30 Nisan 2009 Perşembe
23 Nisan 2009 Perşembe
Seçim
Kılpayı geçilen dersler, final öncesi girilen kamplar ve Allah’ın sevdiği kulu kontejyanında bulunmanın verdiği avantajın yardımıyla almıştım diplomamı. Sorsanız bir staj yaptın mı, iş tecrüben var mı, nerdeee! Özgeçmişim –CV demeyi reddediyorum- bugüne kadar okuduğum okullardan, hobilerim ise PES, FM, çubuk kraker paketinin dibinde kalan tuzlu kırıntıyı kafaya dikmek gibi son derece lüzumsuz, hiçbir işverende olumlu etki bırakmayacak maddelerden oluşuyordu. Sosyal ilişkilerde fazla sorun yaşamayan biri olmama rağmen ilk adımı atarken ürkek davranan, kestiği bir kıza yakalandığı an kafasını fizik kurallarını alt üst edecek şekilde çevirebilen bir adamımdır. Bir de hep alışmışım öğrenciliğe, bugüne kadar hiç atak davranmam gerekmemişti. Zaten ekmeğin aslanın ağzında olduğu günümüzde insan tüccarı, plaza azmanı kısacası bu işin pezevengi olmuş rakiplerle karşı karşıyaydım.
Birebir yapılan bütün görüşmelerde çuvallıyor, kendime güven eksikliğimi farkeden işverenler beni anında eliyordu. Şöyle yenilikçi, ileri görüşlü, zekaya bakan bir şirket olsa; benim potansiyelimi ortaya çıkartacak bir mülakat yapsa sikertirdim ortalığı. Keşkelerle geçen uzun monologlarım en sonunda yanıtını buldu. Uluslararası bir gıda şirketinde yabancı dil bilen yönetici pozisyonu için az önce anlattığım tarzda bir mülakat yapıldığını duydum. Hepimizi bir odaya aldılar, yaklaşık bir saat beklettiler. Acaba içimizden çıkıp isyan edecek birini mi arıyorlar, haksızlığa gelemeyecek bir yiğidi mi alacaklar işe diye düşündüm. Ama emin olamadım sevgili okurlar, belki de sabrımızı ölçüyorlardı, ya da müdürün bir işi çıktığı için bekliyorduk. Bu işi de kaçırma lüksüm olmadığı için dikkatli davranmalıydım. Aniden bir ışık belirdi, tüm dikkatim dağıldı. Bembeyazdı herşey, sanki odanın içinde yüzlerce floresan lamba varmış gibi parlıyordu etraf. Nur inmişti bu köhne salona; o an işmiş, mülakatmış, kariyermiş hepsi uçtu gitti kafamdan. Olayın ruhani boyutundan sıyrıldığımda yanımda kel bir vatandaşın oturduğunu ve güneşli bir gün geçirdiğimizi farkettim. Bu bir rastlantı olamazdı; makus kaderimi değiştirecek, birlikte şirketin üst kademelerine yükselecek, Forbes kapağında beraber poz vereceğim müstakbel ortağımdı o . Planım basitti, keli galayena getirip teorimi deneyecek, eğer aradıkları şey bu ise “Benim fikrimdi, arkadaşa gaz veren bendim” diyerek başarısını sahiplenecek, şansım yaver giderse yabancı dil bilen yönetici yardımcısı olarak iş dünyasına adımımı atacaktım. “Abi bu ne ya, biz üniversite mezunuyuz, bir saattir bekliyoruz, ayıp ya” dedim, bana hak verdi. “İşsizlik olmasa bir dakika bile durmam burada, muhtacız diye alay ediyor resmen şerefsizler” dedim, kafasını salladı. Kel beni takmıyordu, son hamlede belden aşağı vurarak “ Benden duymuş olma ama içeri girmeden görevliler arkandan alay etti, kelaynak dediler” dedim, bu sefer hiç cevap vermedi. Hayal kırıklığına boğulmuştum, hayatımda gördüğüm en moloz keldi. Pek bir işe yaramayan kafasına bakarak saçımı ve kravatımı düzeltirken müdür girdi odaya.
“Biz bir aileyiz”, “Kızışan pazarda rekabet had safhada” tarzı klişe laflardan sonra görevliler hepimize birer kağıt-kalem verdi. Kaleme baktım, sokakta kutusu 2 YTL’ye satılan bok sarısı, lacivert kapaklı kalemlerdendi. Şirketin imajı yerle bir oldu gözümde. Müdür “Size bir soru soracağım, cevabını kağıda yazacaksınız” dedi, eline keçeli kalemi alıp tahtaya “Risk nedir?” yazdı. Adım gibi eminim odada bulunan elli kişiden kırkbeşi “budur” yazmıştır, geri kalan dördü bu hikayeden haberdar değildir, haberdar olup da “budur” yazmayacak tek kişi bendenizdir. O kağıda “Alem buysa kral benim” yazardım da “budur” yazmazdım sevgili okurlar. Düşünmem gerekiyordu, öyle bir cevap vermeliydim ki diğerlerinden sıyrılacak, okuyanın suratına bir tokat gibi yapışacak, fakat bütün bunlara rağmen kolay anlaşılacaktı. Benim en büyük sorunum buydu, başlık bulamamak. Riskle ilgili uzun bir hikaye yazmak istedim, fakat daha ilk paragraftan sonra okuyanın sıkılacağını ki bunun yazı kalitemden ziyade işverenin “Elli kağıdın içinden bir de iki saat bunu mu okuyacağım” veryansılcılığından dolayı gerçekleşeceğini düşündüm. Cevabım kısa olmalıydı, “budur” klişesinin yerini dolduracak kadar klas bir laf etmeliydim. Kele baktım, “budur” yazmış, ondan başka birşey beklemezdim zaten. Yansıyan kafasından faydalanarak başka birkaç kağıda daha göz atma fırsatım oldu. Birisi “Risk göbem adımdır” demiş, beriki ise “Risk benim için bir hayat felsefesidir” diye insanı felsefeden, riskten, hatta hayattan soğutan bir cevap vermiş. Elalemin cevabından medet umarken müdür zamanımızın dolduğunu, herkesin kağıdını en arkadan başlayarak bir öndeki arkadaşına vermesi gerektiğini söyledi. Ortalarda oturmam bana 15-20 saniye kazandırmıştı, arkadan dalga gibi gelen kağıtlar heyecan katsayımı arttırırken son saniyede aklıma mükemmel cevap geldi.
Toplama işlemi bittikten sonra yarım saat içinde mülakat sonucunun açıklanacağı söylendi. Kel ne yazdığımı sordu “Ananın amı” dedim, bozuldu ibnetor. Yarım saat sonra görevli benim ve başka birinin adını anons edip üst katta beklememizi söyledi. Sekreterin masasında beklerken acayip kıllandım yanımdaki elemandan, o da benden kıllanmıştır büyük ihtimal. Sekretere bir telefon geldi, konuşması biter bitmez “Serkan Bey odasında sizi bekliyor” dedi. İçeri girdik, müdür ikimizi de selamladı, oturmamızı rica etti ve konuşmaya başladı: “Biz okuldan sadece ders görerek çıkmış eleman istemiyoruz. Yeri geldi mi bilgi donanımıyla, olmadı pratik zekasıyla iş bitirebilecek, sınırları zorlayıp farklı fikirlerle çıkabilecek birisini arıyoruz.” Ne yalan söyleyeyim, benim cevabım bu normlara cuk oturuyordu. İçimizden yalnız birini işe alacağını söyledi, az önceki konuşmadan sonra tekmeyi diğer elemanın yiyeceğini, hatta benim gibi kalifiye bir aday varken neden dingilin tekini yanıma koyduklarını aklımdan geçirdim. “Ersin hanginiz oluyor” diye sordu, yanımdaki lavuk “Benim” diye atladı, “Tebrikler, iş sizindir” dedi müdür. Dellendim sevgili okurlar, müdürün boğazına sarılıp “İşveren misin götveren mi belli değil” diye haykırasım geldi ama bozmadım istifimi. Müdür bana baktı “Evladım, zeki bir çocuğa benziyorsun. Sende potansiyel var, ama birinin yol göstermesi gerekiyor. Bu yüzden seni odama çağırdım. Tamam farklı birşey yapmak istemişsin, güzel hoş da risk nedir sorusuna ananın amıdır cevabı verilmez” dedi.
16 Nisan 2009 Perşembe
Bugün 16 Nisan, Hep Neşeyle Doluyor İnsan
Küresine baktı kahin, buruşuk suratı ekşidi iyice. “Tanrı yanımızda olsun” dedi, onun gördüklerine bir faninin dayanabilmesi çok güçtü, gerçi onu diğerlerinden ayıran yetenekleri vardı, bu yüzden geleceği anlatarak çıkartıyordu ekmek parasını. Ne padişahlar ne sadrazamlar uğramıştı evine, hepsinin de tek isteği yakın gelecekte başlarına ne geleceğini öğrenmek, hazırlıklı olmaktı. Savaşlar gördü kahin,entrikalar, antlaşmalar, hatta Turkcell Süper Lig maç sonuçları. O sıralar İddaa müessesesi kurulmadığı için köşeyi dönemedi, kahroldu, yanlış zamanda yaşadığı için karın tokluğuna çalışıyordu.
“Ne görüyorsun yaşlı adam” diye sordu müşteri. Şehrin önde gelen soylularından birisiydi, ipek kıyafeti, iyi kesim pantolonu ve deri çizmeleriyle berduş evin içinde sırıtıyordu adeta. İç mimariden nasibini almamış, moda renklerden uzak, eşyaların ise iyice rüküş olduğu bu ev demeye bin şahit isteyen mecrada bunalan soyluda Kahin’in pencereden dışarı bakıp “Bunları da mı görecektik” bakışı atması telaşa mahal vermişti. “Nolacak söyle kahin, feodalite mi yıkılacak, Karadeniz bir Türk gölü olmaktan mı çıkacak, yoksa Almanlar yenildiği için bizde mi yenilmiş sayılacağız?”. Kahin güldü, acı bir gülümsemeydi bu, “Ben diyorum dünyanın sonu sen diyorsun feodalite” diyen bir gülümseme. Kahinin sessizliği soyluyu iyice kıllandırmıştı, en sonunda dayanamayıp “Konuşsana be adam” diye bağırdı. Kahin sessizliğini sürdürdü.
Soylu bir halt öğrenemeyeceğini anlayıp evi terkedince kahin defterine sarıldı. Onun için herşeyden önemliydi defteri, insanlığa misarıydı içindekiler. Yeni bir sayfaya geçti, etrafını yıldızlarla, güneşlerle, dağlarla süsledi göze çarpsın diye, hatta o dağların arasından bir nehir bile geçirtti. Bugüne kadar kaleme alacağı en iddialı kehanetti, şekil olsun diye şiir halinde yazdı:
Gezegene geldiklerinden beri çuvallayanlar,
Kendilerine verilenlerin altında ezilenler,
Canlılar arasında en güçlü fakat aynı zamanda en zayıf olanlar,
16 Nisan 1989’da hakettiklerini bulacaklar.
Sabah saatlerinde bir çocuk gelecek dünyaya,
Gelmiş geçmiş en komik insan sıfatıyla.
O fani hayatını tamamladıktan sonra,
Kahkaha atamayacak kimse bir daha!
Kahin derin bir oh çekti içinden, “Ben bunların hiçbirini görmeyeceğim, daha bir milenyum fark var arada”.
Kahin öldü, dünya devam etti dönmeye, medeniyetler yıkıldı, medeniyetler kuruldu. Çok değişti insanoğlu, ama dünya hiç takmadan güneşin etrafında dolaşmaya devam etti, yetmezmiş gibi kendi etrafında da döndü. Beklenen gün geldi çattı, 16 Nisan 1989. Hergün olduğu gibi binlerce yeni göz açıldı, kesilen göbek bağının haddi hesabı yoktu. Peki içlerinde miydi “seçilmiş olan”?
