Sevgili okurlar, şöyle blogumun sağ üst köşesine bir baktım da, tamı tamına 27 yazı yazmışım bugüne kadar. Gaza geldim, “Ulan ben blogtaki toplam kelime sayısını hesaplayıp bu yazıya koyarım” dedim, aldım elime hesap makinesini kağıdı kalemi hazırladım, tek tek bütün yazıları Word ile açıp kaç kelime olduklarını not ettim. Sıra toplama işlemine geldi, ama vergi iadesi formu doldurur gibi her defasında en son hangi sayıda olduğumu kaçırdım, baştan ala ala akşam oldu. Güneş mesaisini bitirdiği için hesap makinem de kapandı. Buraya 33482 gibi sallama bir değer koymayı düşündüm ama yapamadım. Zaten beni adam yerine koyup lafımı dinleyen 5-10 kişi var dünyada, onlara da yalan söylemek istemedim.
O 27 yazıdır sizden sakladığım bir sır var, aslında saklamaktan ziyade dillendirmediğim bir şey. Yapımdan dolayı sevgimi dışavuramıyorum pek, mesela ananemle yaşıyorum çocukluğumdan beri bir kere de yanına gidip sarılmışlığım, güzel bir laf etmişliğim yoktur. Bunun sebebi benim hayvanoğlu hayvan birisi olmam değil, aksine söz konusu ananem olunca akan sular durur, fakat iyi duygularıma tercüman olamıyorum sevgili okurlar. Beni düzenli takip edenleriniz hatırlar, bir zamanlar delicesine aşık olduğum kızı “dört dörtlük santrafor” olarak niteleyen biriyim ben. Şimdi ananemin yanına gidip “Anane şu yaşına geldin hala bütün ev işlerini yapıyorsun, ben senin kadar kolektif bir insan daha görmedim hayatımda, Mehmet Aurelio bir sen ikisin” desem yaşlı kadıncağız ne diyor bu çocuk diye bütün gün düşünmez mi? İşte bu yüzden ananeme sevgi gösterisinde bulunamıyorum, “Anane yüreği bu, içten içe sevdiğimi anlıyordur” diye avutuyorum kendimi.
Az çok derdimi tasamı anlattığım, sizlerin yüzünde ufacık da olsa bir gülümseme bırakabilmek için kendimi elaleme rezil ettiğim, ne kadar denyo bir adam olduğumu yazıya döküp ölümsüzleştirdiğim bu siteyi takip eden sevgili okurlar, ben sizi çok seviyorum. Bu sözcük öbeğini tuvalet kağıdı gibi pervasızca kullanmam ben; hayatımda birkaç kez söylemişliğim vardır, hepsi de yeri geldiğinde, mutluluktan atmosferin dışına çıktığımda söylenmiştir. Merak etmeyin, size evlenme teklif etmeyeceğim, her ne kadar göz ardı edilmeyecek sayıda bayan okurum olsa da telefon numaralarını istemeyeceğim. Okurlarla ilişkimi profesyonellik ve samimiyet arasındaki ince çizgide tutmaya çalışıyorum.
Arkadaşım diye MSN listemde tuttuğum adamlar “Kanka çok uzun ya sonra bakiyim” diyip beni başlarından savmaya çalışırken, siz ki bazılarınız beni tanıyor bazıları tanımıyor, kafa yorup yazdıklarımı okuyor, bir de üstüne yorum yapıyorsunuz. Sanırım Türk insanının DNA’sında olan birşey bu, 3-4 sayfalık bir yazı gördü mü çok uzun geliyor. Ulan 10-15 dakika bile sürmez okuman ama Facebook’taki fotograf yorumları haricinde bi bok okumayan bir millet olduğumuz için son derece normal uzunluktaki yazılar okunmaya başlanmıyor bile. Sikiyim böyle huyu.
Ben burada taşaklarım büyüsün diye yazmıyorum sevgili okurlar, her ne kadar vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğuna göre gülünç gelse de ben yazar olmak istiyorum. Hayallerimi kovalarken sizlerin varlığı gerçekten de çok yardımcı oluyor bana, bazılarınıza göre soğuk bir tarzım olabilir çünkü yazılarımda “öptüm hadi byeeeee”, “ehehehe” ya da “:)” kullanmıyorum, attığınız bütün yorumlara samimiyetle cevap vermiyorum ama inanın sevgili okurlar sarfettiğiniz her saniyenin benim için değeri paha biçilemez. Çoğu insan keyif için blog tutar,içindekileri dökmek, birşeyler üretmek için ki zaten blogun temel işlevi budur, ama benim için bundan çok daha fazlasıdır. Düşünüyorum da internet olmasaydı yazar olmazdım belki de, çevremdeki insanların isteksizliği yıldırırdı beni, bugünlere gelemezdim.
Yazabilmek için gözlemlemek, sinir olmak, tecrübe edinmek kısacası yaşamak gerek, özellikle benim gibi gözlem mizahı yapmak istiyorsanız. İstesem kendimle tamamen alakasız öyküler yazabilir, hiç yaşanmamış şeyleri sanki daha dün olmuş gibi anlatabilirim ama ben o tarz bir yazar değilim. Bu sitede okuduğunuz bütün yazılar başımdan geçen olaylardan baz alınarak yazılmıştır, bazıları yüzde yüz doğrudur, bazıları çarptılırılmış, bazıları ise abartılmıştır ama azıcık ucundan bile olsa hayatımdan kopmuştur hepsi. Eğer yazar olarak bir yerlere gelmek istiyorsam, dolu dolu yaşamam gerekiyor, işte bu yüzden sevgili okurlar kendim, kariyerim ve en önemlisi sizler için çok radikal bir karar aldım.
Artık okuldan kopma noktasına gelmiştim, evden çıkmadan önce okulun internet sitesine girip hangi yemeklerin olduğuna bakıyor, eğer hoşuma giden birşeyler varsa ancak o zaman evden çıkıyordum. Evden de okula gitmem minimum bir saat onbeş dakika dakika sürüyor, bazılarınız “Oha o kadar yol gidilir mi bir yemek için” diye sorabilir, eğer o yemek dört çeşitse, sınırsız su-ekmek varsa ve üstüne üstlük fiyatı 75 kuruş ise gidilir sevgili okurlar. Hatta hızını alamayan okurlar “Peki yolda harcadığın süreye yazık değil mi” diyebilir, şahsen ben bu yazıyı dışarıdan okuyor olsam derdim, onlara tek kelimeyle cevap veririm “Akbil”
İstanbul’da oturmayanlar için hiçbir şey ifade etmeyen bu olgu benim için bir cennetten düşmüş bir avuç toprak adeta. Akbil’i şöyle özetleyebiliriz, toplu taşıma araçlarında geçen bir çeşit paso, ama aslında ondan çok daha fazlası. Akbil otobüs, tramvay, vapur hepsinde geçiyor; en önemli özelliği ise “aktarma” adını verdiğimiz müthiş olay. Şimdi ben okula giderken ilk otobüse biniyorum ve normalde 1,30 ytl olan otobüs bileti yerine 85 kuruş basıyorum Akbil’den, bundan sonraki iki saat boyunca kullanacağım beş vasıtada ise sadece 21 kuruş ödüyorum, evet yanlış okumadınız yirmibir kuruş. Siz hiç 21 kuruşa vapura binmenin tadını bilir misiniz sevgili okurlar, içinizdeki o huzur, hayatınızı çekilmez hale getiren sisteme bu sefer kazığı sizin atmanız ve en önemlisi ise 21 kuruş karşılığında bir toplu taşıma aracından faydalanmanın verdiği haz. Yaşamanız lazım bunu, ne kadar anlatsam boş...
Yani okula sadece aktarma ve yemekhaneden faydalanmak için gidiyordum. Geçirdiğim bir buçuk yıl içerisinde ne adam gibi birşeyler öğrenebileceğimi ne de doğru dürüst bir arkadaş ortamı kuramayacağımı acı da olsa anlamıştım en sonunda. Benim yazarlık kariyerimin önünde kocaman bir engeldi okul kısacası, gün geçtikçe daha da tiksiniyordum o müesseseden. Sonra finaller başladı, millette bir panik havası, bir heyecan. MSN’de sınavlarla alakalı iletileri, ardı ardası kesilmeyen birlikte ders çalışma teklifleri, sürekli gelen sınav tarihi ve yeri hakkındaki sorular. Normal olan onlardı, ben ise içimde hiçbir istek kalmamış, sadece ucuz yemek ve ulaşım için okulu kullanan başıboş bir öğrenciye dönüşmüştüm.
İnkilap Tarihi sınavındayız, sınav kağıtları dağıtıldı çıkan bir soru aynen şöyleydi:
Sakarya Meydan Muhaberesi'nin başlangıç tarihi aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir?
A) 23 Ağustos 1921
B) 21 Ağustos 1921
C) 27 Ağustos 1921
D) 30 Temmuz 1921
E) 3 Eylül 1921
Şu sorunun şıklarını görür görmez beynime kan sıçradı. Eğer sınavın geri kalanına kafa yorarsam inkilaptan, cumhuriyetten hatta insanlıktan soğuyacaktım, “Utanmasa saatini de soracak orospu karı” diye bağırıp (içimden tabi) sınavı daha iki dakika dolmadan terkettim. Finalden finale sınavlara girmekten başka bir boka yaramayan sınav görevlisi “Çok erken çıkamazsın” dedi ama böylesine gereksiz bir mesleği icra eden kadını dinlemedim çıktım dışarı.
