün 16 Nisan, Hep Neşeyle Doluyor İnsan
Küresine baktı kahin, buruşuk suratı ekşidi iyice. “Tanrı yanımızda olsun” dedi, onun gördüklerine bir faninin dayanabilmesi çok güçtü, gerçi onu diğerlerinden ayıran yetenekleri vardı, bu yüzden geleceği anlatarak çıkartıyordu ekmek parasını. Ne padişahlar ne sadrazamlar uğramıştı evine, hepsinin de tek isteği yakın gelecekte başlarına ne geleceğini öğrenmek, hazırlıklı olmaktı. Savaşlar gördü kahin,entrikalar, antlaşmalar, hatta Turkcell Süper Lig maç sonuçları. O sıralar İddaa müessesesi kurulmadığı için köşeyi dönemedi, kahroldu, yanlış zamanda yaşadığı için karın tokluğuna çalışıyordu.
“Ne görüyorsun yaşlı adam” diye sordu müşteri. Şehrin önde gelen soylularından birisiydi, ipek kıyafeti, iyi kesim pantolonu ve deri çizmeleriyle berduş evin içinde sırıtıyordu adeta. İç mimariden nasibini almamış, moda renklerden uzak, eşyaların ise iyice rüküş olduğu bu ev demeye bin şahit isteyen mecrada bunalan soyluda Kahin’in pencereden dışarı bakıp “Bunları da mı görecektik” bakışı atması telaşa mahal vermişti. “Nolacak söyle kahin, feodalite mi yıkılacak, Karadeniz bir Türk gölü olmaktan mı çıkacak, yoksa Almanlar yenildiği için bizde mi yenilmiş sayılacağız?”. Kahin güldü, acı bir gülümsemeydi bu, “Ben diyorum dünyanın sonu sen diyorsun feodalite” diyen bir gülümseme. Kahinin sessizliği soyluyu iyice kıllandırmıştı, en sonunda dayanamayıp “Konuşsana be adam” diye bağırdı. Kahin sessizliğini sürdürdü.
Soylu bir halt öğrenemeyeceğini anlayıp evi terkedince kahin defterine sarıldı. Onun için herşeyden önemliydi defteri, insanlığa misarıydı içindekiler. Yeni bir sayfaya geçti, etrafını yıldızlarla, güneşlerle, dağlarla süsledi göze çarpsın diye, hatta o dağların arasından bir nehir bile geçirtti. Bugüne kadar kaleme alacağı en iddialı kehanetti, şekil olsun diye şiir halinde yazdı:
Gezegene geldiklerinden beri çuvallayanlar,
Kendilerine verilenlerin altında ezilenler,
Canlılar arasında en güçlü fakat aynı zamanda en zayıf olanlar,
16 Nisan 1989’da hakettiklerini bulacaklar.
Sabah saatlerinde bir çocuk gelecek dünyaya,
Gelmiş geçmiş en komik insan sıfatıyla.
O fani hayatını tamamladıktan sonra,
Kahkaha atamayacak kimse bir daha!
Kahin derin bir oh çekti içinden, “Ben bunların hiçbirini görmeyeceğim, daha bir milenyum fark var arada”.
Kahin öldü, dünya devam etti dönmeye, medeniyetler yıkıldı, medeniyetler kuruldu. Çok değişti insanoğlu, ama dünya hiç takmadan güneşin etrafında dolaşmaya devam etti, yetmezmiş gibi kendi etrafında da döndü. Beklenen gün geldi çattı, 16 Nisan 1989. Hergün olduğu gibi binlerce yeni göz açıldı, kesilen göbek bağının haddi hesabı yoktu. Peki içlerinde miydi “seçilmiş olan”?
Hayır, o gün doğan çocukların hiçbiri dünyayı değişterecek, kahinin dediği kadar etki bıracak biri olmadı. Tabi diyebilirsiniz ne adi kahinmiş, bizim alt kattaki Meral Teyze bile daha düzgün fal bakıyor. Ama demeyin sevgili okurlar, bir dinleyin hele hikayenin sonunu. Kahin işinin ehli bir zanaatkardı, baba mesleğiydi geleceği görme. Küre de dedesinden yadigardı zaten, aslında çocukken itfaiyeci olmak istiyordu, ama o sıralar itfaiye örgütü kurulmamıştı. Yetenekli çocuktu, kafası basıyordu büyü işlerine, sıksan pazusunu mana fışkırır o derece, ama gelin görün ki matematiğe pek aklı ermezdi bizimoğlanın. Küre “19. Yüzyıl bugünde dünyaya gelecek dünyanın en komik insanı” demişti, sen git 19. Yüzyılı 1900 olarak al, piç et mis gibi kehaneti. Küreye yazık lan, gitmiş o yuvarlak şekline rağmen Charlie Chaplin’in doğum tarihini vermiş, ona göre insanlık hazırlasın kendini demiş, iki eliyle bir siki doğrultamayan salağın teki yüzünden yalan olmuş hepsi. Bir de kahin olacak! Ama bunlara rağmen kahin paçayı yırtabilirdi, o kadar da ballı bir adamdı. Komik yerine lüzumsuz yazsaydı deftere, doğru çıkacaktı kehaneti. Evet, dünyanın en lüzumsuz adamı şu an aramızda, hatta bu topraklarda gezmekte, ve bilhakis şu an okuduğunuz yazıyı yazmakta efendim.
Şaka maka 20 yaşına geldim sevgili okurlar, onlar basamağı bir değer arttığı için insanın gözüne büyük görünüyor. Sanki 18 ile 19 arasında bir yıl varken 19 ile 20 arasında dört-beş yıl varmış gibi. Yıllardır bizi kazıklamaya çalışan süpermarketler yüzünden sanırım bu affallama. Süpermarkete bir yere kadar hak verebilirim, gittin mi bir sürü şey alıyorsun sonuçta, çoğu da ucuz ürünler, dikkat edemiyorsun pek. Ama araba fiyatlarında mesela yazıyor 39.999 YTL, ulan kırk milyar sayacak adam yutar mı bu numarayı, kimi sikiyonuz siz!