Hayır, o gün doğan çocukların hiçbiri dünyayı değişterecek, kahinin dediği kadar etki bıracak biri olmadı. Tabi diyebilirsiniz ne adi kahinmiş, bizim alt kattaki Meral Teyze bile daha düzgün fal bakıyor. Ama demeyin sevgili okurlar, bir dinleyin hele hikayenin sonunu. Kahin işinin ehli bir zanaatkardı, baba mesleğiydi geleceği görme. Küre de dedesinden yadigardı zaten, aslında çocukken itfaiyeci olmak istiyordu, ama o sıralar itfaiye örgütü kurulmamıştı. Yetenekli çocuktu, kafası basıyordu büyü işlerine, sıksan pazusunu mana fışkırır o derece, ama gelin görün ki matematiğe pek aklı ermezdi bizimoğlanın. Küre “19. Yüzyıl bugünde dünyaya gelecek dünyanın en komik insanı” demişti, sen git 19. Yüzyılı 1900 olarak al, piç et mis gibi kehaneti. Küreye yazık lan, gitmiş o yuvarlak şekline rağmen Charlie Chaplin’in doğum tarihini vermiş, ona göre insanlık hazırlasın kendini demiş, iki eliyle bir siki doğrultamayan salağın teki yüzünden yalan olmuş hepsi. Bir de kahin olacak! Ama bunlara rağmen kahin paçayı yırtabilirdi, o kadar da ballı bir adamdı. Komik yerine lüzumsuz yazsaydı deftere, doğru çıkacaktı kehaneti. Evet, dünyanın en lüzumsuz adamı şu an aramızda, hatta bu topraklarda gezmekte, ve bilhakis şu an okuduğunuz yazıyı yazmakta efendim.
Şaka maka 20 yaşına geldim sevgili okurlar, onlar basamağı bir değer arttığı için insanın gözüne büyük görünüyor. Sanki 18 ile 19 arasında bir yıl varken 19 ile 20 arasında dört-beş yıl varmış gibi. Yıllardır bizi kazıklamaya çalışan süpermarketler yüzünden sanırım bu affallama. Süpermarkete bir yere kadar hak verebilirim, gittin mi bir sürü şey alıyorsun sonuçta, çoğu da ucuz ürünler, dikkat edemiyorsun pek. Ama araba fiyatlarında mesela yazıyor 39.999 YTL, ulan kırk milyar sayacak adam yutar mı bu numarayı, kimi sikiyonuz siz!
Doğum günleri benim için tam bir ikilemdi. 23 Nisan’dan bir hafta önce olduğu için eğer doğum günüm hafta içine denk gelirse adam gibi kutlama yapamıyorduk, haftasonu olursa da 23 Nisan tatili kaynıyordu. Çocukluğum bu dilemma içinde geçti sevgili okurlar, okuldan kaytarma sevdası ile doğum gününü gününde kutlama isteği. 13 yaşımdan beri doğum günü kutlaması yapmadığım için aştım artık bunları, okul desen hergün tatil.
Küçük hesapları hallettiğime göre daha geniş açıdan bakabiliyorum artık doğum günlerine. Korkmayın “millet bok varmış gibi doğum günü kutluyor, anlamsız, manasız, zorlanan coşkular bunlar” demiyeceğim, hayır bu bir “doğum gününü aileyle kutlamanın sebep olduğu eziklik ve ebeveynlerin göbek atmasının verdiği hazımsızlık” yazısı değil. Büyük ihtimalle aile içi pastalı, börekli, çörekli bir kutlama olacak, yiyeceğiz içeceğiz ve kaçınılmaz olarak sıçacağız. Teyzem her zamanki gibi bana değil ananeme hediye alacak. Abajur almıştı geçen yıl mesela, abajurun tam olarak ne olduğunu o gün öğrendim. Kendisinden bu yıl elektrikli süpürge, bıçak seti ya da dikiş makinesi bekliyorum. Valla hediyesiymiş, partisiymiş umrumda değil sevgili okurlar; pastama bakarım ben, gerisi yalan.
Dem vurmak istediğim asıl nokta son günlerde sık sık duyduğum bir muhabbet. “Çocuk olsaydık keşke, büyümeseydik hiç, ne kadar da eğleniyorduk o zaman, şimdi ise zor herşey”. Bu konu hakkındaki görüşümü birkaç gözlemle açıklayacağım. Çocukken saklambaç oynardık, hem de psikopat gibi. Her türlü piçlik dönerdi o saklambaç seanslarında, saklanmak yerine evine gidenden tut, ebenin –lütfen yanlış anlamayın- saydığı direğin üstüne tırmanıp, sayım işlemi biter bitmez sobeleyenlere kadar. Ne çelmeler takıldı, kimin önce sobelediğine dair ne kavgalar edildi anlatsam sayfalar yetmez. Bunların hepsini bir şekilde sindirdik diyelim, ama bir rituel var ki dehşete kapılıyorum her aklıma geldiğinde.
Bilirsiniz saklambaçta sobeleyen kişi istediği arkadaşını kurtarabiliyor, kurtarmak derken ebe olmasını engelliyor işte. Bazı ibneler sırf götlük olsun diye kurtarma haklarını es geçmek istiyordu ama kurallara aykırıydı, illa kurtaracaksın birisini. Eğer kıl olduğumuz biri kalmışsa ve kurtarma hakkını kullanmak zorundaysak “Peygamberi kurtardım” derdik, hatta ilerleyen zamanlarda bu “Allah’ı kurtardım”a dönüştü. Kim çıkardı bilmiyorum bu dalgayı ama ateşle oynamışız haberimiz yokmuş. Bacak kadar boyumuzla kafirlik yapmışız lan resmen, ne demek Allah’ı kurtardım, istese yedi ceddimizi saniyesinde sobeler, bizim kurtarmamıza mı ihtiyacı var, affet bizi Rabbim!
Başka bir oyuna geçelim, aslında bir oyun değil bu oyun öncesi oyun. Maç yapmadan önce kadro seçilmesi gerekirdi, standart bir kadro da olmazdı. Genelde en iyi top oynayan ile en psikopat çocuk “Aldım-Verdim” yaparak takım seçerdi. Hepiniz aşağı yukarı protokolü biliyorsunuzdur. Bizim mahallede başlamadan önce hep “Ben almam olm, karı değilim, vercem ben” kavgası çıkardı. O zaman düz mantık erkek verir kadın alır sanıyorduk, atılan yazı-turadan sonra “veren” kişi attığı her adımda “Verdim ehuehue” diye bağırır, utanmadan da kasıklarını tutardı. Sanki çok biliyordun amına kodumunun ne yapacağını onlarla.
Takımlar kurulduktan sonra başlardık maça. Emrullah vardı, Emoli derdik, deli top oynardı. Messi gibi ayağına yapışırdı top, bacak arası atardı hepimize. “Ne yetenekli çocuk lan” diye düşünürdüm hep, televizyonda maç izlerken “Bizim Emoli de yapıyor bunları” derdim, gözümde bir futbol ilahıydı Emoli. Geçen gün de bizim kapının önünde top oynuyordu ufak çocuklar, topu aldım ayağıma bir çalımlar atıyorum görmeniz lazım. Kaleciyim ben, teknik 0 fakat bacaklarımın uzunluğu dolayı topu ayağımdan alamıyordu veletler. İşte o vakit anladım Emoli’nin Messi olmadığını, hatta Denizlispor’un efsane isimlerinden Yusuf bile değildi.
Zamanında aynı topun etrafında deliler gibi koşturduğum, bir aşağı sokaktakilerle “mahalle maçı” yaptığım adamlar beyaz gömlekleri kuşanıp “Nasılsın kardeş” demeye başladıktan sonra kendimi mahalleden soyutladım sevgili okurlar. Doğutturmalı –bir çeşit futbol oyunudur, bazı yörelerimizde dokuz aylık olarak da bilinir- oynadığım çocuklar artık kahvede okey çeviren adamlara dönüşmüştü. Çocukken hiç öyle değildi halbuki, tek farkeden cinsiyetti, erkeksen nolursan ol girerdin mahalle takımına.
Yazının bundan sonraki ruh hali hayıflanma dolu olacak sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tamam çocukluk güzeldi, iyiydi, hoştu falan filan da ne yaptığımız belli değildi amına koyayım. İnsanlığa ne bir faydamız vardı ne de zararımız, salak salak koşturuyorduk tüm gün. Büyüdük lan artık, büyümeye de devam edeceğiz, yolun yarısında bile değiliz daha. Sağlığımız sıhatımız de yerinde çok şükür, nedir bu geçmişe duyulan özlem. Anlattım işte münafıklık var, ahlaksızlık var, cinsiyet ayrımı var, hayvanlara çektirdiğimiz eziyetten bahsetmedim bile. “Keşke herkes küçücük bir çocuk kadar masum olsa” ayağı çekmesin kimse bana, dünyanın en orospu çocuğu insanları bile bir zamanlar çocuktu, minicik elleri, tombiş yanakları, ufacık patikleri vardı. Allah bilir ne sevimli resimleri vardır bebekken çekilen, şimdi baksan milletin anasını çatır çatır sikiyor amınoğlu.
Çocukken hepimiz arabanın ön koltuğuna oturmak isterdik, ama izin vermedi ailelerimiz, yaşın küçük derlerdi. 18’i geçtik, şimdi hepimiz arka koltukta oturmayı, süpermarkete gittiğimizde annemizin bizi alışveriş arabasındaki ufak bölmeye koyduğu günleri özlüyoruz. Bir düşünce insanı olarak ben bunu kabul edemem sevgili okurlar, kimse kusuruma bakmasın, özlemiyorum çocukluğumu. Artık sokağa çıkınca kesin yapacak bir aktivitem olmuyor, tüm günümü sporcu kartı oynayarak geçiremiyorum ama yine de eski günleri düşünüp efkara kapılmıyorum. İnsanlar göt olmasına rağmen hayat güzel, hem de her yaşta. Tamam hepimizin sorunları var, annesi tecavüze uğradıktan sonra “Yaşasın kardeş sahibi olacağım” diyecek kadar Polyanna değilim fakat insanların ahını almak yerine “Bana bu yapılır mıydı lan” diye kaçıyorsa uykularımız gönül rahatlığıyla “Koy götüne” diyebilirim sevgili MİK dostları.
9 Nisan 2009 Perşembe
Veveve Vavava
Mevhaba sevgili okuvlav, vahatsızlıklavın vöntgenlendiği, toplumun vadavından kaçanlavın ivdelendiği, vadikal olduğu kadav vealist, vengavenk biv sevzenişle daha kavşınızdayım.
İyi ki insanoğlu yazıyı keşfetmiş, iyi ki bir takım sembollerle derdimizi dile getirebiliyoruz, iyi ki benim gibi ağzının ayarı olmayanlar dertlerini rahatlıkla anlatabiliyor. Evet sevgili okurlar, eğer yazı bulunmasaydı, bir üstteki paragrafı size böyle iletmek zorunda kalacaktım, çünkü “r”leri söyleyemiyorum. Çocukken hep “Büyüyünce düzelir” derlerdi, ama düzelmedi, 20 yaşına geldim –aslında gelmedim, tam bir hafta var- hala konuşurken içinde “r” bulunan kelimeleri seçmemek için özen gösteriyor, eğer kullanmak zorunda kalırsam da kelimeyi iki salisede telaffuz edip kusurumu örtmeye çalışıyorum. Lütfen “Allah seni böyle yaratmış, utanmana gerek yok, takma kafana” demeyin sevgili okurlar, bari siz yapmayın. Utanmıyorum zaten ama yine de adama koyuyor, hele karşımda tanımadığım biri varsa “r”nin sivri ucunu afedersiniz götümde hissediyorum.
Çocukken çok alay konusu oluyordum, gittiğim her yerde zorla “Rerere rarara gassaray gassaray cimbombom” marşını söylemem isteniyor, özellikle “r” harfiyle başlayan bir kelime kullandım mı herkes gülmeye başlıyor, biraz insafı olanlar ise beni Beyaz’a benzetiyordu, not olarak Beyaz’ı da sevmem. Biraz konu dışı olacak ama Beyaz’ı sevmediğimi söyleyince hep aynı cevabı alıyorum: “Okan Bayülgen’den iyidir.” Ulan illa ikisinden birini takip etmem mi gerekiyor, Beyaz’dan hoşlanmadığımı söyleyince direkt Okan Bayülgenci damgası yiyorum. Deneyin sevgili okurlar, en yakınınızdaki insanın yanına gidip “Beyaz komik değil aslında” diyin, kesin Okan Bayülgen’in adının geçtiği bir cevap alacaksınız.
