Tarihsel açıdan oldukça zengin bir ülkede yaşıyoruz. Sayısız uygarlığa ev sahipliği yapmış, bereketli toprakları ve coğrafi konumuyla dünya tarihinde önemli bir sahne olan Anadolu’nun her şehri birbirinden değerli. Peribacaları, travertenler bacasız sanayimizin şubelerinden yalnızca ikisi. Her yıl milyonlarca turist ziyaret ediyor ülkemizi, elbette elin adamları sizi bizi görmek için değil, denize girmek, tarihi mekanları gezmek için geliyor canım topraklarımıza. Nereye giderseniz gidin sırt çantalı, fotoğraf makineli, gördüğü herşeye şaşıran insanlarla karşılaşmak mümkün. Tabi bize garip geliyor, her gün önünden geçtiğimiz camiye UFO görmüş masum köylü gibi bakıyor tonton amcalar, amcalar da bir garip Milka reklamından fırlamış gibi tipleri. Hele Japonlar yok mu, gören de başka gezegenden gelmişler sanır. Tamam anladık farklı bir ülke, farklı kültür, değişik tatlar da yerde afedersiniz kuş boku gördü mü bile resmini çekiyor adamlar. Japonya’da kuş yok mu, varsa oradaki kuşlar tuvalet eğitiminden mi geçiyor?
Turistlerin en çok ilgisini çeken mekanlardan birisi Sultanahmet. Okula giderken yolumun üstü olduğundan sık sık geçiyorum, sürekli bir kalabalık, yabancı yabancı geziyorlar habire. Hazırlıkta son derece boş beleş bir ders programına sahip olduğumuz için girişimci arkadaşım Tuğrul, keyif adamı Burak ve herhangi bir kategoriye sokulamayan bendeniz, Tuğrul’un yoğun ısrarları sonucu okul çıkışı Sultanahmet’e giderdik. Hep de aynı bahaneyle “Moruk fena yabancı var, hatun kaynıyor”. Benim makus talihim mi, yoksa Tuğrul’un optimizminden mi kaynaklandığını bilemediğim bir şekilde hiç yabancı hatun bulamadık. Zaten yabancı kız kaldırma olayına hiç bulaşmamış, bulaşmayı da düşünmeyen biri olduğumdan çok da umrumda değildi karşılaştığımız manzara. “Ölmeden görmek lazım” diye kendini gezmeye ve görmeye vermiş dedelerle nineler, böyle her an ölebilecek potansiyel var herbirinde. Ya da çocuklu aileler, çocuk da hep 9-10 yaşlarında. Sultanahmet dendi mi aklıma bunlar geliyordu sadece.
Hazırlık bittikten sonra hiç de boş beleş olmayan, hatta kol gibi giren bir ders programına kavuştuk. Ama hayatı boyunca hiçbir zaman “okul dışı ders” kavramına sahip olmamış, sınavdan önceki gün ve sınav sabahının erken saatleri hariç eline ders kitabı almamış bir öğrenci olarak ders sonrası kütüphanede toplanıp çalışmak hiç bana göre değildi. Ne yazık ki sınıftakilerin tek yaptığı şey de buydu. Ders biter bitmez kendimi okul dışına atıyor, ezilmek istemediğim zamanlar tramvay yerine okuldan vapur iskelesine yürüyerek gidiyordum. Sultanahmet’in önünden tek başıma geçiyordum artık, ama hala bıraktığım gibiydi. Birisi fotoğrafını çekmemi istemesin diye hızlı adımlarla ilerliyor, duyduğum hiçbir sesi dikkate almadan geçiyordum o caddeyi. Ama bu sefer kaçamadım, güçlü bir el yakaladı beni. Lanet olsun, yine aynı şeylerle uğraşmam gerekecekti. Elin sabunluğu torununa göstersin diye fotoğrafçılığa soyunacak, gelen ters ışıkla, gözü kapalı çıkan insanlarla muhatap olmak zorunda kalacaktım. İçimden küfrederek kulaklıklarımı çıkarttım ve beni kurbanı olarak seçmiş dünya vatandaşına döndüm.