Bizim sınıf 150 kişi bu yüzden sınavlarda ikiye bölüyorlar, önce okul numarası tek olanlar sonra da çift olanlar giriyor. Ben dışarı çıkar çıkmaz etrafımı büyük çoğunluğu kız yaklaşık elli kişi sardı. Böyle esmer, acayip cırtlak, Sabah Sabah Seda Sayan stüdyosundan fırlamış gibi hareket eden bir kız boğazıma yapışıp “Neeaaa sorduuuu söyleee neeeaaaaa ççiiiiııııkkkttttııı” dedi. Sonra o kızın arkasından Elif çıktı, Elif aynı mahallede oturduğum, ara sıra otobüste karşılaştığım bir kızdı. Aramızdakiler sadece “muhabbetimiz var” diyerek özetleyebilirim iyi kızdır ama hakkını yemiyeyim, o da az önce haykıran kızdan farksız tepkiler vermeye başladı. Çevremdeki et ve kemik yığınlarından dolayı nefes alamaz noktaya gelmiş, sınavdan çok erken çıktığım için aklımda kalan iki-üç soruyu da unutmuştum heyecandan. “Tuvalete gitmem lazım” diyip kabalığı yararak güvenli bölgeye attım kendimi, esmer kız benimle birlikte tuvalete girmeye yeltendi ama son anda Elif kolundan çekerek zapt etti arkadaşını.
Aynaya bakıp derin düşüncelere daldım, benim ne işim vardı bu insanlar arasında. Lise yıllarında hayalini kurduğum üniversite ortamı bu muydu yani, liseden hiçbir farkı yoktu kapısına kodumunun okulunun, öğrenciler ise lisedekinden beterdi. Tam tuvaletten çıkıp kalabalığın arasına karışacakken iki saat önce kütüphanede fütursuzca kestiğim kızı gördüm, tuvalette değil elbette dışarıda bekliyordu. Sınav öncesi masadaki herkes kendini ezbere vermişken ben ise bir serseri mayın edasıyla etrafı izliyor, zaman zaman da “TBMM’nin kuruluşu 23 Nisan 1920” diyerek masadakilerle engin tarih birikimimi paylaşıyordum. Kız kesme alışkanlığı hiç olmayan bir adamımdır, ama yapacak başka birşey olmadığı için ister istemez gözüm etraftaki kızlara kayıyordu. Kestiğim kız ise son derece sıradan, şu anda en ufak bir özelliğini bile hatırlamadığım, büyük ihtimalle hayatında ilk defa kesilmiş biriydi. Güzel kızlara bakamıyordum artık, insanın gönlünü hoş eden herhangi bir kareyle karşılaştığım an aklıma Mehtap geliyor, Mehtap’ın da o anda beni düşünme ihtimalinin Var Mısın Yok Musun’da 500.000 YTL kazanma ihtimaliyle eşdeğer olduğu fikri içimi kemiriyor, bu dalışlar ise “Amına koyayım 20 yaşıma geldim neredeyse hala beni reddeden kızları düşünüyorum, ne ezik adamım lan ben” diye ruhumda fırtınalar kopartıyor, sonra da “Olm zaten Mehtap senin için fazla güzeldi lan, rekabetin olduğu yerden sana ekmek çıkmaz. Bak şu kıza hiçbir çekici yanı yok tam senin kalemin kesmeye devam” diyip aynı kıza bakmaya devam ediyordum. Kız da ders çalıştığı için kafasını hiç kaldırmıyordu, ben ise rahat rahat kesiyordum kızı.
Kalabalık amfi kapısının önünde beklediği için tuvaletten çıktığımda etrafta pek kimse yoktu, kütüphanede dikizlediğim kız yanıma gelip son derece hanım hanımcık bir tavırla “Sınavda hoca ne sormuştu söyleyebilir misin sakıncası yoksa” dedi. Ben de bari bir insan evladına faydan dokunsun diye sınavda çıkan soruları düşünmeye başladım. “Sakarya Meydan Muhaberesi” diyemeden az önceki lüzumsuz kitle yeniden etrafıma üşüştü. Cırtlak kız yine anlamsız sesler çıkarmaya, ağzı yırtılana kadar bağırmaya, omuzlarımdan tutup beni silkelemeye başladı. Kestiğim kız ise kalabalığın arasında kaybolmuş, belki de çok uzaklara gitmişti. Amfinin kapısı açılıp birisi daha çıktı, gereksiz insanlar topluluğu benden bir halt öğrenemeyeceklerini anladıkları için anında satışı koyup onun yanına gittiler. Kütüphanede kestiğim kızı aramaya başladım, yoktu ortalıklarda, onun yerine Mehtap’ı gördüm, her zamanki gibi göz kamaştırıyordu. Bakamadım sevgili okurlar, ona bakarak gelecek sevap haramdı artık bana.
Eve gidince uzun uzun düşündüm ve okula giderek hem zaman hem de beyin kaybı yaptığımı, bu gidişle en fazla sürekli Mehtap hakkında yazacak başarısız bir blog yazarı olacağımı anladım. Benim yeteneklerime, sizlere hatta dünyaya karşı sorumluluklarım vardı, ait olmadığım yerlerde kendimi çüretemezdim, işte bu yüzden sevgili okurlar okulu bıraktım!
Kararım kesindi, ailem başlarda karşı çıksa da saygıyla kabul ettiler. Sonuçta geleceğim söz konusu, arkadaşlarımla uzun uzun tartıştım bu konuyu büyük çoğunluğu yanlış bir karar verdiğimi söylese de İstanbul Üniversitesi aleyhine birkaç saat konuşunca hepsi bana hak verdi, belki de bazıları susmam için hak veriyor gibi yaptı.
Sırada yeni okulu seçmek vardı, düz mantık yazar olduğum için edebiyat okumam gerek ama ben zaten edebiyat okuyordum sevgili okurlar, ve hiçbir artısı olmadı bugüne kadar. Edebiyat bölümünde kitap okuyup tartışma yapılmaz, hangi yazar hangi yılda hangi kitabı hangi akımların etkisinde yazdı onu ezberlersiniz. Eğer bir kitap ya da parça okutulursa da post-modern, sürreal, amdan ve de götten şeyler olur. Hayır, benim iflah olacağım tek bir ortam vardı, o da mühendislik.
Eğitim açısından bakarsanız oldukça saçma bir tercih olduğunu düşünebilirsiniz ama mühendislik sınıflarını bir gözünüzün önüne getirin. Hepsi benim gibi yabani, küfürbaz, abaza fakat romantik adamlar, düşünsenize sabaha kadar yapılan geyiklerden ne malzemeler çıkartacağımı, dinleyeceğim platonik aşk hikayelerinden hangi dersleri alacağımı. Sonra biraz daha düşündüm, hadi çok kastım ÖSS’yi kazandım diyelim birinci sınıftan kalırım ben, yok mühendislikten vazgeçtim bana göre değildi.
Ben okulun birşeyler katmasını; öğretmenlerin, yönetimin ve öğrencilerin bana insan muamelesi yapmasını, derste hocayla sohbet edebilmeyi, düşünmenin yaratıcılığın işime yarayacağı bir bölümde okumak istiyordum. Sanırım bu normları karşılayan tek yer Güzel Sanatlar, ama gelin görün ki sevgili yazarınız çöp adam bile çizmeyi beceremez. İnternette bölümleri araştırırken Sinema ve Televizyon ile karşılaştım, o adı gördüğüm an kalbimde bir kıpırdanma oldu. İlk görüşte aşk derler ben de ilk görüşte tercihimi bulmuştum, güzel sanatlar fakültesine bağlı üstelik.
Bir mutluyum, bir sevinçliyim anlatamam sevgili okurlar, en sonunda gençliğime bir güneş tutulması gibi çöken dil sınıfından uzaklaşacak, hayatımda gün geçtikçe büyüyen karadelik kapanacak, vatana millete hayırlı bir yazar olma yolunda büyük bir adım atacaktım. Danışma amacıyla en yakınımdaki Kültür Dershanesi’ne gittim, dedim böyle böyle ben dil çıkışlıyım Sinema ve Televizyon yazmak istiyorum. “Üzgünüm” diye sözlerine başladı kadın “Eğer bölümünüz haricinde bir tercih yaparsanız ortaöğretim başarı puanınızın yarısı kesiliyor”. Yıkılmıştım, benim diploma notuma göre -47 puan ile girecektim sınava, bütün soruları doğru yaparsam o zaman belki girebilirdim istediğim bölüme. “Bunun başka bir yolu yok mu” diye sordum “Liseyi dışarıdan bitirmek falan gibi”, evet sevgili okurlar görüyorsunuz o kadar kararlıyım ki içinde bulunduğum cehennemden kurtulmaya, liseyi yeniden bitirmeyi bile göz önüne almıştım. “2010’da sistem değişiyor, ortaöğretim başarı puanı eskisi kadar etkili olmayacak artık, o zaman istediğin bölümü yazabilirsin”. Sevgili okurlar, o bayan hocayı dudaklarından öpesim geldi, aramızda cinsel bir çekim olmamıştı ama “Ne güzel dedin, dur öpeyim o dudaklarını” mahiyetinde öpmek istedim. Teşekkür edip evimin yolunu tuttum. Artık 2010 ÖSS’ye hazırlanan bir öğrenci olarak yazıyorum bunları size.