Bana dönelim, oldum olası sesim boru gibidir. Çok da sikimde olmaz normalde ama bazen sevgili okurlar sadece bazen o “r”ler ömrümden ömür çalıyor. En sevdiğim küfür “yarak”tır, söyleyemediğimden belki de, bugüne kadar kimseye “Naber yarrram” diyemediğim içindir, bilemiyorum. Aynı şekilde “kıro” da var. “orospu çocuğu” diyebiliyorum zira iki kalın “o” arasında sıkıştığı için fazla belli olmuyor. Yabancılara kültürümüzü empoze ederken zorlanıyorum en çok, “yavvak” dedikçe gavurlar kendime güvenim dünyanın merkezine bir adım daha yaklaşıyor.
İlginçtir bazıları farkına varmıyor, misal bugüne kadar en çok konuştuğum insan, bir numaralı yardakçım, kardeşim, dostum İsmail. Adamla her hafta saatlerce geyik yapardık, hala da yaparız, sohbet “r” söyleyememe özrüme geldi. İsmail’in “Abi cidden söyleyemiyor musun, hiç farkında değilim” demesi gerçekten bende dumur etkisi bıraktı. İsmail karşısındaki iyi hissetsin diye yalan söyleyecek tiplerden değildir, saçımı kazıttığımda “Yarak kafası gibi olmuş” der bir saniye bile düşünmeden, tabi kızlarla konuşurken öyle değil ibne orası ayrı. Bazıları demişim paragrafın başında ama aklıma İsmail’den başka da örnek gelmiyor bu kategoride.
İnsanda böyle bir ses varken tabi ciddi birşey anlatamaz, işim gücüm makara. Mesela felsefi bir çözümleme yapacağım ciddi bir platformda “Hehehe adam süvvealist dedi” diye gülmez mi millet, hem de ossurarak güler sevgili okurlar. Onları da suçlamak istemiyorum çünkü komik, ben de onların yerinde olsam güler, büyük ihtimalle de taklidini yapardım. Şöyle hayatı tartıya koyunca aslında kusurlarımızın da bir yerde bize katkı sağladığını düşünüyorum. Misal ben Kenan Işık sesli, Murat Boz tipli, Erdal Acar ruhlu biri olsam yazarlığa gönül verir miydim, hayır. Şimdi piçin teki çıkıp “Ulan götüboklu blogta yazıyorsun amma hava yaptın” diyebilir, ben de o ibneye “Yürümeden önce emeklemek ,seni sikmeden önce de yürümek gerekir” derim. Tabi bu ağzımdan “Yüvümeden önce emeklemek, seni sikmeden önce de yüvümek gerekiv” şeklinde çıkacağı için pek bir boka yaramaz.
Bir tavşan ağaca tırmanabilse bu kadar hızlı koşar mıydı, ya da köpek renkleri görebilse bu kadar güçlü olur muydu burnu? İnsanın kendini tanıyıp ona göre şekillendirmesi lazım kişiliğini; kimimiz yakışıklıyız kimimiz zeki, kimimiz çalışkanız kimimiz asi. Örnekleri çoğaltabilirim ama sizi sıkmak istemiyorum, biliyorum bu yazı kısa oldu ama içi dolsun diye köpük sıkmıyorum, maksat içimde kalmasın diyip iyi günler diliyorum.
29 Mart 2009 Pazar
Okuma Bayramı
Benim bir hobim var, yürüyorum. Çoğu insana komik geliyor, yadırgıyor, “Öyle hobi mi olur lan” diyenler oluyor; ama onlara kulak asmadan hergün en az 90 dakika yürüyorum. A noktası evim, B noktası ise Anadoluhisarı, sahilyolunu tercih ediyorum. Adına aldanmayın, sahille aramda adeta bir sur gibi dizilmiş yalılar var, pek de Boğaz’a meraklı değilim zaten, beni asıl çeken tenhalığı. Yalnızlıktan hoşlanan tiplerden değilim fakat yürürken bomboş bir yol isterim. Birinci viteste ilerleyen insanlar, onları sollamaya çalışırken yaşanan kazalar, hiç dinmeyen bir uğultu bunlar hep yürüyüşün içine eden şeyler.
İşte o gelenekselleşmiş yürüyüşlerimden birindeydim yine, A-B noktaları arasındaki mesafeyi yarıladığımda yol arkadaşımın pili bitti. O çetin yollarda adımlarımı hızlandıran yegane güçtü Protest The Hero. Henüz yolun dörtte birindeydim, dönmeyi düşündüm, jelibon kıvamındaki göbeğimi mıncıklayınca veto ettim bu tasarıyı. Kulaklarım paslanmış bir halde B noktasına vardım, alışılagelmiş üzere limandaki banklardan birine oturup yeterince güneş ışığına maruz kalmış götümü karanlıkla başbaşa bıraktım. Vapur limanı ile yanındaki bina arasındaki boşluktan Boğaz gözüküyordu azıcık bile olsa. Çoğu insanın gönlünde taht kuran bu coğrafi şekil, sanırım uyuz olduğum büyükşehir insanlarının yüklediği anlamdan olsa gerek hiçbir etki bırakmıyordu üzerimde. Hatta bazen ileri gidip “Alt tarafı su amına koyayım” dediğim bile oluyordu, Boğaz da biliyordu aslında ona karşı olmadığını bu sitemin.
Yolu yarılamıştım, yokuş indiğim için pek de yormamıştı beni ama şimdi yedi tepeden biri benden intikam almak için bekliyordu. Banktan kalkmak istemiyordum, bahanelerin ardı ardası kesilmiyordu; gözlerim “Boğaz güzel lan aslında”, ciğerlerim “Bırak da iki dakika soluklanalım be abi”, götüm ise “Olm çok kıllıyım ben, fazla hareket ettiğin zaman statik elektrik oluşuyor, huylanıyorum” diyordu. Götümün bu teorisini sınamak için küçük bir kağıt parçası aramaya koyuldum, sağa sola bakındım, taksi durağı tarafından işletilen çay ocağına kadar geldim ama ilginçtir hiç çöp yoktu yerde. “Hey dostum, senin sorunun ne?” diye bir ses duydum, çok tanıdık bir sesti bu. Kafamı kaldırdım sesin sahibi görmek amacıyla, bugüne kadar hiç karşılaşmadığım orta yaşlı, hafif esmer, gözlüklü, ince bıyıklı bir beyfendiydi; oturduğu masada iki tane daha orta yaşlı adam vardı.
“Afederseniz, acaba sizde kağıt var mı” diye sordum, öteki “Lanet olası kıçını mı silmen gerekiyor pislik” dedi ince bir tonla. Telaşa kapıldım, birileri beynimi okuyup benimle taşşak geçmeye çalışıyordu, hayır imkansızdı bu. Fakat, kağıt parçasını götümdeki statik elektriği ölçmek amacıyla kullanacağımı nereden biliyordu o zaman bu adam, belki gerektiğinden fazla yürüyordum, aklım benimle acımasızca oynuyordu. Sanırım şizofreniyle karşı karşıyaydım, tıpkı Akıl Oyunları filmindeki gibi bilinçaltım çeşitli karakterler yaratıyordu, en iyi fikir arkamı dönüp hızlıca uzaklaşmaktı elemanlarla fazla haşır neşir olup keçileri kaçırmadan.
“Ooooo, nereyeee gidiyooorsuuuuun” sesli harflerin uzatılmasına rağmen tek bir ağızdan çıktığı belliydi. Anlamını veremediğim birşey çekiyordu beni bu seslere, sanki yıllardır görmediğim eski bir dostum telesekretere mesaj bırakmış gibiydi. Merakıma hakim olamadım daha fazla, adamların yanına oturdum. Hala gerçek olup olmadıklarından emin değildim, taksicilere rezil olmamak için sesimi çıkarmıyordum. Akli dengemden şüphe duyuyordum, beklemekti en iyi savunma. Sürekli sağa sola bakıyor, habire cep telefonuma sanki mesaj geliyor da ben de cevaplıyormuşum gibi yapıyor, gerçekçi olsun diye telefona bakıp sırıtıyordum. Çaycının masaya dört bardak getirmesiyle irkildim, şizofren değildim büyük ihtimal. Çayımdan bir yudum aldıktan sonra bu gizemli adamların ne ayak olduğunu öğrenmek için ilk adımı attım.
“Sizi tanıyor muyum” selamsız sabahsız direkt mevzuya dalmam doğal olarak garipsendi, “Sanmıyorum adamım” dedi ince sesli olan. “Ya kusura bakmayın, hepinizin sesi o kadar tanıdık geliyor ki bana, kulaklarımı şekillendirmiş seslere sahipsiniz sanki”. Üçü de güldü, sanki daha önce başlarına gelmiş bir vakaymış gibi bir halleri vardı. “Biz dublaj sanatçısıyız” dedi içlerinde en normal olanı. Bu herşeyi açıklıyordu, DivX öncesi mahkum olduğumuz seslerdi onlar. “Ben Melih, Mel Gibson’ı seslendiriyorum”, “Erdi ben, genelde zencileri veriyorlar bana”,”Benim adım da Hamza, kalabalık seslendirmelerini yapıyorum”.
Bugüne kadar milyonlarca kez yapılmış bir geyiğin baş sorumlularıyla aynı masadaydım, o kadar çok soru vardı ki onlara sormak istediğim. “İşlerimize son verildi, artık kimse VCD almıyor, kanallar ise bütün bütçelerini dizilere ayırmış durumda” demeleri soru-cevap bölümünü ileri bir tarihe ertelememe sebep oldu. Erdi “O hergele patron yüzünden hepsi” dedi, “Abi hergele ne demek İngilizce” diye sordum “Motherfucker” dedi.
Konuşmanın ilerleyen safhalarında masayı iyice melankolik bir hava sarmıştı. Yıllardır bizi güldüren insanların düştüğü bu hali gördükçe yüreğim parçalanıyordu. Hayatları boyunca seslendirme hariç hiçbir iş yapmadıkları için işe başvurdukları bütün yerlerden “Biz deneyimli eleman arıyoruz” mazeretiyle reddedilmişlerdi. Emeğe saygı sadece bir forum özdeyişinden ibaretti bu ülkede...
“Haydi gelin bize gidiyoruz” dedim, o yokuşu çıkarken bol küfür yedim dublaj takımından, ama dikkatimi çeken birşey vardı, küfür dağarcıkları “lanet olsun”, “pislik”, “becermek”, “kahretsin”, “kıç tekmelemek”ten ibaretti. Eve dönmemize az kala “Yokuş da ebemi sikti” dedim, melum melum baktılar. “At yarrağı gibi uzun” dedim, yine baktılar. Az önce dediklerimi anlayıp anlamadıklarını sordum, mırın kırın edip anladıklarını söylediler ama inanmadım, açıklamalarını istedim mal gibi kaldılar. 40 yaşına gelmiş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı üç erkeğin küfürlerimizi bilmemesi bende şok etkisi yarattı. “Abi nasıl olur ya, siz hiç mahallede gol atan kale oynamadınız mı, lisede am-göt geyiği yapmadınız mı, nasıl bu kadar kopuk olabiliyorsunuz dilimizden” diye sordum, aldığım cevap ise bir insanlık dramının tasviriydi. Ailelerinin kendilerini cami avlusunda bıraktığını, bir takım insanların onlara sahip çıkıp özel bir yurda yerleştirdiğini, orada çocuk yaştan itibaren dublaj eğitimi aldıklarını, hergün onlarca film çevirdiklerini, işten atılana kadar hiç dışarıya çıkmadıklarını küfürsüz ama yürek parçalayan bir uslupla dile getirdiler. İnsanlıktan bir kez daha tiksindim, bir insan nasıl kendi kanından canından birine bunu yapabilirdi. Robotlaştırılmışlardı resmen,bu yaşlarına kadar “Sen benim devamlı arkadaşımsın” esprisi yapmamış, yüzlerce Namık Kemal fıkramızdan mahrum kalmış, daha da önemlisi hiçbir zaman “Sikeyim böyle aşkın ızdırabını” diye bağırmamışlardı. Derinden içerlendim sevgili okurlar bu vahim duruma, duyarlı bir insan olarak harekete geçmem şarttı. Eğer hayat “Arena” ise ben de Uğur Dündar’dım
Eve varınca ilk iş Youtube’u açmak oldu, adamlar şaşırdı “Aaaa nasıl açtın Youtube’u, biz ktunnel kullanıyoruz” dediler, “Merak etmeyin” dedim “Benden daha çok şey öğreneceksiniz”. Bir klasik olan Çorumlu Shrek Şakir’i izlettim, gülümsemediler bile, ardından canlı yayın kazalarına geçtim, “Ebenin Amı Ali Sami”den girdim “Amına Koyayım Arslan Abi”den çıktım, tık yoktu adamlarda. Temel eksikliği yaşadıklarına kanaat getirip, herşeyi en baştan almaya, küfürleri tek tek öğretmeye karar verdim.