Hayat çok garip, geliştirdiğim bir teoriye göre birşey kovalandıkça uzaklaşıyor. Kovalanan şey ise pek de efor sarfetmeyen kişinin kucağına gidiyor. Örnek vermek gerekirse ÖSS’ye çok hafif hazırlanmış, hiçbir zaman sınav maratonuna girmemiş, hedefleri düşük biri olmama rağmen kendimi aşıp 346 puan yaptım. Kendini hayattan soyutlayıp hergün sekiz saat çalışan dostum İsmail ise 330. Üniversiteden tek beklentisi rezil öğrenci hayatı olan ben ailemle İstanbul’a taşındığım için normal yaşantıma devam ettim. Öteki tarafta kızlarla zaman geçirmekten hoşlanan ve Mersin’i kazanan İsmail ise KYK’da tam da benim istediğim ortamda düşük seviyeden, etrafı kaplamış ucuz erkek parfümü ve ter kokusundan tiksindi. Lafı nereye getireceğim, onlarca kez Tuğrul ve Burak’la hazine avına çıkıp sadece teneke bulduğumuz Sultanahmet’de yabancı hatun beni bulmuştu. Hem de ne hatun! Her gördüğü sarı saç ve mavi gözlüyü dünya güzeli sanan abaza Türk gençlerinden değilim, hatta karşılaştığım kız ne sarışındı ne de renkli gözlü. Esmerlerden pek haz almayan benim gibi metalci bir kişiliğe bile “Kara üzüm habbesi” türkümüzü söyletecek kadar kadar güzel bir cildi, ne sürekli öpücük yolluyormuş gibi duran dolgun ne de patlamış tekerlek kadar sönük dudakları, ahenkle dansetmeyen fakat canlılık fışkıran siyah lüleli saçları, sürme ve maskara kombinasyonuyla maksimum çekiciliğe ulaşmış gözleri vardı.“Aferdersiniz, resmimi çekebilir misiniz” diye sordu, İngilizce elbette. Peki dedim, poz verdi “Say Cheesse” diyip yıllarca bize “Peyniiiiir” olarak lanse edilmiş argümanı verdim. “ee”in üstüne basarken inci dişleri kusursuz dudaklarıyla birleşince bugüne kadar gördüğüm en güzel gülümseme çıktı ortaya. O an hiç bitmesin istedim, güneş batana kadar “Cheese” desin, ben de makinenin pili bitene kadar resmini çekeyim. Ama düğmeye basma vakti gelmişti artık, objektif tıkladığı an o gülümseme tarih olacaktı benim için. İstemeye istemeye bastım düğmeye. Makine video modundaymış, resim yerine dört saniyelik dünyanın en anlamsız videosunu çektim. Fotoğrafının çekilmediğini anlayınca yanıma geldi hemen. Hayır sevgili okurlar, çakallık yapıp bile bile video moduna almamıştım makineyi; zira elimdeki Sony marka bir dijital fotoğraf makinesiydi, ayarlarını bilmiyordum. Ben Kodak sahibi ortakarar bir kullanıcıydım, Minton’a kadar düşmemiştim, fakat Sony alım gücümün üzerindeydi. Kız, makineyi fotoğraf moduna aldı ve yeniden poz verdi. “Allahım şu kuluna bir güzellik daha yap” diye dua ettim, ama bu sefer kalbime bağlı makinelerin fişini çeken tıklamayı duydum, fotoğraf başarıyla çekilmişti. Kız yanıma yaklaştı, makinenin ekranından çekilen resme baktı ve “Ya pek hoşuma gitmedi, sakıncası yoksa bir kere daha çekebilir misiniz” diye