Yalnız bir sorun vardı, 2009 akbilini çıkartmamıştım hala. İETT’ye gittiğimde “Başvurunu internetten yapman gerekiyor” dediler, ben de eve geldim yok Ziraat Bankası’na para yatırmam gerekiyormuş, sonra yazıcıdan çıktı almam lazımmış üşendim yapmadım. Fakat zamanı yaklaşıyor yavaştan, her an akbilime eski olduğu el konulabilir, ben de işimi riske atmamak için okula 2. Dönem kaydımı yaptırmaya karar verdim. Ben biliyorum bu orospu çocukları yine bir bahane bulup işime taş koyar, canımdan çok sevdiğim akbilimi elimden alır diye riske girmek istemedim, zaten kalbimde kapatamayacağım bir boşluk var, aynısı cüzdanımın da başına gelmesin.
Kayıt yaptırmak için okula gittiğimde ise hiç ummadığım bir tepkiyle karşılaştım. Normalde yokluğumu kimsenin hissetmeyeceğini düşünürken okulu bırakmam bir destan gibi kulaktan kulağa yayılmış, bütün sınıfın gıptayla baktığı bir figür haline gelmişim. Beni okulda gören herkes buram buram hayalkırıklığı kokan bir ses tonuyla “Sen okulu bırakmamış mıydın?” diye soruyor ve benim “Ya bıraktım da akbili almadım henüz, o yüzden kayıt yaptırıyorum” dememle ne kadar kolpa bir insan olduğumu anlayıp “Anaa bizim bu muydu bizim gözümüzde büyüttüğümüz adam” diye düşünüp kendilerinden tiksiniyorlardı.
Kayıttan sonra eski günlerin ve boş midelerimizin hatrına yemekhaneye gittik. Turnikeden geçerken ne göreyim sevgili okurlar, yemekhane 50 kuruş olmuş. Bir an için aklımdan “Acaba okulu bırakmasam mı lan, düşündüğüm kadar kötü değil hep Mehtap yüzünden bunlar, ondan uzaklaşmak, başarısızlık dolu aşk hayatımda yeni bir sayfa açmak için bahaneler mi uyduruyorum acaba bilinçaltımdan” diye geçirdim, sonra da bilinçaltım “Lan pezeveng götüm gibi okul işte, hem senin okurların var 50 kuruşluk yemek için mi satacaksın onları” dedi, haklısın abi dedim. Yemekhanedeki son yemeğimi yiyip evimin ve yeni hayatımın yolunu tuttum.
6 Mart 2009 Cuma
28 Şubat 2009 Cumartesi
Yıkılamayan Kalıplar
“Abi, herşeyi olduğu gibi kabullenmeyin. Dogmatik bilgi diye birşey yoktur, sorgulamanız lazım, kafa yorup gerçek hakikata ulaşmayı en azından denemeniz lazım. Sonra ne farkınız kalır habire küfür ettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin %47’lik kesminden, sırf başka partiye oy verdiniz diye kendinizi üstün mü görüyorsunuz, onlar da yobaz siz de” dedim. İlk defa birşey anlatırken kendimden bu kadar emindim. Mitingteki parti lideri, okuldaki müdür, kadın programındaki teyze gibi hedefe kilitlenmiş önüme çıkan herşeyi bir çığ gibi eziyordum.
Masadaki kimse sesini çıkartmıyordu, aslında hiçbiri benimle aynı fikirde değildi ama o kadar dominanttım ki kimsenin götü yemiyordu itiraz etmeye. Bu sessizlik beni sıkmaya başlamıştı artık, beşinci vitesteyken durmak yakışmadı bana “Sizleri de suçlayamıyorum ki, çocukluğunuzdan beri beyniniz yıkanmış. Artık benimsediğiniz gerçekleri yadırgamak zor bir süreç, ama bir yerden sonra gözlerinizi açmanız gerek, bugüne kadar öğrendiğiniz herşeyin kocaman bir yalan olduğunu, ailenizin, öğretmenlerinizin, dostlarınızın size yalan söylediğini doğru bildiğiniz herşeyin yanlış olduğunu kabullenmelisiniz beyler”
O tahta gıcırdamasıyla eşdeğer gıcıklıktaki sessizlik bütün gürültüsüyle devam ediyordu. Duvardaki yankımla konuşuyordum resmen, kimsenin olumlu ya da olumsuz bir tepkisi yoktu. Bir noktadan sonra “Haydi arkadaşlar, birşey desenize” demek zorunda kaldım. Bu kadar efsanevi sözler ederken birilerinin öyle ya da böyle birşeyler eklemesi gerekiyordu. Kamil “Sana katılmıyorum” dedi, “Bırak da heteroseksüeller konuşsun” diyerek zaten bir boka benzemeyeceği dünden belli konuşmasını başlamadan bitirdim.
Kamil’in bu serzenişi diğerlerini cesaretlendirmişti, o bile bana katılmadığını söyleyebildiyse el ele verip benim teorimi çökertebileceklerini düşünmeye başlamışlardı. İsmail “Kardeşim sen değil misin ben bu halkın sesiyim diyen, o zaman neden herkesin kabullendiği birşeyi yadırgamamızı talep ediyorsun” dedi. Ardından Koray sazı eline aldı “Baba dogmatik bilgi yoktur diyorsun da yukarıda Allah var, onun varlığını inkar edemezsin ki, sonuçta o bize görünmese de Peygamber yollamış, kitap indirmiş, sen şimdi ben ateistim mi demek istiyorsun bu çıkışınla”. Peşinden Oğuz “Abi bazı şeyler hakkında bu kadar düşünmemen lazım, kafayı yersin”.
Yanlış insanlarla arkadaşlık ediyordum, herbiri dar vizyonlu, sığ, boşuna oksijen tüketen mahlukatlardı. Dost diye bağrıma bastıklarımın hepsi gerçekten korkan, “Aman hacı ben mi değiştireceğim dünyayı” diyecek kadar kolpa çıkmıştı, ama yine kısık da olsa bir ışık görüyordum onlarda. Sonuçta bunlar seçilmiş kişilerdi, onlar anlamazsa kimse anlayamazdı beni.
“Beyler, demagoji yapıyorsunuz. Şimdi İsmail sana göre ben halktan kopuk biriyim yani, entelim ben eziyorum insanları bu mu demek istediğin; ben halk aydınlansın, artık karanlık cehalet kalmasın diye debeleniyorum burada. Peki sen Koray, şurada sosyolojik bir çözümlemede bulunuyorum sen bana Allah’dan bahsediyorsun. Abi bak O’nun adını ağzıma alırken bile dudaklarım titriyor, herşeyi yaratandan bahsediyoruz, elbette O’nun varlığını inkar etmiyorum, sadece O’nun yarattıklarının bize yalan söylediğini, hepimizi kandırdığını anlatmaya çalışıyorum. Ve sen Oğuz, ben senin gibi alemci birisi değilim. Sen Taksim’de ortamlara akarken ben kitap okuyor, herşeye saatlerce kafa yoruyorum, o yüzden sakın bana “Abi akşam Pi’ye gidelim kızlar da gelecek” deme.”
Korkuyorlardı, konuyu saptırmalarının tek nedeni buydu. Bugüne kadar yaşadıklarının yalan olmasından, gerçeği kabullendikten sonra diğer cahiller tarafından dışlanacaklarından korkuyorlardı. Dünyayı değiştirebilecek cesaret yoktu hiçbirinde.
“Benim hedefim büyük arkadaşlar! Belki size göre saçmalıyorum, hatta kamuoyu bu düşüncelerimi küçük görebilir, onlarla alay edebilir, hatta bütün dünyanın taşşak geçeceği bir adam bile olabilirim, ama Tanrı şahidim olsun bu nesil değil belki ama çocuklarınız bana teşekkür edecek.”
Kare masadaki arkadaşlarımın hepsi bana korku dolu gözlerle bakıyordu, büyük ihtimalle keçileri kaçırdığımı, fazla kafa yormanın beyinciğimde kısa devreye sebebiyet verdiğini düşünüyorlardı. Kamil’in sivilce dolu yanakları parlıyordu. Evet, ayın yüzeyinden bile daha pürüzlü, hayatımda gördüğüm en iğrenç et tabakalarında bile bir ışık hüzmesi vardı, bunun tek bir açıklaması olabilirdi, Kamil ağlıyordu.