“Ali, Kaya’nın amına kodu”, “Yarrağımı ye Serkan”, “Top Kamil” bunlar okuma fişlerimden bazı örnekler. Yapılan araştırmalara göre dil öğrenebilme yeteneği yaşla ters orantılıdır, büyüdükçe bir insanın yeni bir dil konuşabilmesi zorlaşır. İşte bu sebepten dolayı yoğun çabalarıma rağmen öğrencilerim en basit küfürleri bile öğrenemiyor, 24 Kasım’da yanıma gelip “Kadın erkek farketmez Bengisu Hoca affetmez” diyerek bana duygusal dakikalar yaşatamıyordu. Dersle olacak iş değildi bu, bir dili öğrenmek için konuşulduğu yere gitmek gerekir tezine güvenerek öğrencilerimi Rizeliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ne maç izlemeye götürdüm. Çok olaylı bir 90 dakika olmasına, hakemin eyyamcı kararları maça damga vurmasına, kahve halkının son derece orijinal küfürler etmesine rağmen bizim molozlar hala bir sikim öğrenememişlerdi. Maç çıkışı eve giderken Erdi yanıma gelip “Hocam, ibne ne demek” diye sordu, “Şimdi anana küfrederdim, ama ondan da anlamazsın sen” dedim.
Başka bir yol bulmam gerekiyordu, bu kapalı beyinleri samimiyetin sınır tanımadığı, seviyesizliğin cirit attığı, abazalığın zorunlu olduğu, damlı girilemeyen, herhangi bir dişi yaşam formunun yanına bir kilometreden fazla yaklaşmayacağı bir yere götürmeliydim. Bu normları karşılayan yegane mekan ise teknik üniversitelerimizin öğrenci yurtlarıydı. Bağlantılarımı kullanarak misafir öğrenci olarak soktum içeri bizimkileri, “Artık tek başınasınız” dedim, “Yüzümü kara çıkarmayın”.
İki gün geçtikten sonra kapım çaldı, gelen öğrencilerimdi. Hepsinin yüzünde çeşitli yaralar, kollarında ise sigara yanıkları mevcuttu. “Kim yaptı lan bunu evlatlarıma” diyerek mesleğimin hakkını veren bir serzenişte bulundum. Yurt ortamına bir türlü ayak uyduramadıklarını, kimsenin dediklerinden birşey anlamadıklarını, en sonunda batak oynamayı bilmedikleri için hırpalandıklarını söylediler. Eğitim gerçekten de zor bir müesseseymiş bunu anladım, adamları evime alıp yanımda güvende olduklarını, kıllarına bile zarar gelmeyeceğini söyledim. Sevgi yumağı oluşturduk, bakkala inip dört tane ekmek arası yaptırdım, afiyetle yedik.
Birkaç hafta sonra ilk günkü arzumdan eser kalmamıştı, ne kadar usta bir küfürbaz olursam olayım elimdeki malzeme kötüydü, hatta dünyanın en rezil malzemesine sahiptim. Artık ders bile yapmıyor, “Herkes kitap okusun” diyip sınıf defterine “Bayramlarımızın değeri ve önemi işlendi” yazıyordum. Yetkililere başvurmayı düşündüm ama kime anlatabilecektim ki derdimi, sistemin ta kendisiydi onları bu hale getiren, kendi başıma halletmem gereken bir işe girmiştim. Bilgisayarın başında yazı yazarken kafamı boşaltmak için ara verdim. Salona gittiğimde ise talebelerimi televizyonda “Komşu Kızı” isimli güzide filmi izlerken yakaladım. Elisha Cuthbert ilk göz ağrımdır, eski duygularım hafiften depreşti, güzelliği karşısında eridim fakat o Ertuğrul Sağlam kılıklı çocuğu görünce bütün enerjim negatife döndü, hışımla kumandayı Melih’in elinden alıp Telegol’ü açtım. Dublajlı filmlerin kendileri için son derece zararlı olduğuna, kelime dağarcıklarını daralttıklarına, öğrenmelerini engellediğine dair bir nutuk attım akabinde. Yalan söylüyordum, onlardan umudu keseli uzun zaman geçmişti.
Hamza adından beklenmeyecek bir çeviklikle kumandayı kapıp Komşu Kızı’nı yeniden açtı. Elisha’ya son kez bakıp televizyonu üzerindeki düğmeden kapadım. “Bir hafta boyunca televizyon yasak” dedim; Melih ağlamaya, Erdi lanet okumaya, Hamza ise tek kişilik uğultu çıkarmaya başladı. Bağırdım, susmalarını söyledim beni dinlemediler, sınıfa kaos hakimdi. Otoriteyi yeniden kazanma çabalarım sonuçsuz kalıyordu, dayanamayıp iki saattir beynimi siken Hamza’ya tokat attım.
Son derece klişeleşmiş bu sahnede Hamza’nın rolünü çalıp koşar adımlarla odayı terkettim. Hızımı alamayıp terasa kadar koşmuşum, telaşlanan öğrencilerim beni yalnız bırakmadı. “İyi misiniz öğretmenim?” diye sordu Melih, “İyi gibi mi duruyorum!” diye kükredim. Öğrencilerim korkuyordu, onların gözünde artık bir öğretmen değil müdür yardımcısıydım. Aramızdaki rütbe farkından güç alarak söze girdim:
-Siz nasıl anlarsınız benim sıkıntımı? Yapay bir dünyada büyümüşsünüz, ama üzülmeyin size bütün doğruları tek tek anlatacağım. Sık sık çevirisini yaptığınız romantik-komedi filmleri var ya, bugüne kadar gördüğüm en büyük yalandır onlar. Güzel, akıllı, iyi, kısacası aşık olunası bir kız ile sıradan bir erkek oynar başrollerde. Erkeğe baktığında senin benim gibi adamdır, hadi bizden daha yakışıklıdır ama yine de senin benim gibidir huyu suyu. Nolur romantik-komedilerde? Senin benim gibi adamlar hep o kızı tavlar. Peki gerçek hayatta nolur, senin beni gibi adamlar hep sikini avuçlar! Bir gençlik filminde başroldeki kız futbol takımı kaptanı yerine garip çocuğa gitmesin be kardeşim, en azından bir filmde gerçekleri işleyin. Bir filmde göreyim lan piyasa değeri yüksek kız taşşaklı erkeği tercih etsin, aşık ama cibilyetsiz çocuğa “Seni arkadaşım olarak görüyorum” desin lan, bir filmde amına koyayım bir filmde. Benimle yaşıt kızlar 25 yaş ve üstü adamlara varıyor, adam lan, işi var arabası falan var. Ben henüz 19 yaşındayım, napayım gidip ilkokul son sınıftan kız mı ayarlayayım kendime!
Dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi açtım, kollarımı mehtaba doğru kaldırıp “Ben sübyancı değilim ulan” diye haykırdım.Yine konuyu dönüp dolaştırıp aynı yere getirmiştim, genelde bunun sonucu karşımdakilerin beni küçük görmesiydi. Ben aşık olunabilecek kız bulmanın çok zor olduğunu, onu bulduğunda ise az önce tasvir ettiğim adamlara baktığını, bu yüzden gönül adamlarının hayal kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalıştığını anlatmaya çalışırken insanlardan bunalım damgası yiyor, hepsinin benim suçum olduğunu, sorunlu adamı kimsenin sevmeyeceğini, doğru kızın karşıma çıkacağını milyonuncu kez yeniden duyuyordum. Birgün bütün bu laflarımı götüme sokacak, aramızda bir ağaç kafalarımızı karşılıklı sağa sola çıkartıp, çimenlerde yuvarlanacağım bir kız bulacağımı ben de biliyordum ama o kızın samanlıkta iğne olması, etkilenilcek vasıftaki kızların paradan, güçten ve sosyal statüden etkilenmesi, normal şartlarda hoşlandığım bir kızın hayatında en fazla yarabandı görevi üstlenebilen erkek olabilirken romantik komedilerin benimle alay edercesine yapaylığı ister istemez sinirimi bozuyordu. Sırtıma kibir taşlarının fırlatılmasını beklerken sıcacık bir el değdi omzuma.
“Seversen sikilirsin, sikersen sevilirsin” dedi Melih. Ne kadar duygulandım anlatamam, ardından Erdi'nin “Kız olsam verirdim hocam” demesiyle iyice mutlu oldum. Öğrencilerime sarıldım, Hamza “Ooooo sikici Bengi oooooooo” diye tezahürat başlattı, hep bir ağızdan devam ettirdik. Sağ gözümden bir damla gözyaşı aktı, en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyor, gözyaşı bezlerim küflenmiş sanıyordum. Küflenmemiş olsalar bile uzun süredir çalışmadıkları için çişim geldi, tuvalete gidip gözyaşlarımın geri kalanını sidikle karışık dışarı attım. Tam tuvaletten çıkarken aynaya baktım, tipsiz ama gururlu bir adam vardı karşımda. Bu bana yeter de artar bile diye düşündüm. Öğrencilerimin yanına gidip “Şimdi sıra ikinci derste” dedim, ikinci dersin ne olduğunu sordular, “Playstation’a gidiyoruz".
16 Mart 2009 Pazartesi
Şu Bina Var Ya...
Sırtımı arka cama dayayıp etrafı gözlemlemeye başladım. Bindiğim otobüsün istikameti Üsküdar – Yeni Cami, yer isimlerinden tahmin edebileceğiniz üzere sadece teyzeler ve önümüzdeki 20 yılın teyze adayı kızlar bulunuyor. Herhangi bir objeye odaklanmadan etrafımdakilere bakıyordum belki ilginç bir badireye tanıklık ederim, komik bir olay olur diye; kısacası yazacak ya da anlatacak materyal peşindeydim. Telefonda yüksek sesle konuşanlar ya da habire tespihini düşürenler sıradan hale gelmişti, farklı bir manzara arıyordum. Duraktaki yolcular bitmiş, otobüsün kalkmasına saniyeler kalmıştı ama standart Kavacık insanları mevcuttu sadece. “Ne biçim kültür şehri lan bu” diye içimden geçirirken onları gördüm.
Üç tane dayı denilmeyecek kadar genç ama delikanlı denilmeyecek kadar yaşlı erkek birbirlerine el kol hareketi yapıyorlardı. İçlerinden şişman olanı heyecan içinde birşeyler anlatmaya çalışıyor, diğerleri ise pek de takmayan bir tavır takınıyorlardı. Şişman, arkadaşlarının kolundan çekiyor, dışarıya doğru parmağını uzatıp bir şey gösteriyordu. Diğer adamların bu umursamaz tavrına kıl oldum, o şişman adamın içinde kim bilir ne fırtınalar kopuyordu ama arkadaş dedikleri ise onun hayallerini, arzularını, heyacanını hiçe sayıyordu. Bu hadiseyi izlerken insanoğlunun ne kadar puşt bir canlı olduğunu, ucuz LCD televizyon için birbirlerini ezerken dostunun haykırışları karşısında nötr kalmasını, sırf LCD’lerden daha kalınız diye lafımızın dinlenmediğini, adam yerine konmadığımızı düşündüm. Adamın yanına gidip derdini dinlemek, daha sonra kendisini kötü hissetmesin diye kendi çektiğim çileleri esprili bir dille anlatmak istedim. Kulaklıklarımı çıkartıp yanlarına yaklaştığımda ise hiç konuşmadıklarını, bunun yerine birbirlerine çeşitli işaretler yapıp öyle iletişim kurduklarını anladım, dilsizlerdi.