ricada bulundu. Dualarım kabul edilmişti, üçüncü kez kızın resmini çekmek üzereydim. Fotoğrafı çektim, bu seferkini beğendi ve teşekkür etti. Kamerasını elimden alırken aşk hayatım bir film şeridi gibi geçti gözümün önümden -tahmin edeceğiniz üzere oldukça kısa sürdü-. Tanıştığım bütün kızları düşündüm, bir tanesine bile ilk adımı ben atmamıştım. Fakat onlar konuşmaya başladıktan sonra da çenem düşmüştü her defasında. Ağzım laf yapıyordu ama başlangıç düdüğünü hep karşı taraftan bekliyordum. Bu sefer öyle olmayacaktı, titreyen bir ses tonuyla adını sordum, Audrey dedi. “Ulan yoksa o mu” diye kafamdan geçirdim, fakat birkaç salise sonra saçmaladığımı, dünyaca ünlü birinin tek başına Sultanahmet’de gezmeyeceğini, gezse bile götünün bu kadar yere yakın olmayacağını düşündüm. Altı milyarın arasında bir tane mi Audrey vardı yani, ama yüzü aynı ona benziyordu. Emin olabilmemin tek bir yolu vardı. Uzun boyum yüzünden yeterli açıya ulaşamıyordum, çaktırmadan kafamı birazcık aşağı eğip göğüslerine göz attım. Evet, O’ndan başkasına ait olamazdı bunlar, ünlü film yıldızı Audrey Bitoni ile konuşuyordum.
Bilmeyenleriniz için belirtmekte fayda var, Audrey Bitoni yetişkinlere yönelik sinema sektörünün önde gelen oyuncularından biri. İçinizden bazıları “pornocu” diyebilir, ama benim demeye dilim varmıyor sevgili okurlar. Çünkü benim için iki aktris var ki filmleri amacını aşıp gönül tellerimi titretiyor; güzelliğiyle beni benden alan Audrey Bitoni ve eski kız arkadaşıma benzeyen Tina Gabriel. Tina güzeldir hoştur fakat eski kız arkadaşımı andırmasa benim için diğer porno yıldızlarından pek de farklı olmazdı. Audrey ise hiçbir torpil olmadan bu listede kendine yer edinmeyi başarmıştır.
Kamuoyunu aydınlattıktan sonra hikayeye kaldığımız yerden devam edebiliriz. Bir içim Nesquik olan Audrey Bitoni ile Sultanahmet’de karşılaşmıştım. Kimliğini tanımladıktan sonra ağzımdan çıkan ilk kelime “Auuhuuuguhuuzzugaiiilkeeee” oldu. Beyinciğim böyle bir güzellik karşısında nasıl bir tepki vereceğini bilememişti. Kendimi rezil etmeyi daha tanışır tanışmaz başarmıştım. Ara sıra işe yarayan zekamı kullanarak “Bu Türkçe’de ülkemize hoşgeldiniz demek” dedim. İyi kıvırmıştım, şimdi sıra sohbet açmaktaydı. Aklıma gelen ilk konu “Do you like Turkish girls and kebap” idi, fakat “Turkish Girls”den çektiğim kadar başka hiçbirşeyden çekmemişimdir. Kebaba gelince, eğer yöresel yemeklerimizden bahsedersem beraber bir kebapçıya gitmemizi isteyebilir, karşılaşacağım hesap ise bütçemi derinden sarsabilirdi. Napacağımı bilemiyordum, sürekli ağzımı açmaya yelteniyor fakat kelimeler damağımdayken vazgeçiyordum. Sonsuzluk gibi gelen sessizliği Audrey bozdu, parmağıyla yukarısını göstererek “Kafam orada değil, burada” dedi.