Doğum günleri benim için tam bir ikilemdi. 23 Nisan’dan bir hafta önce olduğu için eğer doğum günüm hafta içine denk gelirse adam gibi kutlama yapamıyorduk, haftasonu olursa da 23 Nisan tatili kaynıyordu. Çocukluğum bu dilemma içinde geçti sevgili okurlar, okuldan kaytarma sevdası ile doğum gününü gününde kutlama isteği. 13 yaşımdan beri doğum günü kutlaması yapmadığım için aştım artık bunları, okul desen hergün tatil.
Küçük hesapları hallettiğime göre daha geniş açıdan bakabiliyorum artık doğum günlerine. Korkmayın “millet bok varmış gibi doğum günü kutluyor, anlamsız, manasız, zorlanan coşkular bunlar” demiyeceğim, hayır bu bir “doğum gününü aileyle kutlamanın sebep olduğu eziklik ve ebeveynlerin göbek atmasının verdiği hazımsızlık” yazısı değil. Büyük ihtimalle aile içi pastalı, börekli, çörekli bir kutlama olacak, yiyeceğiz içeceğiz ve kaçınılmaz olarak sıçacağız. Teyzem her zamanki gibi bana değil ananeme hediye alacak. Abajur almıştı geçen yıl mesela, abajurun tam olarak ne olduğunu o gün öğrendim. Kendisinden bu yıl elektrikli süpürge, bıçak seti ya da dikiş makinesi bekliyorum. Valla hediyesiymiş, partisiymiş umrumda değil sevgili okurlar; pastama bakarım ben, gerisi yalan.
Dem vurmak istediğim asıl nokta son günlerde sık sık duyduğum bir muhabbet. “Çocuk olsaydık keşke, büyümeseydik hiç, ne kadar da eğleniyorduk o zaman, şimdi ise zor herşey”. Bu konu hakkındaki görüşümü birkaç gözlemle açıklayacağım. Çocukken saklambaç oynardık, hem de psikopat gibi. Her türlü piçlik dönerdi o saklambaç seanslarında, saklanmak yerine evine gidenden tut, ebenin –lütfen yanlış anlamayın- saydığı direğin üstüne tırmanıp, sayım işlemi biter bitmez sobeleyenlere kadar. Ne çelmeler takıldı, kimin önce sobelediğine dair ne kavgalar edildi anlatsam sayfalar yetmez. Bunların hepsini bir şekilde sindirdik diyelim, ama bir rituel var ki dehşete kapılıyorum her aklıma geldiğinde.
Bilirsiniz saklambaçta sobeleyen kişi istediği arkadaşını kurtarabiliyor, kurtarmak derken ebe olmasını engelliyor işte. Bazı ibneler sırf götlük olsun diye kurtarma haklarını es geçmek istiyordu ama kurallara aykırıydı, illa kurtaracaksın birisini. Eğer kıl olduğumuz biri kalmışsa ve kurtarma hakkını kullanmak zorundaysak “Peygamberi kurtardım” derdik, hatta ilerleyen zamanlarda bu “Allah’ı kurtardım”a dönüştü. Kim çıkardı bilmiyorum bu dalgayı ama ateşle oynamışız haberimiz yokmuş. Bacak kadar boyumuzla kafirlik yapmışız lan resmen, ne demek Allah’ı kurtardım, istese yedi ceddimizi saniyesinde sobeler, bizim kurtarmamıza mı ihtiyacı var, affet bizi Rabbim!
Başka bir oyuna geçelim, aslında bir oyun değil bu oyun öncesi oyun. Maç yapmadan önce kadro seçilmesi gerekirdi, standart bir kadro da olmazdı. Genelde en iyi top oynayan ile en psikopat çocuk “Aldım-Verdim” yaparak takım seçerdi. Hepiniz aşağı yukarı protokolü biliyorsunuzdur. Bizim mahallede başlamadan önce hep “Ben almam olm, karı değilim, vercem ben” kavgası çıkardı. O zaman düz mantık erkek verir kadın alır sanıyorduk, atılan yazı-turadan sonra “veren” kişi attığı her adımda “Verdim ehuehue” diye bağırır, utanmadan da kasıklarını tutardı. Sanki çok biliyordun amına kodumunun ne yapacağını onlarla.
Takımlar kurulduktan sonra başlardık maça. Emrullah vardı, Emoli derdik, deli top oynardı. Messi gibi ayağına yapışırdı top, bacak arası atardı hepimize. “Ne yetenekli çocuk lan” diye düşünürdüm hep, televizyonda maç izlerken “Bizim Emoli de yapıyor bunları” derdim, gözümde bir futbol ilahıydı Emoli. Geçen gün de bizim kapının önünde top oynuyordu ufak çocuklar, topu aldım ayağıma bir çalımlar atıyorum görmeniz lazım. Kaleciyim ben, teknik 0 fakat bacaklarımın uzunluğu dolayı topu ayağımdan alamıyordu veletler. İşte o vakit anladım Emoli’nin Messi olmadığını, hatta Denizlispor’un efsane isimlerinden Yusuf bile değildi.
Zamanında aynı topun etrafında deliler gibi koşturduğum, bir aşağı sokaktakilerle “mahalle maçı” yaptığım adamlar beyaz gömlekleri kuşanıp “Nasılsın kardeş” demeye başladıktan sonra kendimi mahalleden soyutladım sevgili okurlar. Doğutturmalı –bir çeşit futbol oyunudur, bazı yörelerimizde dokuz aylık olarak da bilinir- oynadığım çocuklar artık kahvede okey çeviren adamlara dönüşmüştü. Çocukken hiç öyle değildi halbuki, tek farkeden cinsiyetti, erkeksen nolursan ol girerdin mahalle takımına.
Yazının bundan sonraki ruh hali hayıflanma dolu olacak sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tamam çocukluk güzeldi, iyiydi, hoştu falan filan da ne yaptığımız belli değildi amına koyayım. İnsanlığa ne bir faydamız vardı ne de zararımız, salak salak koşturuyorduk tüm gün. Büyüdük lan artık, büyümeye de devam edeceğiz, yolun yarısında bile değiliz daha. Sağlığımız sıhatımız de yerinde çok şükür, nedir bu geçmişe duyulan özlem. Anlattım işte münafıklık var, ahlaksızlık var, cinsiyet ayrımı var, hayvanlara çektirdiğimiz eziyetten bahsetmedim bile. “Keşke herkes küçücük bir çocuk kadar masum olsa” ayağı çekmesin kimse bana, dünyanın en orospu çocuğu insanları bile bir zamanlar çocuktu, minicik elleri, tombiş yanakları, ufacık patikleri vardı. Allah bilir ne sevimli resimleri vardır bebekken çekilen, şimdi baksan milletin anasını çatır çatır sikiyor amınoğlu.