Şişman adamın muhabbet döndürme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması, diğer ikisi kendi arasında iletişim kurarken şişmanın konuyu değiştirip kendisi de araya katabilmek için sürekli biryere parmağını uzatıp bakmalarını istemesi, otobüste herkes kendi halinde takılırken bu üçünün sürekli birşeyler yapması vs. Onların elinde cep telefonları yoktu, hatta önlerindeki insana bile dertlerini anlatma şansları çok düşüktü ama buna rağmen hayat doluydular. Ampute futbol müsabakası izler gibi etkilenmiştim, takdire şayan cesaretleri, klişeleri reddeten hareketleri, çıkmamasına rağmen kulağımı okşayan sesleri beni benden almıştı.
Yolu yarılarken muhabbet iyice koyulaşmış, kollar yorgunluktan titremeye, el hareketleri ise bozulmaya başlamıştı. Önlerindeki hayattan bezmiş, bitse de gitsek havasındaki dayı arkasına “Bi susun lan” der gibi baktı. Dayıyı oracıkta dövesim geldi, ama kıraathane müşterisi olabileceği bu yüzden yüzlerce insanın okey masasından kalkıp ıstakalarla kafamı yarma ihtimalini aklımdan geçirip “Kayıtsız kalmak en büyük saygısızlıktır aslında” dedim ve bu hoş anıyı kötü bir sonla bitirmemeye karar verdim.
Eve ulaşmama birkaç durak kalmışken şişman adam “Şu bina var ya” dercesine Aras Holding’in büyük binasını gösterdi ve sanırım arkadaşları “Götüne girsin” anlamına gelen bir hareket yaptılar ki yıkıldı adamcağız. Arkadaşları ise koptu, şişman adam her arkadaş grubunda olması gereken “taşşakoğlanı” idi. İki durak sonra istemeyerek de olsa bu gönül otobüsünden inip evime gittim.
Aynı günün akşamı Oğuz ile Taksim’e çıkacaktık, saat beş sularında bütün buluşmaların başlangıç noktası olan Taksim metro çıkışına ulaştım. Mesaj attı “Abi trafiğe takıldım biraz geç geleceğim” diye, ben de sağlık olsun mahiyetinde birşey yazdım. Tam da okul çıkışı vaktine denk geldiği için etraf liseli genç kaynıyordu. Oldum olası lise kıyafetinden tiksinmişimdir, okuldan çıkınca ilk iş eve gider, üstümü değiştirir akabinde halletmem gereken birşey varsa oraya giderdim. Zaten kendiliğinden itici olan kıyafet bir de millet gömleği dışarı çıkarınca, kravatı tasma gibi takınca iyice iğrenç bir hal alıyor, ama gençlerimiz bu konuda benimle fikir ayrılığına düşüyor olsa gerek hepsi okul kıyafetiyle az önce belirttiğim durumda geziyordu. Oğuz’un “biraz geç”ten kastı 1 saat 20 dakika olduğu için hapis kalmıştım metro çıkışında. Etrafımda bekleyen herkes sevgilileri ya da arkadaşlarıyla buluşuyor, ben ise “Yan masa benden sonra sipariş verdi ama onun yemeğini önce getirdiniz” hassasiyetiyle Oğuz’a ve İstanbul trafiğine küfürler saydırıyordum. Belirli bir süre daha geçtikten sonra yanımda bıyıklı, belli ki “Liselim MODU”na girmiş amcalar belirdi, şahin bakışlarıyla körpe kızlarımızı kesmeye başladı. “Bu ne iğrenç bir manzaradır, sırf ibret olsun diye Cengiz Kurtoğlu’nu öldürmek gerekiyor” diye içimden geçirirken o karede benim de olduğumun farkına vardım. O dayılara bakıp da iğrenen herkes yanlarında bulunan beni suç ortağı sanacak, aynı gözle bakacaktı. Kendimi uzaklaştırmaya çalıştım fakat dergi satanlar dört bir yanımı köpekbalıkları gibi sarmıştı. O insanlıktan çıkmış amcalar beni dakikalardır dergicilerden koruyordu, ama bunun bedeli de imajımın derinden sarsılmasıydı. Tam balon balığı gibi şişip etrafımdaki zehirleyecekken Oğuz gelip kurtardı beni bu korku dolu ortamdan.
Birşeyler atıştırdıktan sonra reklam olmaması amacıyla ismini belirtmeyeceğim bir bara gittik. Sanırım barlar için bir yasa var “İnsanların kendi aralarında sağlıklı iletişim kurmasını engelleyecek seviyede müzik çalınmalıdır” diye, Oğuz ile iki çift laf edemedim. Sohbet dönmeyince insanların neden barlara geldiğini, para vererek bu işkenceyi çektiğini düşündüm. Etrafa biraz baktıktan sonra sağlam bir çözümleme getirdim bu soruna. Bara gelen insanlar zaten konuşmak istemiyor ki, alkolle yapacakları şeylerin bahanesini hazırlayıp, kelimelerin bittiği yere gidiyorlar. Birisi çıkıp “Hoop bilader halka açık bir yer burası, ayıp bu yaptığın” dese müzikten dolayı sesini duyuramayacak, hadi birkaç ses telini kopartıp birşeyler söyleyebildi diyelim” Ya pardon baba ya biraz fazla kaçırmışız” diye savunmaya geçecek gençlerimiz. Herkesin yediği bok kendine sevgili okurlar, gidip de elaleme hop, yavaş, alo diyecek halim yok ama Oğuz ile kelimelerin bittiği yere gitmemi beklemesin kimse benden.
İyice sıkılmaya başladık, ben de şansımı deneyip Oğuz’u beklerken yaşadığım ızdırabı anlatayım, gülelim, eğlenelim istedim. “Abi seni beklerken” dedim, Oğuz sağ işaret parmağıyla kulağını gösterip ağzını hareket ettirdi. Acaba birşey söyledi mi yoksa sadece dudaklarını mı oynattı çözemedim ama verdiği mesajı aldım. Bu bir savaştı, hoparlörler kaç Watt olursa olsun onlardan yüksek çıkartacaktım sesimi! “Metro girişinin orada” dedim, o sırada içkisini diktiği için dudaklarımı okuma şansı da olmadı. Sinirlerim gerildi iyice, derin bir nefes alıp “Seni beklerken sübyancılarla takıldım” diye bağırdım. Tam cümlenin yarısında şarkı bitti ve “Sübyancılarla takıldım” çığlığı ile yankılandı bütün bar. Bunun üzerine tek kelime bile etmeden hesabı ödeyip mekandan ayrıldık.
İstiklal’e çıktığımızda ise ses tellerimi fazla zorladığım için konuşamıyordum. Ağzımdan çıkan her hece adeta bir hançer gibi boğazıma saplanıyor, az önceki hareketimin açıklamasını yapmak istiyor ama bedenim bana ihanet ediyordu. Konuşamamam derin düşüncelere dalmama sebebiyet verdi. Konuşmuyorduk, hayır o an Oğuz ile konuşmadığımdan bahsetmiyorum çok daha geniş bir açıdan bakın. Sanki marifetmiş gibi herkes "ağır adam"ı oynuyor, yaptığımız espriler, açmaya çalıştığımız konular hep karşılıksız kalıyor, eğlenmek için bile birbirimizi duymamayı, alkole güvenip onun yapacağı kafayla günümüzü gün etmeyi umuyoruz. Otobüste gördüğüm adamlar dilsiz olmalarına rağmen geyiğin kralını çevirirken biz "Aman arkamdan cıvık demesinler, sessiz ama derin bir imaj çizeyim, ben pencereden dışarı bakarken insanlar birşeyler düşündüğümü, hayatı sorguladığımı, artık herşeyi aştığımı ondan hiç ağzımı açmaya tenezzül etmediğimi sansın" diye kelimeleri terkediyoruz. O an hayatın tadını çıkarmaya, güzellikleri arkadaşlarımla paylaşmaya, gülebilmek için güldürmeye, mutlu olabilmek için mutlu etmeye karar verdim. Tam da o sırada Rüya Sineması’nın önünden geçiyorduk, espri olsun diye parmağımla gösterdim, ardından “Götüne girsin” hareketi yaptım. Sessizce gülerken iki kızın bana pis pis baktığını farkettim. Oğuz “Abi bu Hazal bu da Zeynep” dedi, hem ses tellerim hem de karizmam çizildiğinden hafif bir kafa hareketiyle selam verebildim sadece.6 Mart 2009 Cuma
Mutluluğun Anahtarı Küçük Aktarmalar
O 27 yazıdır sizden sakladığım bir sır var, aslında saklamaktan ziyade dillendirmediğim bir şey. Yapımdan dolayı sevgimi dışavuramıyorum pek, mesela ananemle yaşıyorum çocukluğumdan beri bir kere de yanına gidip sarılmışlığım, güzel bir laf etmişliğim yoktur. Bunun sebebi benim hayvanoğlu hayvan birisi olmam değil, aksine söz konusu ananem olunca akan sular durur, fakat iyi duygularıma tercüman olamıyorum sevgili okurlar. Beni düzenli takip edenleriniz hatırlar, bir zamanlar delicesine aşık olduğum kızı “dört dörtlük santrafor” olarak niteleyen biriyim ben. Şimdi ananemin yanına gidip “Anane şu yaşına geldin hala bütün ev işlerini yapıyorsun, ben senin kadar kolektif bir insan daha görmedim hayatımda, Mehmet Aurelio bir sen ikisin” desem yaşlı kadıncağız ne diyor bu çocuk diye bütün gün düşünmez mi? İşte bu yüzden ananeme sevgi gösterisinde bulunamıyorum, “Anane yüreği bu, içten içe sevdiğimi anlıyordur” diye avutuyorum kendimi.
Az çok derdimi tasamı anlattığım, sizlerin yüzünde ufacık da olsa bir gülümseme bırakabilmek için kendimi elaleme rezil ettiğim, ne kadar denyo bir adam olduğumu yazıya döküp ölümsüzleştirdiğim bu siteyi takip eden sevgili okurlar, ben sizi çok seviyorum. Bu sözcük öbeğini tuvalet kağıdı gibi pervasızca kullanmam ben; hayatımda birkaç kez söylemişliğim vardır, hepsi de yeri geldiğinde, mutluluktan atmosferin dışına çıktığımda söylenmiştir. Merak etmeyin, size evlenme teklif etmeyeceğim, her ne kadar göz ardı edilmeyecek sayıda bayan okurum olsa da telefon numaralarını istemeyeceğim. Okurlarla ilişkimi profesyonellik ve samimiyet arasındaki ince çizgide tutmaya çalışıyorum.
Arkadaşım diye MSN listemde tuttuğum adamlar “Kanka çok uzun ya sonra bakiyim” diyip beni başlarından savmaya çalışırken, siz ki bazılarınız beni tanıyor bazıları tanımıyor, kafa yorup yazdıklarımı okuyor, bir de üstüne yorum yapıyorsunuz. Sanırım Türk insanının DNA’sında olan birşey bu, 3-4 sayfalık bir yazı gördü mü çok uzun geliyor. Ulan 10-15 dakika bile sürmez okuman ama Facebook’taki fotograf yorumları haricinde bi bok okumayan bir millet olduğumuz için son derece normal uzunluktaki yazılar okunmaya başlanmıyor bile. Sikiyim böyle huyu.