Gözlerimi göğüs kafesinden kaldırıp yüzüne çevirir çevirmez dilimdeki düğüm çözüldü. Gülümsemesini görmek müthiş bir motivasyondu benim için, sürekli espriler patlatıyor, hatta olayı abartıp şaklabanlık bile yapıyordum. Laf lafı açıyordu adeta, kendimden beklenmeyecek İngilizce cümleler kuruyor, her taraftan “relative clause”lar, “infinitive”ler fışkırıyordu. O gazla bir cümlede "Future Perfect Continuous Tense" bile kullandım. Belki de büyük çoğunluğu gramer ve telaffuz bakımından hatalı cümlelerdi, ama Audrey hiç küstahça davranmıyor, dediğimi anlamasa bile –ki bazen ben bile ne demek istediğimi çözemiyordum- en içten gülümsemesini esirgemiyordu. Beraber Ayasofya’yı gezdik, oradan favori mekanım Yerebatan Sarnıcı’na götürdüm. Gişede “Giriş Üç YTL, Enterance 10 YTL” yazıyordu. Ne kadar da tilki insanlardık biz Türkler. Kasadaki amcaya yanımdakinin Almanya’daki teyzemin kızı olduğunu, yarı Türk sayıldığını söyleyip bize bir güzellik yapmasını rica ettim. Yapmadı amınoğlu, "Abi bari 8 YTL al, bak yarı Türk diyorum" dememe rağmen 13 YTL bayılmak zorunda kaldım. Daha önce Koray’la, İsmail’le, Erdoğan’la gezdiğim Yerebatan Sarnıcı, Audrey ile ayrı bir güzeldi. Sarnıç’ın en sevdiğim yanı serinliğidir. Yazın bile gelseniz hiçbir klimanın sağlayamayacağı bir ferahlık vardır orada. Bunun haricinde inanılmaz bir manzaradır içerisi, ışıklandırma mükemmele yakındır. Sürekli gelen damla sesleri huzur verir insana. Ama bütün artılarına rağmen Audrey’in yanında sönük kalmaktan kurtulamadı ne yazık ki.
Yerebatan Sarnıcı’ndan çıkınca Audrey acıktığını söyledi. Gönül isterdi ki onu en klas restoranta götüreyim, ülkemizin reklamı yapılsın, spagettimizi yerken dudaklarımız kavuşsun... Ama ekonomik şartlar el vermedi sevgili okurlar. Onu kebapçıya götürecek kadar bile param yoktu, okul yemekhanesi alternatiflerimin arasındaydı. Tina Gabriel’e benzeyen eski sevgilimle hep yemekhanede yerdik, belki de sürekli yemekhaneye götürmesem Tina Gabriel’e benzeyen “eski” sevgilim olmazdı şu anda. Hem yöresel hem de kısmen ekonomik olan “Balık Ekmek” benim için biçilmiş kaftandı. Galata Köprüsü’nün altındaki lokantalardan birine girdik. Menüde “Balık+Ekmek+Salata” yazan şeyin ekmek arası balık çıkması karizmamı biraz sarstı, ama Audrey’in pek umrunda değil gibiydi bu tarz şeyler. Karnımızı doyurduktan sonra yakınlarda bildiğim iyi bir otel olup olmadığını sordu, “Ayıp ettin Audrey” dedim, “You have place upon my head”.