Ani bir hareketle Kamil’in omuzlarından tutup duvara yapıştırdım “Neden korkuyorsun ha söyle, hayatım boyunca ezdim seni, elime geçen her fırsatta alay ettim seninle. Biliyorum içten içe kıl oluyorsun ama Kamil ben bugüne kadar sana hiç yalan söylemedim, tamam belki herkese bilgisayarında gay pornosu bulduğumu söylemem bir iftiraydı ama gençliğime ver bunu, bembeyaz bir yalandı bu insanları eğlendirmek için. Gözlerimin içine bak Kamil, gerçeği kabullenecek kadar erkek misin, yoksa yıllardır geçtiğim dalgaların hepsi doğru muydu, ibne misin sen?”
Kamil ağlamanın bir üst seviyesi olan hönkürmeye başladı, hayatımda ilk defa tanıdığım birini bu kadar üzgün görüyordum. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını bacaklarının arasında koymuş hıçkırıyordu. Kontrolden çıkmıştım artık, ortamın yaşça en büyüğü Koray beni uzaklaştırdı Kamil’den. Devrim uğruna kaç yıllık arkadaşım Kamil’i ne hale getirmiştim, ama bu bir bahane olamazdı. Eğer birşeyler değişecekse daha çok gözyaşı hatta kan akacaktı.
En zayıf halkaydı Kamil, onun bu acınası hali vicdanı olan bütün canlıların yüreğini burkacak bir manzaraydı, insanlığımdan şüphe duyan masadakilerin benim diktatörlüğüme dayanacak bir damla sabrı kalmamıştı. İlk hançeri İsmail soktu “Abi ben onu bunu bilmem, kaybettin”. İsmail’in bu hamlesi odada bir uğultuya sebebiyet vermişti, hatta bu başkaldırı Kamil’e bile güç verip ayaklandırmıştı. Yardakçılarım isyan ediyordu bana, hepsi birer Brütüs, birer Hüsamettin Özkan’dı artık.
“Beyler beni dinleyin, iddiayı kaybeden çöpü atacaktı, ama ben kaybetmedim, o yüzden kusura bakmayın, çöp möp atamam bu soğukta” dedim. Hep bir ağızdan çığlıklar yükseliyordu, Tribün Ateşi’nde Adnan Aybaba saçmaladıktan sonra Hayri Hiçler nasıl cinnet geçiriyorsa, dostlarım da öyle itiraz etmeye başladılar. Oğuz “Bu yaptığın hileciliktir abi, oyunun kuralları açık kaybettin işte”, Koray “Sözünde durmamak sana yakışmaz” hatta Kamil bile birşeyler demişti ama az önce hönkürdüğü için sesi titriyordu, ne dediğini seçemedim.
“Akıl var mantık var, taş makası kırararak makas ise kağıdı keserek etkisiz hale getirir. Ama kağıt taşı sardığında o taşa ne etkisi nedir? O taş yine makası kıramaz mı, denize belirli hız ve açıyla attığın zaman sekmez mi, mahalle arasında kale direği olarak kullanılmaz mı, taşı bırak kağıt istersen alimünyum folyo ile sar o taş her yerde taştır.” dedim. “Abi sana göre taşın bir hile bir God Mode olması gerekiyor, oyunun mantığına aykırı bu.”diye itiraz etti Oğuz, “Bu oyuna girerken taşın kağıda kaybettiğini biliyordun, insanoğlu tarihin başından beri bu oyunu kağıdın taşı sarıp elemesiyle oynuyor” diye sıkıştırdı beni Koray. Dört bir yanım da sarılmıştı:
“Abi zaten son cümlenle benim haklı olduğumu kabul ediyorsun sen de. Bak tarihi devirlere Taş Devri var hem de iki tane, nerede Kağıt Devri, haydi gösterin bana Makas Devri’ni, gösteremezsiniz. Kapitalizmin kirlettiği dünyamızda, materyalizmin ırzına geçtiği insanlar bu iki canavar yokken mis gibi yaşıyorlarmış. En iyi dostları taşmış işte;buna ne diyeceksiniz peki? Kaybedilen masumiyettir taş, insanlığın kurtuluşudur!”
Karaya vurmuş bir balığın çırpınışları kadar etkisizdi son sözlerim, kabullenmeliydim artık benim dostlarım Melih Gökçek’i hala belediye başkanı seçecek Ankara halkı gibi gerizekalı değildi. “Taş-Kağıt-Makas”ta kaybetmiştim, sabaha kadar demagoji yapsam bile bu gerçeği değiştirmem mümkün değildi. Daha önce de yenilmiştim ama ilk defa bu kadar itiraz ettim, hatta insanlık tarihindeki en kapsamlı Taş-Kağıt-Makas sorgulamasını yaptım, neden mi? Çünkü Kamil’di bu sefer beni yenen.
Masadaki kimse sesini çıkartmıyordu, aslında hiçbiri benimle aynı fikirde değildi ama o kadar dominanttım ki kimsenin götü yemiyordu itiraz etmeye. Bu sessizlik beni sıkmaya başlamıştı artık, beşinci vitesteyken durmak yakışmadı bana “Sizleri de suçlayamıyorum ki, çocukluğunuzdan beri beyniniz yıkanmış. Artık benimsediğiniz gerçekleri yadırgamak zor bir süreç, ama bir yerden sonra gözlerinizi açmanız gerek, bugüne kadar öğrendiğiniz herşeyin kocaman bir yalan olduğunu, ailenizin, öğretmenlerinizin, dostlarınızın size yalan söylediğini doğru bildiğiniz herşeyin yanlış olduğunu kabullenmelisiniz beyler”
O tahta gıcırdamasıyla eşdeğer gıcıklıktaki sessizlik bütün gürültüsüyle devam ediyordu. Duvardaki yankımla konuşuyordum resmen, kimsenin olumlu ya da olumsuz bir tepkisi yoktu. Bir noktadan sonra “Haydi arkadaşlar, birşey desenize” demek zorunda kaldım. Bu kadar efsanevi sözler ederken birilerinin öyle ya da böyle birşeyler eklemesi gerekiyordu. Kamil “Sana katılmıyorum” dedi, “Bırak da heteroseksüeller konuşsun” diyerek zaten bir boka benzemeyeceği dünden belli konuşmasını başlamadan bitirdim.
Kamil’in bu serzenişi diğerlerini cesaretlendirmişti, o bile bana katılmadığını söyleyebildiyse el ele verip benim teorimi çökertebileceklerini düşünmeye başlamışlardı. İsmail “Kardeşim sen değil misin ben bu halkın sesiyim diyen, o zaman neden herkesin kabullendiği birşeyi yadırgamamızı talep ediyorsun” dedi. Ardından Koray sazı eline aldı “Baba dogmatik bilgi yoktur diyorsun da yukarıda Allah var, onun varlığını inkar edemezsin ki, sonuçta o bize görünmese de Peygamber yollamış, kitap indirmiş, sen şimdi ben ateistim mi demek istiyorsun bu çıkışınla”. Peşinden Oğuz “Abi bazı şeyler hakkında bu kadar düşünmemen lazım, kafayı yersin”.
Yanlış insanlarla arkadaşlık ediyordum, herbiri dar vizyonlu, sığ, boşuna oksijen tüketen mahlukatlardı. Dost diye bağrıma bastıklarımın hepsi gerçekten korkan, “Aman hacı ben mi değiştireceğim dünyayı” diyecek kadar kolpa çıkmıştı, ama yine kısık da olsa bir ışık görüyordum onlarda. Sonuçta bunlar seçilmiş kişilerdi, onlar anlamazsa kimse anlayamazdı beni.
“Beyler, demagoji yapıyorsunuz. Şimdi İsmail sana göre ben halktan kopuk biriyim yani, entelim ben eziyorum insanları bu mu demek istediğin; ben halk aydınlansın, artık karanlık cehalet kalmasın diye debeleniyorum burada. Peki sen Koray, şurada sosyolojik bir çözümlemede bulunuyorum sen bana Allah’dan bahsediyorsun. Abi bak O’nun adını ağzıma alırken bile dudaklarım titriyor, herşeyi yaratandan bahsediyoruz, elbette O’nun varlığını inkar etmiyorum, sadece O’nun yarattıklarının bize yalan söylediğini, hepimizi kandırdığını anlatmaya çalışıyorum. Ve sen Oğuz, ben senin gibi alemci birisi değilim. Sen Taksim’de ortamlara akarken ben kitap okuyor, herşeye saatlerce kafa yoruyorum, o yüzden sakın bana “Abi akşam Pi’ye gidelim kızlar da gelecek” deme.”
Korkuyorlardı, konuyu saptırmalarının tek nedeni buydu. Bugüne kadar yaşadıklarının yalan olmasından, gerçeği kabullendikten sonra diğer cahiller tarafından dışlanacaklarından korkuyorlardı. Dünyayı değiştirebilecek cesaret yoktu hiçbirinde.
“Benim hedefim büyük arkadaşlar! Belki size göre saçmalıyorum, hatta kamuoyu bu düşüncelerimi küçük görebilir, onlarla alay edebilir, hatta bütün dünyanın taşşak geçeceği bir adam bile olabilirim, ama Tanrı şahidim olsun bu nesil değil belki ama çocuklarınız bana teşekkür edecek.”