Çocukken hepimiz arabanın ön koltuğuna oturmak isterdik, ama izin vermedi ailelerimiz, yaşın küçük derlerdi. 18’i geçtik, şimdi hepimiz arka koltukta oturmayı, süpermarkete gittiğimizde annemizin bizi alışveriş arabasındaki ufak bölmeye koyduğu günleri özlüyoruz. Bir düşünce insanı olarak ben bunu kabul edemem sevgili okurlar, kimse kusuruma bakmasın, özlemiyorum çocukluğumu. Artık sokağa çıkınca kesin yapacak bir aktivitem olmuyor, tüm günümü sporcu kartı oynayarak geçiremiyorum ama yine de eski günleri düşünüp efkara kapılmıyorum. İnsanlar göt olmasına rağmen hayat güzel, hem de her yaşta. Tamam hepimizin sorunları var, annesi tecavüze uğradıktan sonra “Yaşasın kardeş sahibi olacağım” diyecek kadar Polyanna değilim fakat insanların ahını almak yerine “Bana bu yapılır mıydı lan” diye kaçıyorsa uykularımız gönül rahatlığıyla “Koy götüne” diyebilirim sevgili MİK dostları.
9 Nisan 2009 Perşembe
Veveve Vavava
Mevhaba sevgili okuvlav, vahatsızlıklavın vöntgenlendiği, toplumun vadavından kaçanlavın ivdelendiği, vadikal olduğu kadav vealist, vengavenk biv sevzenişle daha kavşınızdayım.
İyi ki insanoğlu yazıyı keşfetmiş, iyi ki bir takım sembollerle derdimizi dile getirebiliyoruz, iyi ki benim gibi ağzının ayarı olmayanlar dertlerini rahatlıkla anlatabiliyor. Evet sevgili okurlar, eğer yazı bulunmasaydı, bir üstteki paragrafı size böyle iletmek zorunda kalacaktım, çünkü “r”leri söyleyemiyorum. Çocukken hep “Büyüyünce düzelir” derlerdi, ama düzelmedi, 20 yaşına geldim –aslında gelmedim, tam bir hafta var- hala konuşurken içinde “r” bulunan kelimeleri seçmemek için özen gösteriyor, eğer kullanmak zorunda kalırsam da kelimeyi iki salisede telaffuz edip kusurumu örtmeye çalışıyorum. Lütfen “Allah seni böyle yaratmış, utanmana gerek yok, takma kafana” demeyin sevgili okurlar, bari siz yapmayın. Utanmıyorum zaten ama yine de adama koyuyor, hele karşımda tanımadığım biri varsa “r”nin sivri ucunu afedersiniz götümde hissediyorum.
Çocukken çok alay konusu oluyordum, gittiğim her yerde zorla “Rerere rarara gassaray gassaray cimbombom” marşını söylemem isteniyor, özellikle “r” harfiyle başlayan bir kelime kullandım mı herkes gülmeye başlıyor, biraz insafı olanlar ise beni Beyaz’a benzetiyordu, not olarak Beyaz’ı da sevmem. Biraz konu dışı olacak ama Beyaz’ı sevmediğimi söyleyince hep aynı cevabı alıyorum: “Okan Bayülgen’den iyidir.” Ulan illa ikisinden birini takip etmem mi gerekiyor, Beyaz’dan hoşlanmadığımı söyleyince direkt Okan Bayülgenci damgası yiyorum. Deneyin sevgili okurlar, en yakınınızdaki insanın yanına gidip “Beyaz komik değil aslında” diyin, kesin Okan Bayülgen’in adının geçtiği bir cevap alacaksınız.
Bana dönelim, oldum olası sesim boru gibidir. Çok da sikimde olmaz normalde ama bazen sevgili okurlar sadece bazen o “r”ler ömrümden ömür çalıyor. En sevdiğim küfür “yarak”tır, söyleyemediğimden belki de, bugüne kadar kimseye “Naber yarrram” diyemediğim içindir, bilemiyorum. Aynı şekilde “kıro” da var. “orospu çocuğu” diyebiliyorum zira iki kalın “o” arasında sıkıştığı için fazla belli olmuyor. Yabancılara kültürümüzü empoze ederken zorlanıyorum en çok, “yavvak” dedikçe gavurlar kendime güvenim dünyanın merkezine bir adım daha yaklaşıyor.
İlginçtir bazıları farkına varmıyor, misal bugüne kadar en çok konuştuğum insan, bir numaralı yardakçım, kardeşim, dostum İsmail. Adamla her hafta saatlerce geyik yapardık, hala da yaparız, sohbet “r” söyleyememe özrüme geldi. İsmail’in “Abi cidden söyleyemiyor musun, hiç farkında değilim” demesi gerçekten bende dumur etkisi bıraktı. İsmail karşısındaki iyi hissetsin diye yalan söyleyecek tiplerden değildir, saçımı kazıttığımda “Yarak kafası gibi olmuş” der bir saniye bile düşünmeden, tabi kızlarla konuşurken öyle değil ibne orası ayrı. Bazıları demişim paragrafın başında ama aklıma İsmail’den başka da örnek gelmiyor bu kategoride.
İnsanda böyle bir ses varken tabi ciddi birşey anlatamaz, işim gücüm makara. Mesela felsefi bir çözümleme yapacağım ciddi bir platformda “Hehehe adam süvvealist dedi” diye gülmez mi millet, hem de ossurarak güler sevgili okurlar. Onları da suçlamak istemiyorum çünkü komik, ben de onların yerinde olsam güler, büyük ihtimalle de taklidini yapardım. Şöyle hayatı tartıya koyunca aslında kusurlarımızın da bir yerde bize katkı sağladığını düşünüyorum. Misal ben Kenan Işık sesli, Murat Boz tipli, Erdal Acar ruhlu biri olsam yazarlığa gönül verir miydim, hayır. Şimdi piçin teki çıkıp “Ulan götüboklu blogta yazıyorsun amma hava yaptın” diyebilir, ben de o ibneye “Yürümeden önce emeklemek ,seni sikmeden önce de yürümek gerekir” derim. Tabi bu ağzımdan “Yüvümeden önce emeklemek, seni sikmeden önce de yüvümek gerekiv” şeklinde çıkacağı için pek bir boka yaramaz.