Evi boşaltmam gerekiyordu, ülkedeki en çekirdek ailelerden birine mensup olduğum için pek zor değildi işim. Ananemi evden uzaklaştırdığım vakit Audrey ile hayatımın en romantik gecesini geçirebilirdim aşk yuvamızda. Şansıma günlerden salıydı. Önce Küçük Kadınlar ardından Binbir Gece yayınlanıyor, ananemin gözüne salı geceleri uyku girmiyordu. Hemen telefonu çakıp bir arkadaşımı eve getireceğimi anlattım “Peki gelsin” dedi ananem. “Ama televizyon izleyeceğiz” dememle anında mesajı aldı, akşam teyzemlere gideceğini söyledi. Zaten Binbir Gece bittikten sonra da eve dönmezdi, sabaha kadar kim bilir neler yapardık Audrey’imle. Bu tarz konularda sabıkam tertemizdir, bugüne kadar sadece Tina Gabriel’e benzeyen eski kız arkadaşımı getirmişliğim vardır eve, o da öğle vakti. Onun haricinde benim rızamla dişi sinek bile girmemiştir odama. Audrey, Eminönü taraflarında geze geze Türkiye hakkında yanlış fikir edinecek düşüncesiyle Taksim’e götürdüm. Taksim’i pek sevmem, ama herşey ülkem içindi. Beyoğlu’nun arka sokaklarına girip Audrey’e “Turkish PIMP”leri gösterdim, eğlenceli dakikalar geçirdik. Pezevenklerden birisi taşşak geçtiğimizi anladı ve “Komik birşey mi var birader” dedi. Kağıt üzerinde gayet masum gözüken cümlenin içinde bir “Dalağını deşerim orospu çocuğu” yatıyordu, anlamanız için orada bulunmanız gerekirdi. Audrey’in kolundan çektim ve tabanları yağladık. İstiklal’e çıkınca acayip havam oldu sevgili okurlar, kızı erkeği herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Yüzlerce kez tek başıma geçtim o caddeden, toplamda bu kadar kişi bakmamıştır bana o güne kadar. Saat sekize yaklaşırken metroyla Mecidiyeköy’e geçtik. Oradan da Kavacık otobüsüne bindik.
Tam da trafik saatinde köprüden geçmemiz gerekiyordu. 121A hınca hınç doluydu, otobüs de ilerlemiyordu bir türlü. 1 kilometrelik yolu ancak 10 dakikada alıyordu, öyle lanet bir trafik vardı. Ama benim umrumda olan trafik değil Audrey’in fordlanma tehlikesiydi, zaten öyle göğüsleri vardı ki değmemek elde değil. Geniş bedenimi bir siper gibi kullanıp Audrey’i sapıklardan kollamaya çalıştım. Bir yandan da evde ne yapacağımızın planını kuruyordum. Audrey sıkılmışa benziyordu çünkü ona değil planlarıma odaklanmıştım. Aramızdaki yegane sohbet on dakikada bir Acun Ilıcalı edasıyla üzerindeki kıyafeti gösterip “How much, how much it is” dememle sınırlıydı. Otuz dakika geçmişti ve elbisesi, çantası ve ayakkabılarının fiyatını sormuştum ama hala yolun yarısındaydık. Planı sikeyim dedim, herşeyi akışına bırakmaktı en iyisi. Motorun gürültüsü ve içerdekilerin uğultusuna rağmen konuştum Audrey’le, o güldüğü zaman çok daha güzeldi dünya. Sanki 200 kişi yetmişli yıllardan kalma otobüsün içinde nefes alma mücadelesi vermiyorduk da, bir limuzinin arkasında boğaz turunun tadını çıkarıyorduk. Geri kalan 198 kişi böyle düşünmese bile Audrey ile ben çok eğleniyorduk.