Ben burada taşaklarım büyüsün diye yazmıyorum sevgili okurlar, her ne kadar vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğuna göre gülünç gelse de ben yazar olmak istiyorum. Hayallerimi kovalarken sizlerin varlığı gerçekten de çok yardımcı oluyor bana, bazılarınıza göre soğuk bir tarzım olabilir çünkü yazılarımda “öptüm hadi byeeeee”, “ehehehe” ya da “:)” kullanmıyorum, attığınız bütün yorumlara samimiyetle cevap vermiyorum ama inanın sevgili okurlar sarfettiğiniz her saniyenin benim için değeri paha biçilemez. Çoğu insan keyif için blog tutar,içindekileri dökmek, birşeyler üretmek için ki zaten blogun temel işlevi budur, ama benim için bundan çok daha fazlasıdır. Düşünüyorum da internet olmasaydı yazar olmazdım belki de, çevremdeki insanların isteksizliği yıldırırdı beni, bugünlere gelemezdim.
Yazabilmek için gözlemlemek, sinir olmak, tecrübe edinmek kısacası yaşamak gerek, özellikle benim gibi gözlem mizahı yapmak istiyorsanız. İstesem kendimle tamamen alakasız öyküler yazabilir, hiç yaşanmamış şeyleri sanki daha dün olmuş gibi anlatabilirim ama ben o tarz bir yazar değilim. Bu sitede okuduğunuz bütün yazılar başımdan geçen olaylardan baz alınarak yazılmıştır, bazıları yüzde yüz doğrudur, bazıları çarptılırılmış, bazıları ise abartılmıştır ama azıcık ucundan bile olsa hayatımdan kopmuştur hepsi. Eğer yazar olarak bir yerlere gelmek istiyorsam, dolu dolu yaşamam gerekiyor, işte bu yüzden sevgili okurlar kendim, kariyerim ve en önemlisi sizler için çok radikal bir karar aldım.
Artık okuldan kopma noktasına gelmiştim, evden çıkmadan önce okulun internet sitesine girip hangi yemeklerin olduğuna bakıyor, eğer hoşuma giden birşeyler varsa ancak o zaman evden çıkıyordum. Evden de okula gitmem minimum bir saat onbeş dakika dakika sürüyor, bazılarınız “Oha o kadar yol gidilir mi bir yemek için” diye sorabilir, eğer o yemek dört çeşitse, sınırsız su-ekmek varsa ve üstüne üstlük fiyatı 75 kuruş ise gidilir sevgili okurlar. Hatta hızını alamayan okurlar “Peki yolda harcadığın süreye yazık değil mi” diyebilir, şahsen ben bu yazıyı dışarıdan okuyor olsam derdim, onlara tek kelimeyle cevap veririm “Akbil”
İstanbul’da oturmayanlar için hiçbir şey ifade etmeyen bu olgu benim için bir cennetten düşmüş bir avuç toprak adeta. Akbil’i şöyle özetleyebiliriz, toplu taşıma araçlarında geçen bir çeşit paso, ama aslında ondan çok daha fazlası. Akbil otobüs, tramvay, vapur hepsinde geçiyor; en önemli özelliği ise “aktarma” adını verdiğimiz müthiş olay. Şimdi ben okula giderken ilk otobüse biniyorum ve normalde 1,30 ytl olan otobüs bileti yerine 85 kuruş basıyorum Akbil’den, bundan sonraki iki saat boyunca kullanacağım beş vasıtada ise sadece 21 kuruş ödüyorum, evet yanlış okumadınız yirmibir kuruş. Siz hiç 21 kuruşa vapura binmenin tadını bilir misiniz sevgili okurlar, içinizdeki o huzur, hayatınızı çekilmez hale getiren sisteme bu sefer kazığı sizin atmanız ve en önemlisi ise 21 kuruş karşılığında bir toplu taşıma aracından faydalanmanın verdiği haz. Yaşamanız lazım bunu, ne kadar anlatsam boş...
Yani okula sadece aktarma ve yemekhaneden faydalanmak için gidiyordum. Geçirdiğim bir buçuk yıl içerisinde ne adam gibi birşeyler öğrenebileceğimi ne de doğru dürüst bir arkadaş ortamı kuramayacağımı acı da olsa anlamıştım en sonunda. Benim yazarlık kariyerimin önünde kocaman bir engeldi okul kısacası, gün geçtikçe daha da tiksiniyordum o müesseseden. Sonra finaller başladı, millette bir panik havası, bir heyecan. MSN’de sınavlarla alakalı iletileri, ardı ardası kesilmeyen birlikte ders çalışma teklifleri, sürekli gelen sınav tarihi ve yeri hakkındaki sorular. Normal olan onlardı, ben ise içimde hiçbir istek kalmamış, sadece ucuz yemek ve ulaşım için okulu kullanan başıboş bir öğrenciye dönüşmüştüm.
İnkilap Tarihi sınavındayız, sınav kağıtları dağıtıldı çıkan bir soru aynen şöyleydi:
Sakarya Meydan Muhaberesi'nin başlangıç tarihi aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir?
A) 23 Ağustos 1921
B) 21 Ağustos 1921
C) 27 Ağustos 1921
D) 30 Temmuz 1921
E) 3 Eylül 1921
Şu sorunun şıklarını görür görmez beynime kan sıçradı. Eğer sınavın geri kalanına kafa yorarsam inkilaptan, cumhuriyetten hatta insanlıktan soğuyacaktım, “Utanmasa saatini de soracak orospu karı” diye bağırıp (içimden tabi) sınavı daha iki dakika dolmadan terkettim. Finalden finale sınavlara girmekten başka bir boka yaramayan sınav görevlisi “Çok erken çıkamazsın” dedi ama böylesine gereksiz bir mesleği icra eden kadını dinlemedim çıktım dışarı.
Bizim sınıf 150 kişi bu yüzden sınavlarda ikiye bölüyorlar, önce okul numarası tek olanlar sonra da çift olanlar giriyor. Ben dışarı çıkar çıkmaz etrafımı büyük çoğunluğu kız yaklaşık elli kişi sardı. Böyle esmer, acayip cırtlak, Sabah Sabah Seda Sayan stüdyosundan fırlamış gibi hareket eden bir kız boğazıma yapışıp “Neeaaa sorduuuu söyleee neeeaaaaa ççiiiiııııkkkttttııı” dedi. Sonra o kızın arkasından Elif çıktı, Elif aynı mahallede oturduğum, ara sıra otobüste karşılaştığım bir kızdı. Aramızdakiler sadece “muhabbetimiz var” diyerek özetleyebilirim iyi kızdır ama hakkını yemiyeyim, o da az önce haykıran kızdan farksız tepkiler vermeye başladı. Çevremdeki et ve kemik yığınlarından dolayı nefes alamaz noktaya gelmiş, sınavdan çok erken çıktığım için aklımda kalan iki-üç soruyu da unutmuştum heyecandan. “Tuvalete gitmem lazım” diyip kabalığı yararak güvenli bölgeye attım kendimi, esmer kız benimle birlikte tuvalete girmeye yeltendi ama son anda Elif kolundan çekerek zapt etti arkadaşını.
Aynaya bakıp derin düşüncelere daldım, benim ne işim vardı bu insanlar arasında. Lise yıllarında hayalini kurduğum üniversite ortamı bu muydu yani, liseden hiçbir farkı yoktu kapısına kodumunun okulunun, öğrenciler ise lisedekinden beterdi. Tam tuvaletten çıkıp kalabalığın arasına karışacakken iki saat önce kütüphanede fütursuzca kestiğim kızı gördüm, tuvalette değil elbette dışarıda bekliyordu. Sınav öncesi masadaki herkes kendini ezbere vermişken ben ise bir serseri mayın edasıyla etrafı izliyor, zaman zaman da “TBMM’nin kuruluşu 23 Nisan 1920” diyerek masadakilerle engin tarih birikimimi paylaşıyordum. Kız kesme alışkanlığı hiç olmayan bir adamımdır, ama yapacak başka birşey olmadığı için ister istemez gözüm etraftaki kızlara kayıyordu. Kestiğim kız ise son derece sıradan, şu anda en ufak bir özelliğini bile hatırlamadığım, büyük ihtimalle hayatında ilk defa kesilmiş biriydi. Güzel kızlara bakamıyordum artık, insanın gönlünü hoş eden herhangi bir kareyle karşılaştığım an aklıma Mehtap geliyor, Mehtap’ın da o anda beni düşünme ihtimalinin Var Mısın Yok Musun’da 500.000 YTL kazanma ihtimaliyle eşdeğer olduğu fikri içimi kemiriyor, bu dalışlar ise “Amına koyayım 20 yaşıma geldim neredeyse hala beni reddeden kızları düşünüyorum, ne ezik adamım lan ben” diye ruhumda fırtınalar kopartıyor, sonra da “Olm zaten Mehtap senin için fazla güzeldi lan, rekabetin olduğu yerden sana ekmek çıkmaz. Bak şu kıza hiçbir çekici yanı yok tam senin kalemin kesmeye devam” diyip aynı kıza bakmaya devam ediyordum. Kız da ders çalıştığı için kafasını hiç kaldırmıyordu, ben ise rahat rahat kesiyordum kızı.
Kalabalık amfi kapısının önünde beklediği için tuvaletten çıktığımda etrafta pek kimse yoktu, kütüphanede dikizlediğim kız yanıma gelip son derece hanım hanımcık bir tavırla “Sınavda hoca ne sormuştu söyleyebilir misin sakıncası yoksa” dedi. Ben de bari bir insan evladına faydan dokunsun diye sınavda çıkan soruları düşünmeye başladım. “Sakarya Meydan Muhaberesi” diyemeden az önceki lüzumsuz kitle yeniden etrafıma üşüştü. Cırtlak kız yine anlamsız sesler çıkarmaya, ağzı yırtılana kadar bağırmaya, omuzlarımdan tutup beni silkelemeye başladı. Kestiğim kız ise kalabalığın arasında kaybolmuş, belki de çok uzaklara gitmişti. Amfinin kapısı açılıp birisi daha çıktı, gereksiz insanlar topluluğu benden bir halt öğrenemeyeceklerini anladıkları için anında satışı koyup onun yanına gittiler. Kütüphanede kestiğim kızı aramaya başladım, yoktu ortalıklarda, onun yerine Mehtap’ı gördüm, her zamanki gibi göz kamaştırıyordu. Bakamadım sevgili okurlar, ona bakarak gelecek sevap haramdı artık bana.
Eve gidince uzun uzun düşündüm ve okula giderek hem zaman hem de beyin kaybı yaptığımı, bu gidişle en fazla sürekli Mehtap hakkında yazacak başarısız bir blog yazarı olacağımı anladım. Benim yeteneklerime, sizlere hatta dünyaya karşı sorumluluklarım vardı, ait olmadığım yerlerde kendimi çüretemezdim, işte bu yüzden sevgili okurlar okulu bıraktım!
Kararım kesindi, ailem başlarda karşı çıksa da saygıyla kabul ettiler. Sonuçta geleceğim söz konusu, arkadaşlarımla uzun uzun tartıştım bu konuyu büyük çoğunluğu yanlış bir karar verdiğimi söylese de İstanbul Üniversitesi aleyhine birkaç saat konuşunca hepsi bana hak verdi, belki de bazıları susmam için hak veriyor gibi yaptı.
Sırada yeni okulu seçmek vardı, düz mantık yazar olduğum için edebiyat okumam gerek ama ben zaten edebiyat okuyordum sevgili okurlar, ve hiçbir artısı olmadı bugüne kadar. Edebiyat bölümünde kitap okuyup tartışma yapılmaz, hangi yazar hangi yılda hangi kitabı hangi akımların etkisinde yazdı onu ezberlersiniz. Eğer bir kitap ya da parça okutulursa da post-modern, sürreal, amdan ve de götten şeyler olur. Hayır, benim iflah olacağım tek bir ortam vardı, o da mühendislik.
Eğitim açısından bakarsanız oldukça saçma bir tercih olduğunu düşünebilirsiniz ama mühendislik sınıflarını bir gözünüzün önüne getirin. Hepsi benim gibi yabani, küfürbaz, abaza fakat romantik adamlar, düşünsenize sabaha kadar yapılan geyiklerden ne malzemeler çıkartacağımı, dinleyeceğim platonik aşk hikayelerinden hangi dersleri alacağımı. Sonra biraz daha düşündüm, hadi çok kastım ÖSS’yi kazandım diyelim birinci sınıftan kalırım ben, yok mühendislikten vazgeçtim bana göre değildi.