Kare masadaki arkadaşlarımın hepsi bana korku dolu gözlerle bakıyordu, büyük ihtimalle keçileri kaçırdığımı, fazla kafa yormanın beyinciğimde kısa devreye sebebiyet verdiğini düşünüyorlardı. Kamil’in sivilce dolu yanakları parlıyordu. Evet, ayın yüzeyinden bile daha pürüzlü, hayatımda gördüğüm en iğrenç et tabakalarında bile bir ışık hüzmesi vardı, bunun tek bir açıklaması olabilirdi, Kamil ağlıyordu.
Ani bir hareketle Kamil’in omuzlarından tutup duvara yapıştırdım “Neden korkuyorsun ha söyle, hayatım boyunca ezdim seni, elime geçen her fırsatta alay ettim seninle. Biliyorum içten içe kıl oluyorsun ama Kamil ben bugüne kadar sana hiç yalan söylemedim, tamam belki herkese bilgisayarında gay pornosu bulduğumu söylemem bir iftiraydı ama gençliğime ver bunu, bembeyaz bir yalandı bu insanları eğlendirmek için. Gözlerimin içine bak Kamil, gerçeği kabullenecek kadar erkek misin, yoksa yıllardır geçtiğim dalgaların hepsi doğru muydu, ibne misin sen?”
Kamil ağlamanın bir üst seviyesi olan hönkürmeye başladı, hayatımda ilk defa tanıdığım birini bu kadar üzgün görüyordum. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını bacaklarının arasında koymuş hıçkırıyordu. Kontrolden çıkmıştım artık, ortamın yaşça en büyüğü Koray beni uzaklaştırdı Kamil’den. Devrim uğruna kaç yıllık arkadaşım Kamil’i ne hale getirmiştim, ama bu bir bahane olamazdı. Eğer birşeyler değişecekse daha çok gözyaşı hatta kan akacaktı.
En zayıf halkaydı Kamil, onun bu acınası hali vicdanı olan bütün canlıların yüreğini burkacak bir manzaraydı, insanlığımdan şüphe duyan masadakilerin benim diktatörlüğüme dayanacak bir damla sabrı kalmamıştı. İlk hançeri İsmail soktu “Abi ben onu bunu bilmem, kaybettin”. İsmail’in bu hamlesi odada bir uğultuya sebebiyet vermişti, hatta bu başkaldırı Kamil’e bile güç verip ayaklandırmıştı. Yardakçılarım isyan ediyordu bana, hepsi birer Brütüs, birer Hüsamettin Özkan’dı artık.
“Beyler beni dinleyin, iddiayı kaybeden çöpü atacaktı, ama ben kaybetmedim, o yüzden kusura bakmayın, çöp möp atamam bu soğukta” dedim. Hep bir ağızdan çığlıklar yükseliyordu, Tribün Ateşi’nde Adnan Aybaba saçmaladıktan sonra Hayri Hiçler nasıl cinnet geçiriyorsa, dostlarım da öyle itiraz etmeye başladılar. Oğuz “Bu yaptığın hileciliktir abi, oyunun kuralları açık kaybettin işte”, Koray “Sözünde durmamak sana yakışmaz” hatta Kamil bile birşeyler demişti ama az önce hönkürdüğü için sesi titriyordu, ne dediğini seçemedim.
“Akıl var mantık var, taş makası kırararak makas ise kağıdı keserek etkisiz hale getirir. Ama kağıt taşı sardığında o taşa ne etkisi nedir? O taş yine makası kıramaz mı, denize belirli hız ve açıyla attığın zaman sekmez mi, mahalle arasında kale direği olarak kullanılmaz mı, taşı bırak kağıt istersen alimünyum folyo ile sar o taş her yerde taştır.” dedim. “Abi sana göre taşın bir hile bir God Mode olması gerekiyor, oyunun mantığına aykırı bu.”diye itiraz etti Oğuz, “Bu oyuna girerken taşın kağıda kaybettiğini biliyordun, insanoğlu tarihin başından beri bu oyunu kağıdın taşı sarıp elemesiyle oynuyor” diye sıkıştırdı beni Koray. Dört bir yanım da sarılmıştı:
“Abi zaten son cümlenle benim haklı olduğumu kabul ediyorsun sen de. Bak tarihi devirlere Taş Devri var hem de iki tane, nerede Kağıt Devri, haydi gösterin bana Makas Devri’ni, gösteremezsiniz. Kapitalizmin kirlettiği dünyamızda, materyalizmin ırzına geçtiği insanlar bu iki canavar yokken mis gibi yaşıyorlarmış. En iyi dostları taşmış işte;buna ne diyeceksiniz peki? Kaybedilen masumiyettir taş, insanlığın kurtuluşudur!”
Karaya vurmuş bir balığın çırpınışları kadar etkisizdi son sözlerim, kabullenmeliydim artık benim dostlarım Melih Gökçek’i hala belediye başkanı seçecek Ankara halkı gibi gerizekalı değildi. “Taş-Kağıt-Makas”ta kaybetmiştim, sabaha kadar demagoji yapsam bile bu gerçeği değiştirmem mümkün değildi. Daha önce de yenilmiştim ama ilk defa bu kadar itiraz ettim, hatta insanlık tarihindeki en kapsamlı Taş-Kağıt-Makas sorgulamasını yaptım, neden mi? Çünkü Kamil’di bu sefer beni yenen.
27 Şubat 2009 Cuma
Armut
Arkadaşımla bir yan projeye başladık, adı "Armudun İki Yarısı". Konsept ise her hafta rastgele seçilen bir kelimeden yola çıkarak birer yazı yazmak. Tavsiyem önce benim sonra Onur'un yazılarını okumanız; zira kendisi biraz Dali'dir, ben ise biliyorsunuz deliyim sadece.
http://armudunikiyarisi.blogspot.com/
http://armudunikiyarisi.blogspot.com/
23 Şubat 2009 Pazartesi
Gaymil
Teras katta oturuyoruz şu anda. Bundan önce kendimi bildim bileli hep zemin kattaydık, asansör kültürüm sıfırdı. Apartman kapısını açmaya çalışan dilencilerin, satıcıların, adres soranların bir numaralı tercihi olmak gibi dezavantajları vardı ama yine de seviyordum zemin katı. Yazın serin oluyordu bir kere, klimaya falan hiç gerek kalmıyordu. Apartman kapısını açar açmaz eve de girmiş sayılıyordum, ne bileyim canın sıkıldı mı eve balkondan atlıyordum.
Balkon deyince aklıma geldi. Bir gün cenabetlikte sınır tanımayan arkadaşım Kamil’le başımızdan ilginç bir badire geçti. O zaman daha ADSL yeni yeni yaygınlaşıyor, internetten video falan bulmak zor, bulunsa bile 56 K ile indirmek apayrı bir dert. Zamanında pek sevdiğim grup Annihilator’un “All For You” isimli klibinin bulunduğu bir CD varmış Kamil’de, gidip onu alacağız. Ama Kamil ve ben bir araya geldik mi kesin bir hikaye çıkıyor ortaya.
Mesela bir keresinde evde kimse yokken arkadaşları çağırmıştım. Bir yerden Playstation kiralayıp sabaha kadar oynayacaktık. Neyse açtık PES’i kapışıyoruz falan derken Kamil geldi eve, inanır mısınız sevgili okurlar adam ceketini asar asmaz elektrikler kesildi. Gece bire doğru geri geldi öyle oynadık ancak, sonra sabah haberlerde gördük bütün Ege’de elektrikler kesilmiş. Hatta hiç unutmam Fransa – Brezilya maçı vardı 2006 Dünya Kupası, Ege’de kimse izleyememiş o maçı, turistler isyan etmiş tarzı haberler dönmüştü.
İşte böyle bir adamdır Kamil, ama yanlış anlamayın asla abdestsiz gezmez. Adamın kaderinde var bir uğursuzluk. Neyse sevgili okurlar gittik Kamil’in evine CD’yi alacağız, Kamil ceplerini yokladı ne dese beğenirsiniz, anahtarlarını unutmuş. Ben geleneksel hale gelen küfürlerimi saydırmaya ve kendisinin homoseksüel olduğunu yüksek sesle belirtmeye başladım. Kendisi de gücendi tabi bu sözlerime ve beni yanıltmak için ne pahasına olursa olsun eve girip o CD’yi almaya karar verdi.
O da zemin katta oturuyordu, balkondan girmeyi denedi ilk ama başarılı olamadı. Baktım pencereleri falan zorluyor “Olm siktir et lan, sonra alırım” dedim ama Kamil’in gözü dönmüştü. Kaç defa arkadaşlarımın önünde kendisine gay demiştim, PES’teki sayısız zaferlerime, her maçta fark atışıma sinirlenmişti artık Kamil.
Kamil en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir çünkü yenilmeye mahkum olsa da asla oynamayı bırakmaz. Adama 8 atarım bana bir gol attığı için sevinir, sürekli taşşak geçerim ama bana mısın demez, böyle güzel bir insandır Kamil. Ama şansımı fazla zorlamıştım sanırım, o da insandı sonuçta.
İçeri giremiyorduk, Kamil ise belki de hayatında ilk defa bir işi düzgün yapmak istiyordu. Benimle gel dedi, beraber apartmanın bodrumuna indik. Bir an Ocean’s Eleven filmidenki gibi atraksiyonlara gireceğimizi düşünsem de Kamil bir tornavida aldı, çıktık yeniden yeryüzüne.