Bir tavşan ağaca tırmanabilse bu kadar hızlı koşar mıydı, ya da köpek renkleri görebilse bu kadar güçlü olur muydu burnu? İnsanın kendini tanıyıp ona göre şekillendirmesi lazım kişiliğini; kimimiz yakışıklıyız kimimiz zeki, kimimiz çalışkanız kimimiz asi. Örnekleri çoğaltabilirim ama sizi sıkmak istemiyorum, biliyorum bu yazı kısa oldu ama içi dolsun diye köpük sıkmıyorum, maksat içimde kalmasın diyip iyi günler diliyorum.
29 Mart 2009 Pazar
Okuma Bayramı
Benim bir hobim var, yürüyorum. Çoğu insana komik geliyor, yadırgıyor, “Öyle hobi mi olur lan” diyenler oluyor; ama onlara kulak asmadan hergün en az 90 dakika yürüyorum. A noktası evim, B noktası ise Anadoluhisarı, sahilyolunu tercih ediyorum. Adına aldanmayın, sahille aramda adeta bir sur gibi dizilmiş yalılar var, pek de Boğaz’a meraklı değilim zaten, beni asıl çeken tenhalığı. Yalnızlıktan hoşlanan tiplerden değilim fakat yürürken bomboş bir yol isterim. Birinci viteste ilerleyen insanlar, onları sollamaya çalışırken yaşanan kazalar, hiç dinmeyen bir uğultu bunlar hep yürüyüşün içine eden şeyler.
İşte o gelenekselleşmiş yürüyüşlerimden birindeydim yine, A-B noktaları arasındaki mesafeyi yarıladığımda yol arkadaşımın pili bitti. O çetin yollarda adımlarımı hızlandıran yegane güçtü Protest The Hero. Henüz yolun dörtte birindeydim, dönmeyi düşündüm, jelibon kıvamındaki göbeğimi mıncıklayınca veto ettim bu tasarıyı. Kulaklarım paslanmış bir halde B noktasına vardım, alışılagelmiş üzere limandaki banklardan birine oturup yeterince güneş ışığına maruz kalmış götümü karanlıkla başbaşa bıraktım. Vapur limanı ile yanındaki bina arasındaki boşluktan Boğaz gözüküyordu azıcık bile olsa. Çoğu insanın gönlünde taht kuran bu coğrafi şekil, sanırım uyuz olduğum büyükşehir insanlarının yüklediği anlamdan olsa gerek hiçbir etki bırakmıyordu üzerimde. Hatta bazen ileri gidip “Alt tarafı su amına koyayım” dediğim bile oluyordu, Boğaz da biliyordu aslında ona karşı olmadığını bu sitemin.
Yolu yarılamıştım, yokuş indiğim için pek de yormamıştı beni ama şimdi yedi tepeden biri benden intikam almak için bekliyordu. Banktan kalkmak istemiyordum, bahanelerin ardı ardası kesilmiyordu; gözlerim “Boğaz güzel lan aslında”, ciğerlerim “Bırak da iki dakika soluklanalım be abi”, götüm ise “Olm çok kıllıyım ben, fazla hareket ettiğin zaman statik elektrik oluşuyor, huylanıyorum” diyordu. Götümün bu teorisini sınamak için küçük bir kağıt parçası aramaya koyuldum, sağa sola bakındım, taksi durağı tarafından işletilen çay ocağına kadar geldim ama ilginçtir hiç çöp yoktu yerde. “Hey dostum, senin sorunun ne?” diye bir ses duydum, çok tanıdık bir sesti bu. Kafamı kaldırdım sesin sahibi görmek amacıyla, bugüne kadar hiç karşılaşmadığım orta yaşlı, hafif esmer, gözlüklü, ince bıyıklı bir beyfendiydi; oturduğu masada iki tane daha orta yaşlı adam vardı.
“Afederseniz, acaba sizde kağıt var mı” diye sordum, öteki “Lanet olası kıçını mı silmen gerekiyor pislik” dedi ince bir tonla. Telaşa kapıldım, birileri beynimi okuyup benimle taşşak geçmeye çalışıyordu, hayır imkansızdı bu. Fakat, kağıt parçasını götümdeki statik elektriği ölçmek amacıyla kullanacağımı nereden biliyordu o zaman bu adam, belki gerektiğinden fazla yürüyordum, aklım benimle acımasızca oynuyordu. Sanırım şizofreniyle karşı karşıyaydım, tıpkı Akıl Oyunları filmindeki gibi bilinçaltım çeşitli karakterler yaratıyordu, en iyi fikir arkamı dönüp hızlıca uzaklaşmaktı elemanlarla fazla haşır neşir olup keçileri kaçırmadan.
“Ooooo, nereyeee gidiyooorsuuuuun” sesli harflerin uzatılmasına rağmen tek bir ağızdan çıktığı belliydi. Anlamını veremediğim birşey çekiyordu beni bu seslere, sanki yıllardır görmediğim eski bir dostum telesekretere mesaj bırakmış gibiydi. Merakıma hakim olamadım daha fazla, adamların yanına oturdum. Hala gerçek olup olmadıklarından emin değildim, taksicilere rezil olmamak için sesimi çıkarmıyordum. Akli dengemden şüphe duyuyordum, beklemekti en iyi savunma. Sürekli sağa sola bakıyor, habire cep telefonuma sanki mesaj geliyor da ben de cevaplıyormuşum gibi yapıyor, gerçekçi olsun diye telefona bakıp sırıtıyordum. Çaycının masaya dört bardak getirmesiyle irkildim, şizofren değildim büyük ihtimal. Çayımdan bir yudum aldıktan sonra bu gizemli adamların ne ayak olduğunu öğrenmek için ilk adımı attım.