Ben okulun birşeyler katmasını; öğretmenlerin, yönetimin ve öğrencilerin bana insan muamelesi yapmasını, derste hocayla sohbet edebilmeyi, düşünmenin yaratıcılığın işime yarayacağı bir bölümde okumak istiyordum. Sanırım bu normları karşılayan tek yer Güzel Sanatlar, ama gelin görün ki sevgili yazarınız çöp adam bile çizmeyi beceremez. İnternette bölümleri araştırırken Sinema ve Televizyon ile karşılaştım, o adı gördüğüm an kalbimde bir kıpırdanma oldu. İlk görüşte aşk derler ben de ilk görüşte tercihimi bulmuştum, güzel sanatlar fakültesine bağlı üstelik.
Bir mutluyum, bir sevinçliyim anlatamam sevgili okurlar, en sonunda gençliğime bir güneş tutulması gibi çöken dil sınıfından uzaklaşacak, hayatımda gün geçtikçe büyüyen karadelik kapanacak, vatana millete hayırlı bir yazar olma yolunda büyük bir adım atacaktım. Danışma amacıyla en yakınımdaki Kültür Dershanesi’ne gittim, dedim böyle böyle ben dil çıkışlıyım Sinema ve Televizyon yazmak istiyorum. “Üzgünüm” diye sözlerine başladı kadın “Eğer bölümünüz haricinde bir tercih yaparsanız ortaöğretim başarı puanınızın yarısı kesiliyor”. Yıkılmıştım, benim diploma notuma göre -47 puan ile girecektim sınava, bütün soruları doğru yaparsam o zaman belki girebilirdim istediğim bölüme. “Bunun başka bir yolu yok mu” diye sordum “Liseyi dışarıdan bitirmek falan gibi”, evet sevgili okurlar görüyorsunuz o kadar kararlıyım ki içinde bulunduğum cehennemden kurtulmaya, liseyi yeniden bitirmeyi bile göz önüne almıştım. “2010’da sistem değişiyor, ortaöğretim başarı puanı eskisi kadar etkili olmayacak artık, o zaman istediğin bölümü yazabilirsin”. Sevgili okurlar, o bayan hocayı dudaklarından öpesim geldi, aramızda cinsel bir çekim olmamıştı ama “Ne güzel dedin, dur öpeyim o dudaklarını” mahiyetinde öpmek istedim. Teşekkür edip evimin yolunu tuttum. Artık 2010 ÖSS’ye hazırlanan bir öğrenci olarak yazıyorum bunları size.
Yalnız bir sorun vardı, 2009 akbilini çıkartmamıştım hala. İETT’ye gittiğimde “Başvurunu internetten yapman gerekiyor” dediler, ben de eve geldim yok Ziraat Bankası’na para yatırmam gerekiyormuş, sonra yazıcıdan çıktı almam lazımmış üşendim yapmadım. Fakat zamanı yaklaşıyor yavaştan, her an akbilime eski olduğu el konulabilir, ben de işimi riske atmamak için okula 2. Dönem kaydımı yaptırmaya karar verdim. Ben biliyorum bu orospu çocukları yine bir bahane bulup işime taş koyar, canımdan çok sevdiğim akbilimi elimden alır diye riske girmek istemedim, zaten kalbimde kapatamayacağım bir boşluk var, aynısı cüzdanımın da başına gelmesin.
Kayıt yaptırmak için okula gittiğimde ise hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Normalde yokluğumu kimsenin hissetmeyeceğini düşünürken okulu bırakmam bir destan gibi kulaktan kulağa yayılmış, bütün sınıfın gıptayla baktığı bir figür haline gelmişim. Beni okulda gören herkes buram buram hayalkırıklığı kokan bir ses tonuyla “Sen okulu bırakmamış mıydın?” diye soruyor ve benim “Ya bıraktım da akbili almadım henüz, o yüzden kayıt yaptırıyorum” dememle ne kadar kolpa bir insan olduğumu anlayıp “Anaa bizim bu muydu bizim gözümüzde büyüttüğümüz adam” diye düşünüp kendilerinden tiksiniyorlardı.
Kayıttan sonra eski günlerin ve boş midelerimizin hatrına yemekhaneye gittik. Turnikeden geçerken ne göreyim sevgili okurlar, yemekhane 50 kuruş olmuş. Bir an için aklımdan “Acaba okulu bırakmasam mı lan, düşündüğüm kadar kötü değil hep Mehtap yüzünden bunlar, ondan uzaklaşmak, başarısızlık dolu aşk hayatımda yeni bir sayfa açmak için bahaneler mi uyduruyorum acaba bilinçaltımdan” diye geçirdim, sonra da bilinçaltım “Lan pezeveng götüm gibi okul işte, hem senin okurların var 50 kuruşluk yemek için mi satacaksın onları” dedi, haklısın abi dedim. Yemekhanedeki son yemeğimi yiyip evimin ve yeni hayatımın yolunu tuttum.
28 Şubat 2009 Cumartesi
Yıkılamayan Kalıplar
Masadaki kimse sesini çıkartmıyordu, aslında hiçbiri benimle aynı fikirde değildi ama o kadar dominanttım ki kimsenin götü yemiyordu itiraz etmeye. Bu sessizlik beni sıkmaya başlamıştı artık, beşinci vitesteyken durmak yakışmadı bana “Sizleri de suçlayamıyorum ki, çocukluğunuzdan beri beyniniz yıkanmış. Artık benimsediğiniz gerçekleri yadırgamak zor bir süreç, ama bir yerden sonra gözlerinizi açmanız gerek, bugüne kadar öğrendiğiniz herşeyin kocaman bir yalan olduğunu, ailenizin, öğretmenlerinizin, dostlarınızın size yalan söylediğini doğru bildiğiniz herşeyin yanlış olduğunu kabullenmelisiniz beyler”
O tahta gıcırdamasıyla eşdeğer gıcıklıktaki sessizlik bütün gürültüsüyle devam ediyordu. Duvardaki yankımla konuşuyordum resmen, kimsenin olumlu ya da olumsuz bir tepkisi yoktu. Bir noktadan sonra “Haydi arkadaşlar, birşey desenize” demek zorunda kaldım. Bu kadar efsanevi sözler ederken birilerinin öyle ya da böyle birşeyler eklemesi gerekiyordu. Kamil “Sana katılmıyorum” dedi, “Bırak da heteroseksüeller konuşsun” diyerek zaten bir boka benzemeyeceği dünden belli konuşmasını başlamadan bitirdim.
Kamil’in bu serzenişi diğerlerini cesaretlendirmişti, o bile bana katılmadığını söyleyebildiyse el ele verip benim teorimi çökertebileceklerini düşünmeye başlamışlardı. İsmail “Kardeşim sen değil misin ben bu halkın sesiyim diyen, o zaman neden herkesin kabullendiği birşeyi yadırgamamızı talep ediyorsun” dedi. Ardından Koray sazı eline aldı “Baba dogmatik bilgi yoktur diyorsun da yukarıda Allah var, onun varlığını inkar edemezsin ki, sonuçta o bize görünmese de Peygamber yollamış, kitap indirmiş, sen şimdi ben ateistim mi demek istiyorsun bu çıkışınla”. Peşinden Oğuz “Abi bazı şeyler hakkında bu kadar düşünmemen lazım, kafayı yersin”.
Yanlış insanlarla arkadaşlık ediyordum, herbiri dar vizyonlu, sığ, boşuna oksijen tüketen mahlukatlardı. Dost diye bağrıma bastıklarımın hepsi gerçekten korkan, “Aman hacı ben mi değiştireceğim dünyayı” diyecek kadar kolpa çıkmıştı, ama yine kısık da olsa bir ışık görüyordum onlarda. Sonuçta bunlar seçilmiş kişilerdi, onlar anlamazsa kimse anlayamazdı beni.
“Beyler, demagoji yapıyorsunuz. Şimdi İsmail sana göre ben halktan kopuk biriyim yani, entelim ben eziyorum insanları bu mu demek istediğin; ben halk aydınlansın, artık karanlık cehalet kalmasın diye debeleniyorum burada. Peki sen Koray, şurada sosyolojik bir çözümlemede bulunuyorum sen bana Allah’dan bahsediyorsun. Abi bak O’nun adını ağzıma alırken bile dudaklarım titriyor, herşeyi yaratandan bahsediyoruz, elbette O’nun varlığını inkar etmiyorum, sadece O’nun yarattıklarının bize yalan söylediğini, hepimizi kandırdığını anlatmaya çalışıyorum. Ve sen Oğuz, ben senin gibi alemci birisi değilim. Sen Taksim’de ortamlara akarken ben kitap okuyor, herşeye saatlerce kafa yoruyorum, o yüzden sakın bana “Abi akşam Pi’ye gidelim kızlar da gelecek” deme.”
Korkuyorlardı, konuyu saptırmalarının tek nedeni buydu. Bugüne kadar yaşadıklarının yalan olmasından, gerçeği kabullendikten sonra diğer cahiller tarafından dışlanacaklarından korkuyorlardı. Dünyayı değiştirebilecek cesaret yoktu hiçbirinde.
“Benim hedefim büyük arkadaşlar! Belki size göre saçmalıyorum, hatta kamuoyu bu düşüncelerimi küçük görebilir, onlarla alay edebilir, hatta bütün dünyanın taşşak geçeceği bir adam bile olabilirim, ama Tanrı şahidim olsun bu nesil değil belki ama çocuklarınız bana teşekkür edecek.”
Kare masadaki arkadaşlarımın hepsi bana korku dolu gözlerle bakıyordu, büyük ihtimalle keçileri kaçırdığımı, fazla kafa yormanın beyinciğimde kısa devreye sebebiyet verdiğini düşünüyorlardı. Kamil’in sivilce dolu yanakları parlıyordu. Evet, ayın yüzeyinden bile daha pürüzlü, hayatımda gördüğüm en iğrenç et tabakalarında bile bir ışık hüzmesi vardı, bunun tek bir açıklaması olabilirdi, Kamil ağlıyordu.
Ani bir hareketle Kamil’in omuzlarından tutup duvara yapıştırdım “Neden korkuyorsun ha söyle, hayatım boyunca ezdim seni, elime geçen her fırsatta alay ettim seninle. Biliyorum içten içe kıl oluyorsun ama Kamil ben bugüne kadar sana hiç yalan söylemedim, tamam belki herkese bilgisayarında gay pornosu bulduğumu söylemem bir iftiraydı ama gençliğime ver bunu, bembeyaz bir yalandı bu insanları eğlendirmek için. Gözlerimin içine bak Kamil, gerçeği kabullenecek kadar erkek misin, yoksa yıllardır geçtiğim dalgaların hepsi doğru muydu, ibne misin sen?”
Kamil ağlamanın bir üst seviyesi olan hönkürmeye başladı, hayatımda ilk defa tanıdığım birini bu kadar üzgün görüyordum. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını bacaklarının arasında koymuş hıçkırıyordu. Kontrolden çıkmıştım artık, ortamın yaşça en büyüğü Koray beni uzaklaştırdı Kamil’den. Devrim uğruna kaç yıllık arkadaşım Kamil’i ne hale getirmiştim, ama bu bir bahane olamazdı. Eğer birşeyler değişecekse daha çok gözyaşı hatta kan akacaktı.
En zayıf halkaydı Kamil, onun bu acınası hali vicdanı olan bütün canlıların yüreğini burkacak bir manzaraydı, insanlığımdan şüphe duyan masadakilerin benim diktatörlüğüme dayanacak bir damla sabrı kalmamıştı. İlk hançeri İsmail soktu “Abi ben onu bunu bilmem, kaybettin”. İsmail’in bu hamlesi odada bir uğultuya sebebiyet vermişti, hatta bu başkaldırı Kamil’e bile güç verip ayaklandırmıştı. Yardakçılarım isyan ediyordu bana, hepsi birer Brütüs, birer Hüsamettin Özkan’dı artık.