Eğil dedi. İlk başta anlam veremedim, ama sonra herşey yerine oturmaya başladı. Kamil bana karşı içten içe kin besliyordu, benden iki yaş büyük olmasına rağmen arkadaşlığımızda dominant olan taraf bendim. Üstelik kendisine sürekli aralıklarla pasif ibne diyordum. Kamil’in elindeki delici alet –yanlış anlaşılmasın tornavidadan bahsediyorum- yapbozun son eksik parçasıydı. Kamil sevgili yazarınızın ırzına geçmek üzereydi.
Ama öyle değilmiş sevgili okurlar, sırtıma çıkmak istiyormuş. Belki içinizde izlemiş olanlar vardır, Edward Norton’un başrolünü oynadığı “American History X” diye gayet güzel bir film. Bir sahnesinde Edward Norton hapishaneye düşüyor ve diğerleriyle iş birliği yapmadığı için duş alırken tecavüze uğruyor. İşte o filmi izlediğimden beri en büyük korkum tecavüze uğramak. Bazen kendimi milli istihbarat ajanlarının yerine koyuyorum da her türlü işkenceyi çektim diyelim gıkım çıkmaz ama birisi gelse “Domal, sikeceğiz seni” dese bülbül gibi öterim. Homofobi demek çok ağır kaçar, sonuçta insanların kendi tercihleri ama karşınızda elalemin sikini görmemek için zaman zaman lezbiyen filmlerini tercih eden birisi var. Yoksa herkesin cinsel tercihine saygı duyarım, penislerini benden uzak tuttukları sürece.
Gördüğünüz gibi yazıların “Giriş-Gelişme-Sonuç” bölümlerinden oluşması gerekirken benimkiler “Giriş-Gelişme-Konuyla tamamen alakasız hiçbir okurun işine yaraması asla mümkün olmayan ve genellikle kendimi küçük düşüren gereksiz bilgi-Sonuç” şeklinde gelişiyor.
Sırtta kalmıştık, Kamil’in planı sırtıma çıkıp camlardan birini elindeki tornavida ile etkisiz hale getirip eve sızmaktı. Dedim ya eski zamanlardı sevgili okurlar, Lost, Prison Break falan bilmiyoruz.
Kamil sırtımda pencereyi açmaya çalışıyor ama artık şanssızlığı mı yoksa kabiliyetsizliği mi diyelim bir türlü amacına ulaşamıyordu. Denizde fazla açıldığınızda sahile dönmek için sürekli kulaç atarsınız ama hiç yaklaşmamış gibi görünürsünüz, sanki kumsal kaçıyordur sizden; yürüyen merdivende ters istikamete gidiyormuş gibi bütün adımlarınızı boşa atarsınız, işte Kamil de o şekil zorluyordu camı.
Birinin sırtına çıkıp söylene söylene elindeki tornavidayla pencere açmaya çalışan adam elbet şüphe toplayan bir tablo. Kamil’in bacakları her ne kadar görüş açımı engellese de etraftaki apartmanlardan çıkan kafaları görebiliyordum. “Çabuk ol lan millet bakıyor olm” dedim Kamil’e. Bana sorun olmayacağını, 15 yıldır bu evde oturduklarını, bütün komşuların kendisini tanıdığını söyledi. Mantıklı bir açıklama olmasına rağmen Kamil’in ağzından çıktığı için pek etkili olmadı üzerimde.
Ve korktuğum başıma geldi sevgili okurlar. Evin önünden polis arabası geçti, işin komik tarafı geçip gitti. Kamil’e polis arabasının geçtiğini söyledim ama inanmadı zira o zamanlar çok puşt biriydim. İşletmede mastır yapmış, eline geçen her fırsatta milleti taşşağa almayı hedefleyen bir delikanlı imajı çiziyordum. Yalancı çoban bile benim yanımda Kemal Kılıçdaroğlu kalıyordu. Kamil doğal olarak siktiri çekti, hiçbir şey olmamış gibi pencereyi zorlamaya devam etti.
Birkaç saniye sonra polis arabası geri vitese alıp tam önümüzde durdu. Bir polis memuru “Napıyorsunuz gençler” diye sordu, “Abi ev bizim” dedim ve inanır mısınız anında gaza bastılar. Tabi araba geri viteste olduğu için biraz daha geri gitti, sonra birinci vitese çekip yollarına devam ettiler. Biz de eve girdik aldık CD’yi bizim eve geçtik. PES attık, fark koydum Kamil’e, dünya olağan yörüngüsinde dönmeye devam etti.
Kafama takıldı o gün, şimdi ben son derece ergen giyinsem –o gün de üzerimde uzun kollu mavi South Park vardı- böyle günün ortasında bir eve girip çıksam kimse şüphelenmez. Ters psikoloji işte sevgili okurlar, Death Note izlemiş olanlar bilir sayın L çok sık kullanır bunu, ama ben denedim birkaç defa hep yüzüme gözüme bulaştı. Böylesine derin planları dizilere bırakmak gerek sanırım.
Şu yazıya gece yarısı uğultuların sardığı evimde yazmaya başladım -hayır sevgili okurlar ben Starbucks’a gidip laptopuyla yazanlardan değilim- ne kadar alakasız birşey çıktı gördüğünüz üzere. Bu yazıdan da yola çıkarak aşağıdaki sorular sorulabilir:
-Bir yazı bu kadar mı ana fikrinden sapar?
-Yazar neden her defasında başka bir erkeğin kendisini taciz edeceğinden şüpheleniyor?
-Kamil gerçekten homoseksüel midir, açıklayınız.
Birbirinden değerli MİK okurları, şu maddeleri sıralarken aklıma ilginç bir fikir geldi. Bundan sonraki yazımın konusunu siz seçecekseniz, evet yanlış okumadınız. Tek yapmanız gereken istediğiniz konuyu yazıp yorum olarak yollamak. Şubat ayı bitmeden 31. Noter huzurunda yapılacak çekilişte şanslı okurumun hayali gerçekleşecek, ben namı diğer “Ben” seçtiği konuyu kaleme alacağım. Bu fırsatı kaçırma Türkiye!
Balkon deyince aklıma geldi. Bir gün cenabetlikte sınır tanımayan arkadaşım Kamil’le başımızdan ilginç bir badire geçti. O zaman daha ADSL yeni yeni yaygınlaşıyor, internetten video falan bulmak zor, bulunsa bile 56 K ile indirmek apayrı bir dert. Zamanında pek sevdiğim grup Annihilator’un “All For You” isimli klibinin bulunduğu bir CD varmış Kamil’de, gidip onu alacağız. Ama Kamil ve ben bir araya geldik mi kesin bir hikaye çıkıyor ortaya.
Mesela bir keresinde evde kimse yokken arkadaşları çağırmıştım. Bir yerden Playstation kiralayıp sabaha kadar oynayacaktık. Neyse açtık PES’i kapışıyoruz falan derken Kamil geldi eve, inanır mısınız sevgili okurlar adam ceketini asar asmaz elektrikler kesildi. Gece bire doğru geri geldi öyle oynadık ancak, sonra sabah haberlerde gördük bütün Ege’de elektrikler kesilmiş. Hatta hiç unutmam Fransa – Brezilya maçı vardı 2006 Dünya Kupası, Ege’de kimse izleyememiş o maçı, turistler isyan etmiş tarzı haberler dönmüştü.
İşte böyle bir adamdır Kamil, ama yanlış anlamayın asla abdestsiz gezmez. Adamın kaderinde var bir uğursuzluk. Neyse sevgili okurlar gittik Kamil’in evine CD’yi alacağız, Kamil ceplerini yokladı ne dese beğenirsiniz, anahtarlarını unutmuş. Ben geleneksel hale gelen küfürlerimi saydırmaya ve kendisinin homoseksüel olduğunu yüksek sesle belirtmeye başladım. Kendisi de gücendi tabi bu sözlerime ve beni yanıltmak için ne pahasına olursa olsun eve girip o CD’yi almaya karar verdi.
O da zemin katta oturuyordu, balkondan girmeyi denedi ilk ama başarılı olamadı. Baktım pencereleri falan zorluyor “Olm siktir et lan, sonra alırım” dedim ama Kamil’in gözü dönmüştü. Kaç defa arkadaşlarımın önünde kendisine gay demiştim, PES’teki sayısız zaferlerime, her maçta fark atışıma sinirlenmişti artık Kamil.
Kamil en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir çünkü yenilmeye mahkum olsa da asla oynamayı bırakmaz. Adama 8 atarım bana bir gol attığı için sevinir, sürekli taşşak geçerim ama bana mısın demez, böyle güzel bir insandır Kamil. Ama şansımı fazla zorlamıştım sanırım, o da insandı sonuçta.
İçeri giremiyorduk, Kamil ise belki de hayatında ilk defa bir işi düzgün yapmak istiyordu. Benimle gel dedi, beraber apartmanın bodrumuna indik. Bir an Ocean’s Eleven filmidenki gibi atraksiyonlara gireceğimizi düşünsem de Kamil bir tornavida aldı, çıktık yeniden yeryüzüne.