Bitmez denilen yol bitti, çekilmez denilen trafik çekildi ve eve ulaştık. Ah sevgili okurlar, hissettiğim coşkuyu size anlatabilmem mümkün değil. En mutlu anınızı düşünün ve yazarın aynı miktarda bir coşkuyu betimlemeye çalıştığını farzedin. Hemen odama geçtik, arkadan ambiyans olsun diye Thrice’ın The Whaler isimli müthiş şarkısını açmak amacıyla bilgisayara yöneldim. Bilgisayarı açtım, şarkıyı seçmeden Audrey soyunmaya başlamıştı bile. “STOP LAN STOP” diye bağırdım, yaşadıklarımızın tipik bir tatil kaçamağına dönüşmesi istediğim en son şeydi. Yatağımın altında sakladığım rulo kağıt havluyu çıkartıp “Bunu ne için kullanıyorum, biliyor musun” diye sordum. Kafasını hayır babında önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa salladı. “Senin filmlerini izlerken lazım oluyor. Sağ elimle çekerken sol elimle gözyaşlarımı siliyorum. İşim bittikten sonra gözyaşlarımı sildiğim kağıt havluyu kullanarak etrafı temizliyorum” dedim. Ardından kullandığım markanın her sıvıda etkili olduğundan, yüksek emiş gücünden ve fillerden bahsettim. Konuyu biraz dağıttığımın farkına varınca “Uzun lafın kısası elin adamlarının seni çatır çatır sikmesi çok koyuyor be Audrey” diyerek sonlandırdım konuşmamı. Audrey ağlamaya başladı, bunu planlamamıştım işte. “Gel evimin kadını ol” diyecekken, Audrey omzuma yaslanmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Böylesine güzel bir canlıyı bırakın ağlatmak suratını bile asmak insanlık suçuydu, kendimden utandım. Kafasını kaldırıp “Beni kim sever, orospunun tekiyim” dedi ve yeniden omzuma gömdü ıslak yüzünü. Kafasını çenesinden tutarak kaldırdım, gözlerimizi aynı hizaya getirip “Seni seviyorum, versen de vermesen de” dedim. Akan makyajına rağmen gülüşü eskisinden bile daha tatlıydı. Gözyaşlarıyla sulanmış yanağına bir öpücük kondurdum. İğrenç sesimle bu anı berbat etmek istemedim, zaten gerek de yoktu. Gözlerimiz konuşuyordu birbiriyle, ikimizden başka kimsenin anlayamayacağı bir dilde. Gözlerini kapattı ve dudaklarını “Ü” pozisyonuna getirdi. Büyük an gelip çatmıştı. Ben de prosedür gereği gözlerimi kapatıp dudaklarımı yaklaştırdım ve temas başladı. Dilimle napacağımı bilemedim, korkak bir aslan yavrusu gibi çıkmıyordu ağzımdan. Üst dişlerimde Audrey’in çarpan dilini hissedince o aslanın ormanın kralı olma vaktinin geldiğini anladım. Ağızlarımızın sustuğu yerde gözlerimiz, gözlerimiz kapandığında ise dudaklarımız devam ettirmişti aşkımızı. İstesem Audrey verirdi, ama pek hevesli değildim. Onca laftan, duygusallıktan sonra böyle bir talepte bulunmam çok kolpa kaçabilirdi. Öte yandan adelesiz vucüdum, standart ebattaki penisim ve tecrübesizliğim pek de yüksek bir performans sergileyemeyeceğimin işaretiydi. Gerçi taklit yapardı ben üzülmeyeyim diye ama yine de işin piri olan Audrey’i tatmin edemeyeceğim -şimdilik- su götürmez bir gerçekti. Hayatımın en güzel gününü kötü sonla bitirme riskini göze alamadım. Böylesi yeterdi bana, amiyane tabirle “yiyiştik” sadece ve yatağa uzandık.