“Beyler beni dinleyin, iddiayı kaybeden çöpü atacaktı, ama ben kaybetmedim, o yüzden kusura bakmayın, çöp möp atamam bu soğukta” dedim. Hep bir ağızdan çığlıklar yükseliyordu, Tribün Ateşi’nde Adnan Aybaba saçmaladıktan sonra Hayri Hiçler nasıl cinnet geçiriyorsa, dostlarım da öyle itiraz etmeye başladılar. Oğuz “Bu yaptığın hileciliktir abi, oyunun kuralları açık kaybettin işte”, Koray “Sözünde durmamak sana yakışmaz” hatta Kamil bile birşeyler demişti ama az önce hönkürdüğü için sesi titriyordu, ne dediğini seçemedim.
“Akıl var mantık var, taş makası kırararak makas ise kağıdı keserek etkisiz hale getirir. Ama kağıt taşı sardığında o taşa ne etkisi nedir? O taş yine makası kıramaz mı, denize belirli hız ve açıyla attığın zaman sekmez mi, mahalle arasında kale direği olarak kullanılmaz mı, taşı bırak kağıt istersen alimünyum folyo ile sar o taş her yerde taştır.” dedim. “Abi sana göre taşın bir hile bir God Mode olması gerekiyor, oyunun mantığına aykırı bu.”diye itiraz etti Oğuz, “Bu oyuna girerken taşın kağıda kaybettiğini biliyordun, insanoğlu tarihin başından beri bu oyunu kağıdın taşı sarıp elemesiyle oynuyor” diye sıkıştırdı beni Koray. Dört bir yanım da sarılmıştı:
“Abi zaten son cümlenle benim haklı olduğumu kabul ediyorsun sen de. Bak tarihi devirlere Taş Devri var hem de iki tane, nerede Kağıt Devri, haydi gösterin bana Makas Devri’ni, gösteremezsiniz. Kapitalizmin kirlettiği dünyamızda, materyalizmin ırzına geçtiği insanlar bu iki canavar yokken mis gibi yaşıyorlarmış. En iyi dostları taşmış işte;buna ne diyeceksiniz peki? Kaybedilen masumiyettir taş, insanlığın kurtuluşudur!”
Karaya vurmuş bir balığın çırpınışları kadar etkisizdi son sözlerim, kabullenmeliydim artık benim dostlarım Melih Gökçek’i hala belediye başkanı seçecek Ankara halkı gibi gerizekalı değildi. “Taş-Kağıt-Makas”ta kaybetmiştim, sabaha kadar demagoji yapsam bile bu gerçeği değiştirmem mümkün değildi. Daha önce de yenilmiştim ama ilk defa bu kadar itiraz ettim, hatta insanlık tarihindeki en kapsamlı Taş-Kağıt-Makas sorgulamasını yaptım, neden mi? Çünkü Kamil’di bu sefer beni yenen.
27 Şubat 2009 Cuma
Armut
http://armudunikiyarisi.blogspot.com/
23 Şubat 2009 Pazartesi
Gaymil
Balkon deyince aklıma geldi. Bir gün cenabetlikte sınır tanımayan arkadaşım Kamil’le başımızdan ilginç bir badire geçti. O zaman daha ADSL yeni yeni yaygınlaşıyor, internetten video falan bulmak zor, bulunsa bile 56 K ile indirmek apayrı bir dert. Zamanında pek sevdiğim grup Annihilator’un “All For You” isimli klibinin bulunduğu bir CD varmış Kamil’de, gidip onu alacağız. Ama Kamil ve ben bir araya geldik mi kesin bir hikaye çıkıyor ortaya.
Mesela bir keresinde evde kimse yokken arkadaşları çağırmıştım. Bir yerden Playstation kiralayıp sabaha kadar oynayacaktık. Neyse açtık PES’i kapışıyoruz falan derken Kamil geldi eve, inanır mısınız sevgili okurlar adam ceketini asar asmaz elektrikler kesildi. Gece bire doğru geri geldi öyle oynadık ancak, sonra sabah haberlerde gördük bütün Ege’de elektrikler kesilmiş. Hatta hiç unutmam Fransa – Brezilya maçı vardı 2006 Dünya Kupası, Ege’de kimse izleyememiş o maçı, turistler isyan etmiş tarzı haberler dönmüştü.
İşte böyle bir adamdır Kamil, ama yanlış anlamayın asla abdestsiz gezmez. Adamın kaderinde var bir uğursuzluk. Neyse sevgili okurlar gittik Kamil’in evine CD’yi alacağız, Kamil ceplerini yokladı ne dese beğenirsiniz, anahtarlarını unutmuş. Ben geleneksel hale gelen küfürlerimi saydırmaya ve kendisinin homoseksüel olduğunu yüksek sesle belirtmeye başladım. Kendisi de gücendi tabi bu sözlerime ve beni yanıltmak için ne pahasına olursa olsun eve girip o CD’yi almaya karar verdi.
O da zemin katta oturuyordu, balkondan girmeyi denedi ilk ama başarılı olamadı. Baktım pencereleri falan zorluyor “Olm siktir et lan, sonra alırım” dedim ama Kamil’in gözü dönmüştü. Kaç defa arkadaşlarımın önünde kendisine gay demiştim, PES’teki sayısız zaferlerime, her maçta fark atışıma sinirlenmişti artık Kamil.
Kamil en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir çünkü yenilmeye mahkum olsa da asla oynamayı bırakmaz. Adama 8 atarım bana bir gol attığı için sevinir, sürekli taşşak geçerim ama bana mısın demez, böyle güzel bir insandır Kamil. Ama şansımı fazla zorlamıştım sanırım, o da insandı sonuçta.
İçeri giremiyorduk, Kamil ise belki de hayatında ilk defa bir işi düzgün yapmak istiyordu. Benimle gel dedi, beraber apartmanın bodrumuna indik. Bir an Ocean’s Eleven filmidenki gibi atraksiyonlara gireceğimizi düşünsem de Kamil bir tornavida aldı, çıktık yeniden yeryüzüne.
Eğil dedi. İlk başta anlam veremedim, ama sonra herşey yerine oturmaya başladı. Kamil bana karşı içten içe kin besliyordu, benden iki yaş büyük olmasına rağmen arkadaşlığımızda dominant olan taraf bendim. Üstelik kendisine sürekli aralıklarla pasif ibne diyordum. Kamil’in elindeki delici alet –yanlış anlaşılmasın tornavidadan bahsediyorum- yapbozun son eksik parçasıydı. Kamil sevgili yazarınızın ırzına geçmek üzereydi.
Ama öyle değilmiş sevgili okurlar, sırtıma çıkmak istiyormuş. Belki içinizde izlemiş olanlar vardır, Edward Norton’un başrolünü oynadığı “American History X” diye gayet güzel bir film. Bir sahnesinde Edward Norton hapishaneye düşüyor ve diğerleriyle iş birliği yapmadığı için duş alırken tecavüze uğruyor. İşte o filmi izlediğimden beri en büyük korkum tecavüze uğramak. Bazen kendimi milli istihbarat ajanlarının yerine koyuyorum da her türlü işkenceyi çektim diyelim gıkım çıkmaz ama birisi gelse “Domal, sikeceğiz seni” dese bülbül gibi öterim. Homofobi demek çok ağır kaçar, sonuçta insanların kendi tercihleri ama karşınızda elalemin sikini görmemek için zaman zaman lezbiyen filmlerini tercih eden birisi var. Yoksa herkesin cinsel tercihine saygı duyarım, penislerini benden uzak tuttukları sürece.
Gördüğünüz gibi yazıların “Giriş-Gelişme-Sonuç” bölümlerinden oluşması gerekirken benimkiler “Giriş-Gelişme-Konuyla tamamen alakasız hiçbir okurun işine yaraması asla mümkün olmayan ve genellikle kendimi küçük düşüren gereksiz bilgi-Sonuç” şeklinde gelişiyor.
Sırtta kalmıştık, Kamil’in planı sırtıma çıkıp camlardan birini elindeki tornavida ile etkisiz hale getirip eve sızmaktı. Dedim ya eski zamanlardı sevgili okurlar, Lost, Prison Break falan bilmiyoruz.
Kamil sırtımda pencereyi açmaya çalışıyor ama artık şanssızlığı mı yoksa kabiliyetsizliği mi diyelim bir türlü amacına ulaşamıyordu. Denizde fazla açıldığınızda sahile dönmek için sürekli kulaç atarsınız ama hiç yaklaşmamış gibi görünürsünüz, sanki kumsal kaçıyordur sizden; yürüyen merdivende ters istikamete gidiyormuş gibi bütün adımlarınızı boşa atarsınız, işte Kamil de o şekil zorluyordu camı.
Birinin sırtına çıkıp söylene söylene elindeki tornavidayla pencere açmaya çalışan adam elbet şüphe toplayan bir tablo. Kamil’in bacakları her ne kadar görüş açımı engellese de etraftaki apartmanlardan çıkan kafaları görebiliyordum. “Çabuk ol lan millet bakıyor olm” dedim Kamil’e. Bana sorun olmayacağını, 15 yıldır bu evde oturduklarını, bütün komşuların kendisini tanıdığını söyledi. Mantıklı bir açıklama olmasına rağmen Kamil’in ağzından çıktığı için pek etkili olmadı üzerimde.
Ve korktuğum başıma geldi sevgili okurlar. Evin önünden polis arabası geçti, işin komik tarafı geçip gitti. Kamil’e polis arabasının geçtiğini söyledim ama inanmadı zira o zamanlar çok puşt biriydim. İşletmede mastır yapmış, eline geçen her fırsatta milleti taşşağa almayı hedefleyen bir delikanlı imajı çiziyordum. Yalancı çoban bile benim yanımda Kemal Kılıçdaroğlu kalıyordu. Kamil doğal olarak siktiri çekti, hiçbir şey olmamış gibi pencereyi zorlamaya devam etti.
Birkaç saniye sonra polis arabası geri vitese alıp tam önümüzde durdu. Bir polis memuru “Napıyorsunuz gençler” diye sordu, “Abi ev bizim” dedim ve inanır mısınız anında gaza bastılar. Tabi araba geri viteste olduğu için biraz daha geri gitti, sonra birinci vitese çekip yollarına devam ettiler. Biz de eve girdik aldık CD’yi bizim eve geçtik. PES attık, fark koydum Kamil’e, dünya olağan yörüngüsinde dönmeye devam etti.
Kafama takıldı o gün, şimdi ben son derece ergen giyinsem –o gün de üzerimde uzun kollu mavi South Park vardı- böyle günün ortasında bir eve girip çıksam kimse şüphelenmez. Ters psikoloji işte sevgili okurlar, Death Note izlemiş olanlar bilir sayın L çok sık kullanır bunu, ama ben denedim birkaç defa hep yüzüme gözüme bulaştı. Böylesine derin planları dizilere bırakmak gerek sanırım.
Şu yazıya gece yarısı uğultuların sardığı evimde yazmaya başladım -hayır sevgili okurlar ben Starbucks’a gidip laptopuyla yazanlardan değilim- ne kadar alakasız birşey çıktı gördüğünüz üzere. Bu yazıdan da yola çıkarak aşağıdaki sorular sorulabilir:
-Bir yazı bu kadar mı ana fikrinden sapar?
-Yazar neden her defasında başka bir erkeğin kendisini taciz edeceğinden şüpheleniyor?
-Kamil gerçekten homoseksüel midir, açıklayınız.
Birbirinden değerli MİK okurları, şu maddeleri sıralarken aklıma ilginç bir fikir geldi. Bundan sonraki yazımın konusunu siz seçecekseniz, evet yanlış okumadınız. Tek yapmanız gereken istediğiniz konuyu yazıp yorum olarak yollamak. Şubat ayı bitmeden 31. Noter huzurunda yapılacak çekilişte şanslı okurumun hayali gerçekleşecek, ben namı diğer “Ben” seçtiği konuyu kaleme alacağım. Bu fırsatı kaçırma Türkiye!