“Sizi tanıyor muyum” selamsız sabahsız direkt mevzuya dalmam doğal olarak garipsendi, “Sanmıyorum adamım” dedi ince sesli olan. “Ya kusura bakmayın, hepinizin sesi o kadar tanıdık geliyor ki bana, kulaklarımı şekillendirmiş seslere sahipsiniz sanki”. Üçü de güldü, sanki daha önce başlarına gelmiş bir vakaymış gibi bir halleri vardı. “Biz dublaj sanatçısıyız” dedi içlerinde en normal olanı. Bu herşeyi açıklıyordu, DivX öncesi mahkum olduğumuz seslerdi onlar. “Ben Melih, Mel Gibson’ı seslendiriyorum”, “Erdi ben, genelde zencileri veriyorlar bana”,”Benim adım da Hamza, kalabalık seslendirmelerini yapıyorum”.
Bugüne kadar milyonlarca kez yapılmış bir geyiğin baş sorumlularıyla aynı masadaydım, o kadar çok soru vardı ki onlara sormak istediğim. “İşlerimize son verildi, artık kimse VCD almıyor, kanallar ise bütün bütçelerini dizilere ayırmış durumda” demeleri soru-cevap bölümünü ileri bir tarihe ertelememe sebep oldu. Erdi “O hergele patron yüzünden hepsi” dedi, “Abi hergele ne demek İngilizce” diye sordum “Motherfucker” dedi.
Konuşmanın ilerleyen safhalarında masayı iyice melankolik bir hava sarmıştı. Yıllardır bizi güldüren insanların düştüğü bu hali gördükçe yüreğim parçalanıyordu. Hayatları boyunca seslendirme hariç hiçbir iş yapmadıkları için işe başvurdukları bütün yerlerden “Biz deneyimli eleman arıyoruz” mazeretiyle reddedilmişlerdi. Emeğe saygı sadece bir forum özdeyişinden ibaretti bu ülkede...
“Haydi gelin bize gidiyoruz” dedim, o yokuşu çıkarken bol küfür yedim dublaj takımından, ama dikkatimi çeken birşey vardı, küfür dağarcıkları “lanet olsun”, “pislik”, “becermek”, “kahretsin”, “kıç tekmelemek”ten ibaretti. Eve dönmemize az kala “Yokuş da ebemi sikti” dedim, melum melum baktılar. “At yarrağı gibi uzun” dedim, yine baktılar. Az önce dediklerimi anlayıp anlamadıklarını sordum, mırın kırın edip anladıklarını söylediler ama inanmadım, açıklamalarını istedim mal gibi kaldılar. 40 yaşına gelmiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı üç erkeğin küfürlerimizi bilmemesi bende şok etkisi yarattı. “Abi nasıl olur ya, siz hiç mahallede gol atan kale oynamadınız mı, lisede am-göt geyiği yapmadınız mı, nasıl bu kadar kopuk olabiliyorsunuz dilimizden” diye sordum, aldığım cevap ise bir insanlık dramının tasviriydi. Ailelerinin kendilerini cami avlusunda bıraktığını, bir takım insanların onlara sahip çıkıp özel bir yurda yerleştirdiğini, orada çocuk yaştan itibaren dublaj eğitimi aldıklarını, hergün onlarca film çevirdiklerini, işten atılana kadar hiç dışarıya çıkmadıklarını küfürsüz ama yürek parçalayan bir uslupla dile getirdiler. İnsanlıktan bir kez daha tiksindim, bir insan nasıl kendi kanından canından birine bunu yapabilirdi. Robotlaştırılmışlardı resmen,bu yaşlarına kadar “Sen benim devamlı arkadaşımsın” esprisi yapmamış, yüzlerce Namık Kemal fıkramızdan mahrum kalmış, daha da önemlisi hiçbir zaman “Sikeyim böyle aşkın ızdırabını” diye bağırmamışlardı. Derinden içerlendim sevgili okurlar bu vahim duruma, duyarlı bir insan olarak harekete geçmem şarttı. Eğer hayat “Arena” ise ben de Uğur Dündar’dım
Eve varınca ilk iş Youtube’u açmak oldu, adamlar şaşırdı “Aaaa nasıl açtın Youtube’u, biz ktunnel kullanıyoruz” dediler, “Merak etmeyin” dedim “Benden daha çok şey öğreneceksiniz”. Bir klasik olan Çorumlu Shrek Şakir’i izlettim, gülümsemediler bile, ardından canlı yayın kazalarına geçtim, “Ebenin Amı Ali Sami”den girdim “Amına Koyayım Arslan Abi”den çıktım, tık yoktu adamlarda. Temel eksikliği yaşadıklarına kanaat getirip, herşeyi en baştan almaya, küfürleri tek tek öğretmeye karar verdim.
“Ali, Kaya’nın amına kodu”, “Yarrağımı ye Serkan”, “Top Kamil” bunlar okuma fişlerimden bazı örnekler. Yapılan araştırmalara göre dil öğrenebilme yeteneği yaşla ters orantılıdır, büyüdükçe bir insanın yeni bir dil konuşabilmesi zorlaşır. İşte bu sebepten dolayı yoğun çabalarıma rağmen öğrencilerim en basit küfürleri bile öğrenemiyor, 24 Kasım’da yanıma gelip “Kadın erkek farketmez Bengisu Hoca affetmez” diyerek bana duygusal dakikalar yaşatamıyordu. Dersle olacak iş değildi bu, bir dili öğrenmek için konuşulduğu yere gitmek gerekir tezine güvenerek öğrencilerimi Rizeliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ne maç izlemeye götürdüm. Çok olaylı bir 90 dakika olmasına, hakemin eyyamcı kararları maça damga vurmasına, kahve halkının son derece orijinal küfürler etmesine rağmen bizim molozlar hala bir sikim öğrenememişlerdi. Maç çıkışı eve giderken Erdi yanıma gelip “Hocam, ibne ne demek” diye sordu, “Şimdi anana küfrederdim, ama ondan da anlamazsın sen” dedim.