İkimiz de çok yorulmuştuk; Audrey’i jetlag, beni ise her zamankinden hızlı atan kalbim bitirmişti. Yanımdaki dünyanın sekizinci harikasından bir saniye bile mahrum kalmamak için göz kapaklarımı alnıma bantla yapıştırdım. Audrey ise çoktan rüyalar alemine dalmıştı. Gözlerimin kapanmaması için elimden gelen herşeyi yaparken bir yandan da düşünüyordum. Bir melekle aynı yataktaydım, fakat aynı zamanda bir porno yıldızıydı o. Ahlaksız, fahişe, orospu... Biz çok mu iyiydik sanki onu acımasızca yargılıyorduk? İnsanlar para için, şöhret için ruhlarını satıyor Audrey sadece bedenini satmış, çok mu ayıptı? Kimi kandırmıştı bugüne kadar, kimin hakkını yemişti? Sırf mirası için dedesi yaşında adamla evlenen yirmilik kadın daha mı soyluydu ondan, yoksa önüne gelenle yatan fakat kızlık zarını bozdurtmayan, daha sonra da evlendiği erkeğe “Senden başka kimse bana el sürmedi” diyen kız daha mı onurluydu? Nice öğretmenler görmüştüm, kutsal mesleği icra etmelerine rağmen onlara orospu demek hayat kadınlarına hakaretti. Audrey, sırf beni mutlu edebilmek, minnettarlığını gösterebilmek için soyunmamış mıydı eve gelir gelmez, çoğu erkeğin de istediği bu değil miydi zaten? Fakat erkekler evet diyen her dişiyle ilişkiye girecek, daha sonra da “Ben ikinci el kadınla evlenmem” diyebilecek kadar vurdumduymaz ve ikiyüzlüydü. Peki ya kadınlar, sanki erkekleri kişilikleri yerine sahip oldukları şeyler için sevmiyorlarmış gibi hangi yüzle kendilerini üstün görüyorlardı Audrey’den? Yaptığı mesleği hala tasvip edemesem de ona sıra gelene kadar daha ne iğrençlikler vardı dünyada. Yalancılar, dolandırıcılar, hırsızlar, katiller yerine neden hala Audrey’e yükleniyordu herkes? Neyse oydu Audrey, yalan söylemediği ve maske takmadığı için açık hedef haline gelmişti. Audrey kanatlarını kaybetmiş, birazcık da bronzlaşmış bir melekti, onda Sofya Semyonovna -bkz. Suç ve Ceza- masumiyeti vardı. Sayısız porno filmde oynaması, yüzbinlerce erkeğe otuzbir malzemesi olması bu gerçeği değiştirmeye yetmezdi. Fiziksel açıdan çökmüş vücuduma düşüncelerle boğuşan beynim eklenince takatım kalmadı hiç, balıklar gibi gözlerim açık uyuyakaldım.
Tedbir amaçlı kilitlediğim kapımın zorlanmasıyla uyandım. Sabah olmuştu çoktan, ananem eve gelmişti. “Evladım kapıyı aç” diyordu, “Yataktayım anane yanlışlıkla kilitlemişim”, “Hadi kalk da gazeteyle ekmek al”. Ah be anane, sırası mıydı şimdi! Benim yatağımda Audrey Bitoni var, sen diyorsun git Posta al. Her Allah’ın günü okumuyor musun o adi gazeteyi zaten? Daha sonra da “İnsanlar delirdi” diyip 3. sayfa katliamlarını anlatıyorsun bana. 14 yaşında fuhuşa zorlanan S.S.’den haberdar olmasam çok mu şey kaybederim? Ama görev çağırıyordu bir kere, Audrey’i uyandırdım, terasa saklayıp hemen bakkala indim. Bakkalla olan sohbeti kısa kesip koşarak eve döndüm. Çok şükür ananem terasa çıkmamıştı. Ekmek ve Posta’yı verip Audrey’i çaktırmadan evin dışına çıkardım. “Benim okula gitmem lazım anane” dedim. Yalan söylüyordum, çarşambaları ders yoktu. Neyse ki ananemin hafızası bunu hatırlayacak kadar kuvvetli değildi.