Eğil dedi. İlk başta anlam veremedim, ama sonra herşey yerine oturmaya başladı. Kamil bana karşı içten içe kin besliyordu, benden iki yaş büyük olmasına rağmen arkadaşlığımızda dominant olan taraf bendim. Üstelik kendisine sürekli aralıklarla pasif ibne diyordum. Kamil’in elindeki delici alet –yanlış anlaşılmasın tornavidadan bahsediyorum- yapbozun son eksik parçasıydı. Kamil sevgili yazarınızın ırzına geçmek üzereydi.
Ama öyle değilmiş sevgili okurlar, sırtıma çıkmak istiyormuş. Belki içinizde izlemiş olanlar vardır, Edward Norton’un başrolünü oynadığı “American History X” diye gayet güzel bir film. Bir sahnesinde Edward Norton hapishaneye düşüyor ve diğerleriyle iş birliği yapmadığı için duş alırken tecavüze uğruyor. İşte o filmi izlediğimden beri en büyük korkum tecavüze uğramak. Bazen kendimi milli istihbarat ajanlarının yerine koyuyorum da her türlü işkenceyi çektim diyelim gıkım çıkmaz ama birisi gelse “Domal, sikeceğiz seni” dese bülbül gibi öterim. Homofobi demek çok ağır kaçar, sonuçta insanların kendi tercihleri ama karşınızda elalemin sikini görmemek için zaman zaman lezbiyen filmlerini tercih eden birisi var. Yoksa herkesin cinsel tercihine saygı duyarım, penislerini benden uzak tuttukları sürece.
Gördüğünüz gibi yazıların “Giriş-Gelişme-Sonuç” bölümlerinden oluşması gerekirken benimkiler “Giriş-Gelişme-Konuyla tamamen alakasız hiçbir okurun işine yaraması asla mümkün olmayan ve genellikle kendimi küçük düşüren gereksiz bilgi-Sonuç” şeklinde gelişiyor.
Sırtta kalmıştık, Kamil’in planı sırtıma çıkıp camlardan birini elindeki tornavida ile etkisiz hale getirip eve sızmaktı. Dedim ya eski zamanlardı sevgili okurlar, Lost, Prison Break falan bilmiyoruz.
Kamil sırtımda pencereyi açmaya çalışıyor ama artık şanssızlığı mı yoksa kabiliyetsizliği mi diyelim bir türlü amacına ulaşamıyordu. Denizde fazla açıldığınızda sahile dönmek için sürekli kulaç atarsınız ama hiç yaklaşmamış gibi görünürsünüz, sanki kumsal kaçıyordur sizden; yürüyen merdivende ters istikamete gidiyormuş gibi bütün adımlarınızı boşa atarsınız, işte Kamil de o şekil zorluyordu camı.
Birinin sırtına çıkıp söylene söylene elindeki tornavidayla pencere açmaya çalışan adam elbet şüphe toplayan bir tablo. Kamil’in bacakları her ne kadar görüş açımı engellese de etraftaki apartmanlardan çıkan kafaları görebiliyordum. “Çabuk ol lan millet bakıyor olm” dedim Kamil’e. Bana sorun olmayacağını, 15 yıldır bu evde oturduklarını, bütün komşuların kendisini tanıdığını söyledi. Mantıklı bir açıklama olmasına rağmen Kamil’in ağzından çıktığı için pek etkili olmadı üzerimde.
Ve korktuğum başıma geldi sevgili okurlar. Evin önünden polis arabası geçti, işin komik tarafı geçip gitti. Kamil’e polis arabasının geçtiğini söyledim ama inanmadı zira o zamanlar çok puşt biriydim. İşletmede mastır yapmış, eline geçen her fırsatta milleti taşşağa almayı hedefleyen bir delikanlı imajı çiziyordum. Yalancı çoban bile benim yanımda Kemal Kılıçdaroğlu kalıyordu. Kamil doğal olarak siktiri çekti, hiçbir şey olmamış gibi pencereyi zorlamaya devam etti.
Birkaç saniye sonra polis arabası geri vitese alıp tam önümüzde durdu. Bir polis memuru “Napıyorsunuz gençler” diye sordu, “Abi ev bizim” dedim ve inanır mısınız anında gaza bastılar. Tabi araba geri viteste olduğu için biraz daha geri gitti, sonra birinci vitese çekip yollarına devam ettiler. Biz de eve girdik aldık CD’yi bizim eve geçtik. PES attık, fark koydum Kamil’e, dünya olağan yörüngüsinde dönmeye devam etti.
Kafama takıldı o gün, şimdi ben son derece ergen giyinsem –o gün de üzerimde uzun kollu mavi South Park vardı- böyle günün ortasında bir eve girip çıksam kimse şüphelenmez. Ters psikoloji işte sevgili okurlar, Death Note izlemiş olanlar bilir sayın L çok sık kullanır bunu, ama ben denedim birkaç defa hep yüzüme gözüme bulaştı. Böylesine derin planları dizilere bırakmak gerek sanırım.
Şu yazıya gece yarısı uğultuların sardığı evimde yazmaya başladım -hayır sevgili okurlar ben Starbucks’a gidip laptopuyla yazanlardan değilim- ne kadar alakasız birşey çıktı gördüğünüz üzere. Bu yazıdan da yola çıkarak aşağıdaki sorular sorulabilir:
-Bir yazı bu kadar mı ana fikrinden sapar?
-Yazar neden her defasında başka bir erkeğin kendisini taciz edeceğinden şüpheleniyor?
-Kamil gerçekten homoseksüel midir, açıklayınız.
Birbirinden değerli MİK okurları, şu maddeleri sıralarken aklıma ilginç bir fikir geldi. Bundan sonraki yazımın konusunu siz seçecekseniz, evet yanlış okumadınız. Tek yapmanız gereken istediğiniz konuyu yazıp yorum olarak yollamak. Şubat ayı bitmeden 31. Noter huzurunda yapılacak çekilişte şanslı okurumun hayali gerçekleşecek, ben namı diğer “Ben” seçtiği konuyu kaleme alacağım. Bu fırsatı kaçırma Türkiye!
16 Şubat 2009 Pazartesi
Maldonado
Öğrencilik hayatım boyunca süregelen bir konsantrasyon eksikliği vardı bende. Hiçbir zaman öğretmenin anlattıklarını dinlemezdim, daha doğrusu dinleyemezdim. Gereksiz gelirdi okulda gösterilenler. Arkadaşlarla makara yaparak, sıranın altından Kemik ya da Posta okuyarak, olmadı Gameboy oynayarak geçirirdim dersleri. İşte bu uğraşlarım ve uzun boyumdan dolayı hep en arka sıradaydım, ta ki seninle tanışana kadar.
Sen hayatıma girdikten sonra en arkanın bir önünü mesken edindim kendime, çünkü seni izleyebileceğim en iyi koordinattı orası. Yanına oturursam profilinle yetinmek zorunda kalacaktım, hayır en güzel açıyı bir önündeki sırada yakalıyordum. Derste hocanın dedikleri bir kulağıma bile girmiyordu çünkü beş duyum da sana odaklanmış ziyafet çekmekle meşguldü.
Seni gözetlediğimi farkedince kaçırıyordun her bakışımda içlerinde kaybolduğum gözlerini, o kadar tatlı oluyordun ki göz hapsimden firar etmeye çalışırken. İşe yaramadığını anlayınca ellerinle kapatıyordun biblovari yüzünü. Zarif parmaklarını okşuyordum, kafanı çeviriyordun bu sefer. Saçlarını kokluyordum, artık kaçacak yerin olmadığını anlayınca pes ediyordun. Eşsiz mimiklerinle “Hoca bakıyor önüne dön” mesajını hiç zaman kaybetmeden veriyordun bana, seni kırmayıp on dakika ara veriyordum ben de. Kafamı sıraya yaslıyıp uyuyor numarasına yatıyordum ama asıl yaptığım şey sıranın arasından bacaklarını, ayakkabılarını izlemekti. Normalde hiç hoşlaşmadığım kot pantolon ve Converse ayakkabılar artık sahiplerinin hatrından dolayı olsa gerek, bir ayrı duruyordu.
Kabul et lütfen, asla sana dokunmamı istemedin. Tanıştığımız günden beri sevdin beni, güleryüzünü eksik etmedin hiç, sana karşı beslediğim derin duyguların hakkını vermek için elinden gelen herşeyi yaptın. Fakat asla beni “erkeğin” olarak görmedin, ikimizin aynı ilişkiyi, evi, kısacası hayatı paylaşmamız fikri hiçbir zaman aklının ucundan bile geçmedi. Senden önce hayatıma hem fiziksel hem de zihinsel estetiğe sahip biri girmediğinden, itiraz edemedim bu isteğine. Gözlerimle kavradım vucudunu, kulaklarımla hissettim dudaklarını, burnumla okşadım saçlarını, birlikte geçirdiğimiz zaman zarfında tatma ve hissetme duyularım köreldi…
Sen geleceği parlak, tribünlerin sevgilisi dört dörtlük bir santrafordun. Ben ise işe yaramaz bir ortasaha oyuncusu. Daha kariyerlerimize yeni başladığımız için aynı takımdaydık.