Başka bir yol bulmam gerekiyordu, bu kapalı beyinleri samimiyetin sınır tanımadığı, seviyesizliğin cirit attığı, abazalığın zorunlu olduğu, damlı girilemeyen, herhangi bir dişi yaşam formunun yanına bir kilometreden fazla yaklaşmayacağı bir yere götürmeliydim. Bu normları karşılayan yegane mekan ise teknik üniversitelerimizin öğrenci yurtlarıydı. Bağlantılarımı kullanarak misafir öğrenci olarak soktum içeri bizimkileri, “Artık tek başınasınız” dedim, “Yüzümü kara çıkarmayın”.
İki gün geçtikten sonra kapım çaldı, gelen öğrencilerimdi. Hepsinin yüzünde çeşitli yaralar, kollarında ise sigara yanıkları mevcuttu. “Kim yaptı lan bunu evlatlarıma” diyerek mesleğimin hakkını veren bir serzenişte bulundum. Yurt ortamına bir türlü ayak uyduramadıklarını, kimsenin dediklerinden birşey anlamadıklarını, en sonunda batak oynamayı bilmedikleri için hırpalandıklarını söylediler. Eğitim gerçekten de zor bir müesseseymiş bunu anladım, adamları evime alıp yanımda güvende olduklarını, kıllarına bile zarar gelmeyeceğini söyledim. Sevgi yumağı oluşturduk, bakkala inip dört tane ekmek arası yaptırdım, afiyetle yedik.
Birkaç hafta sonra ilk günkü arzumdan eser kalmamıştı, ne kadar usta bir küfürbaz olursam olayım elimdeki malzeme kötüydü, hatta dünyanın en rezil malzemesine sahiptim. Artık ders bile yapmıyor, “Herkes kitap okusun” diyip sınıf defterine “Bayramlarımızın değeri ve önemi işlendi” yazıyordum. Yetkililere başvurmayı düşündüm ama kime anlatabilecektim ki derdimi, sistemin ta kendisiydi onları bu hale getiren, kendi başıma halletmem gereken bir işe girmiştim. Bilgisayarın başında yazı yazarken kafamı boşaltmak için ara verdim. Salona gittiğimde ise talebelerimi televizyonda “Komşu Kızı” isimli güzide filmi izlerken yakaladım. Elisha Cuthbert ilk göz ağrımdır, eski duygularım hafiften depreşti, güzelliği karşısında eridim fakat o Ertuğrul Sağlam kılıklı çocuğu görünce bütün enerjim negatife döndü, hışımla kumandayı Melih’in elinden alıp Telegol’ü açtım. Dublajlı filmlerin kendileri için son derece zararlı olduğuna, kelime dağarcıklarını daralttıklarına, öğrenmelerini engellediğine dair bir nutuk attım akabinde. Yalan söylüyordum, onlardan umudu keseli uzun zaman geçmişti.
Hamza adından beklenmeyecek bir çeviklikle kumandayı kapıp Komşu Kızı’nı yeniden açtı. Elisha’ya son kez bakıp televizyonu üzerindeki düğmeden kapadım. “Bir hafta boyunca televizyon yasak” dedim; Melih ağlamaya, Erdi lanet okumaya, Hamza ise tek kişilik uğultu çıkarmaya başladı. Bağırdım, susmalarını söyledim beni dinlemediler, sınıfa kaos hakimdi. Otoriteyi yeniden kazanma çabalarım sonuçsuz kalıyordu, dayanamayıp iki saattir beynimi siken Hamza’ya tokat attım.
Son derece klişeleşmiş bu sahnede Hamza’nın rolünü çalıp koşar adımlarla odayı terkettim. Hızımı alamayıp terasa kadar koşmuşum, telaşlanan öğrencilerim beni yalnız bırakmadı. “İyi misiniz öğretmenim?” diye sordu Melih, “İyi gibi mi duruyorum!” diye kükredim. Öğrencilerim korkuyordu, onların gözünde artık bir öğretmen değil müdür yardımcısıydım. Aramızdaki rütbe farkından güç alarak söze girdim:
-Siz nasıl anlarsınız benim sıkıntımı? Yapay bir dünyada büyümüşsünüz, ama üzülmeyin size bütün doğruları tek tek anlatacağım. Sık sık çevirisini yaptığınız romantik-komedi filmleri var ya, bugüne kadar gördüğüm en büyük yalandır onlar. Güzel, akıllı, iyi, kısacası aşık olunası bir kız ile sıradan bir erkek oynar başrollerde. Erkeğe baktığında senin benim gibi adamdır, hadi bizden daha yakışıklıdır ama yine de senin benim gibidir huyu suyu. Nolur romantik-komedilerde? Senin benim gibi adamlar hep o kızı tavlar. Peki gerçek hayatta nolur, senin beni gibi adamlar hep sikini avuçlar! Bir gençlik filminde başroldeki kız futbol takımı kaptanı yerine garip çocuğa gitmesin be kardeşim, en azından bir filmde gerçekleri işleyin. Bir filmde göreyim lan piyasa değeri yüksek kız taşşaklı erkeği tercih etsin, aşık ama cibilyetsiz çocuğa “Seni arkadaşım olarak görüyorum” desin lan, bir filmde amına koyayım bir filmde. Benimle yaşıt kızlar 25 yaş ve üstü adamlara varıyor, adam lan, işi var arabası falan var. Ben henüz 19 yaşındayım, napayım gidip ilkokul son sınıftan kız mı ayarlayayım kendime!
Dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi açtım, kollarımı mehtaba doğru kaldırıp “Ben sübyancı değilim ulan” diye haykırdım.Yine konuyu dönüp dolaştırıp aynı yere getirmiştim, genelde bunun sonucu karşımdakilerin beni küçük görmesiydi. Ben aşık olunabilecek kız bulmanın çok zor olduğunu, onu bulduğunda ise az önce tasvir ettiğim adamlara baktığını, bu yüzden gönül adamlarının hayal kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalıştığını anlatmaya çalışırken insanlardan bunalım damgası yiyor, hepsinin benim suçum olduğunu, sorunlu adamı kimsenin sevmeyeceğini, doğru kızın karşıma çıkacağını milyonuncu kez yeniden duyuyordum. Birgün bütün bu laflarımı götüme sokacak, aramızda bir ağaç kafalarımızı karşılıklı sağa sola çıkartıp, çimenlerde yuvarlanacağım bir kız bulacağımı ben de biliyordum ama o kızın samanlıkta iğne olması, etkilenilcek vasıftaki kızların paradan, güçten ve sosyal statüden etkilenmesi, normal şartlarda hoşlandığım bir kızın hayatında en fazla yarabandı görevi üstlenebilen erkek olabilirken romantik komedilerin benimle alay edercesine yapaylığı ister istemez sinirimi bozuyordu. Sırtıma kibir taşlarının fırlatılmasını beklerken sıcacık bir el değdi omzuma.