Kadıköy’e gittik bu sefer. Önce Doğa’da fantastik isimli sandviçlerle karnımızı doyurduk, sonrasında Kahve Dünyası'na gidip çikolata fondümüzü afiyetle yedik. Saatime baktım, uçağın kalkış vakti yaklaşıyordu. Çok garip hissediyordum, bir yandan gideceği için üzülüyor, diğer taraftan ise son saatlerimizin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Bir dakika koluma girmiş kahinat güzeli beni dünyanın en mutlu adamı yapıyor, öteki dakika bir daha onu asla göremeyeceğim gerçeği kanımı donduruyordu. Akreple yelkovan fütursuzca ilerlemiş ve havalimanına varmıştık artık, geri dönüşü olmayan yolun son durağı. Hüzün, zeytinyağının suyun üstüne çıktığı gibi altında bırakmıştı mutluluğumu. Belki de hayatımda ilk defa sırada beklediğim için sinir olmamıştım, o sıraydı beni Audrey’le yanyana tutan. Vedamıza sayılı dakikalar kalmasına rağmen “Beni unut, seni mutlu edecek biri karşına çıkacaktır, bunu hakediyorsun” tarzı içi bomboş laflar etmiyorduk. Aşkımıza yakışmayacak kişiliksiz sözlerdi bunlar. Bavulları bıraktık ve terminal girişine yöneldik. Son demlerimizi yaşıyorduk, Audrey arkamı dönmemi istedi. Çantasından kağıt-kalem çıkardı ve sırtımı düzlem olarak kullanarak birşeyler yazdı. Önüme dönemeden cebime iliştirdi kağıdı. Son kez öpüştük ve terminale giriş yaptı. Gitmişti, bir rüya kadar büyülü ve kısa sürmüştü ilişkimiz. Zoraki adımlarla havalimanının çıkışına ilerliyordum. Yanımdan büyükçene bir el arabası geçti, Audrey’in bavulunu bütün o yığın arasında farkettim. Arabayı taşıyanları takip ettim, gizlice kalkış pistine daldım. Koşar adımlarla Audrey’in uçağına yöneldim ve kanadın üstüne çıktım. Audrey gördü beni, pencereye elimi dayadım, o da yaptı aynısını. Sanırım böyle bir ilişkiye yakışan finaldi bu. Tam elimi camdan çekip veda edecekken sırtıma bir darbe aldım, bir cop darbesi. Polisler kanada çıkmış beni ölesiye dövüyordu. Nereden bulduklarını bilemediğim ıslak odunlarla vuruyorlardı kafama, ama hissetmiyordum acıyı. Kalbimdeki acı bastırıyordu hepsini...
Polis ifademi aldıktan ve biraz daha tartakladıktan sonra beni serbest bıraktı. Eve dönüş yolu uzundu, hele dertliyken iyice uzun geliyordu. Audrey de gitmişti, aşkın benim için bir lüks olduğu gerçeğini kabullenemiyordum bir türlü. “Siktiğim önümde sikmediğim arkamda” yaşam tarzı bana göre değildi, çok az sayıda kadın beni kendine hayran bırakabiliyordu. “Bngs nbr” diye mesaj atan kızlara aşık olamıyor, küskümün sesini dinleyerek hareket edemiyordum. Acaba bir kez daha karşıma çıkacak mıydı standartlarıma uygun biri, pek de umutlu bakamıyordum yarınlara. Eve vardım işkence gibi bir otobüs yolculuğundan sonra. Büyük ihtimalle aklıma Tina Gabriel’e benzeyen eski kız arkadaşım gelecek, efkarlanıp Tina Gabriel’in bir filmini açacak, daha sonra ise gusül abdesti alacaktım. Zaten aylardır böyle geçiyordu günlerim, gözyaşı ve sperm dolu. Ceplerimi boşaltırken Audrey’in verdiği kağıt çıktı, tamamen unutmuşum onu. Üzerinde şu yazıyordu:
http://audreybitoni.exclusive.premiumpass.com/Login/login/
Username: habieb
Password: Dom4298
30 Nisan 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

4 yorum:
bastan soleyim. cidden gidip de sifreyle kullanici adini denedim.
onun disinda, yine her zamanki gibi cok guzeldi. bekledigime degmis dedim.
ama, ben pek begenmem audreyi. hep boyle yuzunde masumluktan cok uzak, cok sinsi bi ifade varmis gibi gelir.
haa bi de
bngs nbr?
hah hah süperdi ya.
ama reis insan çalışan bir şifre koyar oraya. :):)
Pöfff... Ne mükemmel bir yazıdır! Ancak, yerebatan sarnıcındaki en mutlu anların benle gezdiğin anların sanıyordum, yanılmışım!
(:
eheheh harbi iyi olmuş aynı standartlarla yazmaya devam edıyorsun ;) yalnız hafiften uzatmışsın yazıyı
Yorum Gönder