“Seversen sikilirsin, sikersen sevilirsin” dedi Melih. Ne kadar duygulandım anlatamam, ardından Erdi'nin “Kız olsam verirdim hocam” demesiyle iyice mutlu oldum. Öğrencilerime sarıldım, Hamza “Ooooo sikici Bengi oooooooo” diye tezahürat başlattı, hep bir ağızdan devam ettirdik. Sağ gözümden bir damla gözyaşı aktı, en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyor, gözyaşı bezlerim küflenmiş sanıyordum. Küflenmemiş olsalar bile uzun süredir çalışmadıkları için çişim geldi, tuvalete gidip gözyaşlarımın geri kalanını sidikle karışık dışarı attım. Tam tuvaletten çıkarken aynaya baktım, tipsiz ama gururlu bir adam vardı karşımda. Bu bana yeter de artar bile diye düşündüm. Öğrencilerimin yanına gidip “Şimdi sıra ikinci derste” dedim, ikinci dersin ne olduğunu sordular, “Playstation’a gidiyoruz".
16 Mart 2009 Pazartesi
Şu Bina Var Ya...
Sırtımı arka cama dayayıp etrafı gözlemlemeye başladım. Bindiğim otobüsün istikameti Üsküdar – Yeni Cami, yer isimlerinden tahmin edebileceğiniz üzere sadece teyzeler ve önümüzdeki 20 yılın teyze adayı kızlar bulunuyor. Herhangi bir objeye odaklanmadan etrafımdakilere bakıyordum belki ilginç bir badireye tanıklık ederim, komik bir olay olur diye; kısacası yazacak ya da anlatacak materyal peşindeydim. Telefonda yüksek sesle konuşanlar ya da habire tespihini düşürenler sıradan hale gelmişti, farklı bir manzara arıyordum. Duraktaki yolcular bitmiş, otobüsün kalkmasına saniyeler kalmıştı ama standart Kavacık insanları mevcuttu sadece. “Ne biçim kültür şehri lan bu” diye içimden geçirirken onları gördüm.
Üç tane dayı denilmeyecek kadar genç ama delikanlı denilmeyecek kadar yaşlı erkek birbirlerine el kol hareketi yapıyorlardı. İçlerinden şişman olanı heyecan içinde birşeyler anlatmaya çalışıyor, diğerleri ise pek de takmayan bir tavır takınıyorlardı. Şişman, arkadaşlarının kolundan çekiyor, dışarıya doğru parmağını uzatıp bir şey gösteriyordu. Diğer adamların bu umursamaz tavrına kıl oldum, o şişman adamın içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu ama arkadaş dedikleri ise onun hayallerini, arzularını, heyacanını hiçe sayıyordu. Bu hadiseyi izlerken insanoğlunun ne kadar puşt bir canlı olduğunu, ucuz LCD televizyon için birbirlerini ezerken dostunun haykırışları karşısında nötr kalmasını, sırf LCD’lerden daha kalınız diye lafımızın dinlenmediğini, adam yerine konmadığımızı düşündüm. Adamın yanına gidip derdini dinlemek, daha sonra kendisini kötü hissetmesin diye kendi çektiğim çileleri esprili bir dille anlatmak istedim. Kulaklıklarımı çıkartıp yanlarına yaklaştığımda ise hiç konuşmadıklarını, bunun yerine birbirlerine çeşitli işaretler yapıp öyle iletişim kurduklarını anladım, dilsizlerdi.
Şişman adamın muhabbet döndürme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması, diğer ikisi kendi arasında iletişim kurarken şişmanın konuyu değiştirip kendisi de araya katabilmek için sürekli biryere parmağını uzatıp bakmalarını istemesi, otobüste herkes kendi halinde takılırken bu üçünün sürekli birşeyler yapması vs. Onların elinde cep telefonları yoktu, hatta önlerindeki insana bile dertlerini anlatma şansları çok düşüktü ama buna rağmen hayat doluydular. Ampute futbol müsabakası izler gibi etkilenmiştim, takdire şayan cesaretleri, klişeleri reddeten hareketleri, çıkmamasına rağmen kulağımı okşayan sesleri beni benden almıştı.
Yolu yarılarken muhabbet iyice koyulaşmış, kollar yorgunluktan titremeye, el hareketleri ise bozulmaya başlamıştı. Önlerindeki hayattan bezmiş, bitse de gitsek havasındaki dayı arkasına “Bi susun lan” der gibi baktı. Dayıyı oracıkta dövesim geldi, ama kıraathane müşterisi olabileceği bu yüzden yüzlerce insanın okey masasından kalkıp ıstakalarla kafamı yarma ihtimalini aklımdan geçirip “Kayıtsız kalmak en büyük saygısızlıktır aslında” dedim ve bu hoş anıyı kötü bir sonla bitirmemeye karar verdim.
Eve ulaşmama birkaç durak kalmışken şişman adam “Şu bina var ya” dercesine Aras Holding’in büyük binasını gösterdi ve sanırım arkadaşları “Götüne girsin” anlamına gelen bir hareket yaptılar ki yıkıldı adamcağız. Arkadaşları ise koptu, şişman adam her arkadaş grubunda olması gereken “taşşakoğlanı” idi. İki durak sonra istemeyerek de olsa bu gönül otobüsünden inip evime gittim.
Aynı günün akşamı Oğuz ile Taksim’e çıkacaktık, saat beş sularında bütün buluşmaların başlangıç noktası olan Taksim metro çıkışına ulaştım. Mesaj attı “Abi trafiğe takıldım biraz geç geleceğim” diye, ben de sağlık olsun mahiyetinde birşey yazdım. Tam da okul çıkışı vaktine denk geldiği için etraf liseli genç kaynıyordu. Oldum olası lise kıyafetinden tiksinmişimdir, okuldan çıkınca ilk iş eve gider, üstümü değiştirir akabinde halletmem gereken birşey varsa oraya giderdim. Zaten kendiliğinden itici olan kıyafet bir de millet gömleği dışarı çıkarınca, kravatı tasma gibi takınca iyice iğrenç bir hal alıyor, ama gençlerimiz bu konuda benimle fikir ayrılığına düşüyor olsa gerek hepsi okul kıyafetiyle az önce belirttiğim durumda geziyordu. Oğuz’un “biraz geç”ten kastı 1 saat 20 dakika olduğu için hapis kalmıştım metro çıkışında. Etrafımda bekleyen herkes sevgilileri ya da arkadaşlarıyla buluşuyor, ben ise “Yan masa benden sonra sipariş verdi ama onun yemeğini önce getirdiniz” hassasiyetiyle Oğuz’a ve İstanbul trafiğine küfürler saydırıyordum. Belirli bir süre daha geçtikten sonra yanımda bıyıklı, belli ki “Liselim MODU”na girmiş amcalar belirdi, şahin bakışlarıyla körpe kızlarımızı kesmeye başladı. “Bu ne iğrenç bir manzaradır, sırf ibret olsun diye Cengiz Kurtoğlu’nu öldürmek gerekiyor” diye içimden geçirirken o karede benim de olduğumun farkına vardım. O dayılara bakıp da iğrenen herkes yanlarında bulunan beni suç ortağı sanacak, aynı gözle bakacaktı. Kendimi uzaklaştırmaya çalıştım fakat dergi satanlar dört bir yanımı köpekbalıkları gibi sarmıştı. O insanlıktan çıkmış amcalar beni dakikalardır dergicilerden koruyordu, ama bunun bedeli de imajımın derinden sarsılmasıydı. Tam balon balığı gibi şişip etrafımdaki zehirleyecekken Oğuz gelip kurtardı beni bu korku dolu ortamdan.
Birşeyler atıştırdıktan sonra reklam olmaması amacıyla ismini belirtmeyeceğim bir bara gittik. Sanırım barlar için bir yasa var “İnsanların kendi aralarında sağlıklı iletişim kurmasını engelleyecek seviyede müzik çalınmalıdır” diye, Oğuz ile iki çift laf edemedim. Sohbet dönmeyince insanların neden barlara geldiğini, para vererek bu işkenceyi çektiğini düşündüm. Etrafa biraz baktıktan sonra sağlam bir çözümleme getirdim bu soruna. Bara gelen insanlar zaten konuşmak istemiyor ki, alkolle yapacakları şeylerin bahanesini hazırlayıp, kelimelerin bittiği yere gidiyorlar. Birisi çıkıp “Hoop bilader halka açık bir yer burası, ayıp bu yaptığın” dese müzikten dolayı sesini duyuramayacak, hadi birkaç ses telini kopartıp birşeyler söyleyebildi diyelim” Ya pardon baba ya biraz fazla kaçırmışız” diye savunmaya geçecek gençlerimiz. Herkesin yediği bok kendine sevgili okurlar, gidip de elaleme hop, yavaş, alo diyecek halim yok ama Oğuz ile kelimelerin bittiği yere gitmemi beklemesin kimse benden.
İyice sıkılmaya başladık, ben de şansımı deneyip Oğuz’u beklerken yaşadığım ızdırabı anlatayım, gülelim, eğlenelim istedim. “Abi seni beklerken” dedim, Oğuz sağ işaret parmağıyla kulağını gösterip ağzını hareket ettirdi. Acaba birşey söyledi mi yoksa sadece dudaklarını mı oynattı çözemedim ama verdiği mesajı aldım. Bu bir savaştı, hoparlörler kaç Watt olursa olsun onlardan yüksek çıkartacaktım sesimi! “Metro girişinin orada” dedim, o sırada içkisini diktiği için dudaklarımı okuma şansı da olmadı. Sinirlerim gerildi iyice, derin bir nefes alıp “Seni beklerken sübyancılarla takıldım” diye bağırdım. Tam cümlenin yarısında şarkı bitti ve “Sübyancılarla takıldım” çığlığı ile yankılandı bütün bar. Bunun üzerine tek kelime bile etmeden hesabı ödeyip mekandan ayrıldık.
İstiklal’e çıktığımızda ise ses tellerimi fazla zorladığım için konuşamıyordum. Ağzımdan çıkan her hece adeta bir hançer gibi boğazıma saplanıyor, az önceki hareketimin açıklamasını yapmak istiyor ama bedenim bana ihanet ediyordu. Konuşamamam derin düşüncelere dalmama sebebiyet verdi. Konuşmuyorduk, hayır o an Oğuz ile konuşmadığımdan bahsetmiyorum çok daha geniş bir açıdan bakın. Sanki marifetmiş gibi herkes "ağır adam"ı oynuyor, yaptığımız espriler, açmaya çalıştığımız konular hep karşılıksız kalıyor, eğlenmek için bile birbirimizi duymamayı, alkole güvenip onun yapacağı kafayla günümüzü gün etmeyi umuyoruz. Otobüste gördüğüm adamlar dilsiz olmalarına rağmen geyiğin kralını çevirirken biz "Aman arkamdan cıvık demesinler, sessiz ama derin bir imaj çizeyim, ben pencereden dışarı bakarken insanlar birşeyler düşündüğümü, hayatı sorguladığımı, artık herşeyi aştığımı ondan hiç ağzımı açmaya tenezzül etmediğimi sansın" diye kelimeleri terkediyoruz. O an hayatın tadını çıkarmaya, güzellikleri arkadaşlarımla paylaşmaya, gülebilmek için güldürmeye, mutlu olabilmek için mutlu etmeye karar verdim. Tam da o sırada Rüya Sineması’nın önünden geçiyorduk, espri olsun diye parmağımla gösterdim, ardından “Götüne girsin” hareketi yaptım. Sessizce gülerken iki kızın bana pis pis baktığını farkettim. Oğuz “Abi bu Hazal bu da Zeynep” dedi, hem ses tellerim hem de karizmam çizildiğinden hafif bir kafa hareketiyle selam verebildim sadece.