Bir lig maçında sakatlıklardan dolayı forma şansı bulmuştum. Son dakikalara yaklaşırken gol sesi çıkmamıştı hala. Rakip takım korner atışı kullanacaktı, neredeyse bütün oyuncularıyla yarı sahamıza gelmişlerdi. Ben ise hava toplarındaki kötü zamanlamamdan dolayı ceza sahasının dışında bekliyordum.
Korner atışı kullanıldı, sol bekimiz ön direkte kafayla uzaklaştırdı topu. Çok sert kesilmiş bir orta olduğu için top bir anda önüme düştü. Etrafımda metrekaralerce boş alan vardı, ileride seni gördüm. Belki de profesyonel futbol hayatında ilk defa yoğun adam markajında değildin. İleriye atacağım bir top ile rakip kaleye gidebilir ve bitirici bir vuruşla son dakikada skoru lehimize değiştirebilirdin.
Ama benim o pası atacak teknik kapasite ve oyun vizyonuna sahip olmadığımı bildiğinden defans arkasına koşu yapmadın. Ofsayta düşmemek için bekledin olduğun yerde, ben de geri pas attım. Tribünleri dolduran binlerce taraftar annem, olmayan kız arkadaşım, hatta hayata uzun yıllar önce gözlerini yummuş ebem hakkında ileri geri söylemlerde bulundu hep bir ağızdan.
Sen benim gibi molozlarla aynı takımda olmayı haketmiyordun, o pası sana Fabregas'ın, Kaka'nın, Messi'nin atması gerekiyordu. Geleceğin parlaktı, eğer bir sakatlık geçirmezsen üst düzey takımlarda forma şansı bulman işten bile değildi.
Yine de maçtan sonra yanıma gelip “İyi oynadın, çalışmaya devam et” dedin bana. Seni diğer yıldızlardan ayıran, apayrı yapan özellik de buydu işte. C Ronaldo gibi orospu çocuğu olmamıştın, ilgi seni olgunlaştırmış, her futbolcunun aynı sahayı paylaşmayı hayal ettiği, milyonların sevgisini kazanmış bir futbol ilahına dönüşmüştün.
O maçtan sonra tesislerde gözüme uyku girmedi. Korkaklığımdan dolayı maçı kazandırma, camiada daha da önemlisi senin gönlünde yer edinme şansını tepmiştim. O gece yemin ettim kendime, eğer bir daha benzer bir pozisyon olursa en azından o pası atmayı deniyecektim; büyük ihtimalle top taca ya da auta gidecekti gerçi.
Bir sonraki maç yedek kulubesindeydim. Elime gelen şansı iyi değerlendiremediğim için koltuk ısıtıcısı görevini vermişti bana teknik direktör. Benden bir bok olmayacağını anlayınca takımın eski yıldızı Serkan'ı yeniden transfer etmişti başkan. Onunla oynuyordun artık, yüksek fizik gücü, teknik sol ayağı, liderlik vasıfları,oyunun iki yönünü de oynaması, engin tecrübesi... Aradığın oyun kurucuya kavuşmuştun en sonunda. Seni istediğin noktalarda topla buluşturabilen, adam eksiltme özelliğiyle boş alan yaratan, rakip defansın arkasına attığı ara paslarla takım arkadaşlarını gollük pozisyonlara sokan bir forvet arkasıydı Serkan. Birbirinden başarılı maçlardan sonra onunla basın toplantılarına katılıyor, kulup dergisine beraber roportaj veriyor, izin günlerinde onunla "alemlere akıyordun".
Bunlara rağmen meşin yuvarlak ayağına geldiğinde bilekleri titreyen, top kaybı yapmamak için en yakınındaki takım arkadaşına yan pas atan, yedek kulubesindeki koltuklarda götünün izi çıkmış bu şapşal, her defasında senin ne kadar örnek bir sporcu olduğunu tekrarlayan takım arkadaşını özlüyorsundur eminim.
Ama futbol tanrılarının başka planları varmış ikimiz için. Sen onların en sevdiği kullarından biriydin, kutsanmış bileklerinle hem bu hem de öbür dünyadakileri büyüleyen bir virtüozdün. Senin kalibrendeki bir oyuncunun benimle santra atışı kullanması futbol tanrılarına bir hakaret olurdu ancak. Sen Şampiyonlar Ligi için yaratılmıştın, ben ise amatör küme…
Bilmiyorum bundan sonra senin kadar yetenekli biriyle aynı formayı paylaşabilir miyim. Hadi şans yine yüzüme güldü diyelim, bu sefer ileriye oynayacağım. Top stadyumun dışına çıksa bile, tribünler “Baban da mı minareciydi” tezahüratı yapsa bile, deniyeceğim o arapası.
Asla kolektif düşünmedin ikimizi. Ben bir yıldız değildim, ama faydalı bir oyuncuydum. Hani düzenli forma şansı bulmasa da her takıma lazım futbolculardan. Teknik becerilerim kısıtlıydı, kondisyonum da pek yüksek sayılmazdı. Futbol aşkıyla yanıp tutuşan bir gençtim sadece, tek artım buydu. Cezalar ve sakatlıklar idi benim ortaklarım, ancak onlar sayesinde beraber olabiliyorduk sahada. Antremanda Serkan’a çift dalarak aşil tendonunda birinci dereceden yırtığa sebeb olmayı düşündüm bir ara, ama kalıcı çözüm olamazdı bu. Üstelik senin üzüldüğünü görmektense, futbolu bırakırdım daha iyi.
Keşke bu kadar güzel olmasaydın, belki o zaman birlikte olabilirdik. Boyun kısa, götün büyük, kaşların kalın ve birleşik olsaydı, işte o zaman beraber yaşlanabilirdik bir ihtimal. Ama sen zarafetin vücut bulmuş haliydin. Olası bir aşkımız yalnızca romantik-komedi filmlerinde mümkündü...
Şüphesiz bana çok şey öğrettin. Bunlardan en önemlisi ise sanılanın aksine gönlün sadece ota konduğu gerçeği. Bu yüzden kızamıyorum sana, “Ben seni elalemin asistleriyle gol at diye mi sevdim orospu!” diye haykıramıyorum maçlarını izlerken. Üst düzey oyuncular yerine top sektirmeyi beceremeyen bir kazmayı seçmeni düşünmek, dünya barışından bile daha ütopik.
Hayatımın en mutlu günlerini seninle geçirdim, her ne kadar senin kurallarınla oynasak da. Ama artık kendi kaleme gol atmaktan usanmış, hep başkalarının yedeği olmaktan bıkmıştım, o yüzden bıraktım seninle oynamayı. Topumu alıp evimin yolunu tuttum.
Skor tabelasına bakıp suçlu aramak haksızlık bazen. Hata kimindi burada; senin Fair-play ruhun mu, benim kazmalığım mı, Serkan’ın yetenekleri mi? Ne sana, ne kendime, ne de ona kızamıyorum. Belki de takımı maç kaybetmiş kulüp başkanları gibi hakemi suçlamalıyım, ama hiçbirşeyi değiştirmeyeceğini biliyorum…
…tıpkı bu yazı gibi.
Sen hayatıma girdikten sonra en arkanın bir önünü mesken edindim kendime, çünkü seni izleyebileceğim en iyi koordinattı orası. Yanına oturursam profilinle yetinmek zorunda kalacaktım, hayır en güzel açıyı bir önündeki sırada yakalıyordum. Derste hocanın dedikleri bir kulağıma bile girmiyordu çünkü beş duyum da sana odaklanmış ziyafet çekmekle meşguldü.
Seni gözetlediğimi farkedince kaçırıyordun her bakışımda içlerinde kaybolduğum gözlerini, o kadar tatlı oluyordun ki göz hapsimden firar etmeye çalışırken. İşe yaramadığını anlayınca ellerinle kapatıyordun biblovari yüzünü. Zarif parmaklarını okşuyordum, kafanı çeviriyordun bu sefer. Saçlarını kokluyordum, artık kaçacak yerin olmadığını anlayınca pes ediyordun. Eşsiz mimiklerinle “Hoca bakıyor önüne dön” mesajını hiç zaman kaybetmeden veriyordun bana, seni kırmayıp on dakika ara veriyordum ben de. Kafamı sıraya yaslıyıp uyuyor numarasına yatıyordum ama asıl yaptığım şey sıranın arasından bacaklarını, ayakkabılarını izlemekti. Normalde hiç hoşlaşmadığım kot pantolon ve Converse ayakkabılar artık sahiplerinin hatrından dolayı olsa gerek, bir ayrı duruyordu.
Kabul et lütfen, asla sana dokunmamı istemedin. Tanıştığımız günden beri sevdin beni, güleryüzünü eksik etmedin hiç, sana karşı beslediğim derin duyguların hakkını vermek için elinden gelen herşeyi yaptın. Fakat asla beni “erkeğin” olarak görmedin, ikimizin aynı ilişkiyi, evi, kısacası hayatı paylaşmamız fikri hiçbir zaman aklının ucundan bile geçmedi. Senden önce hayatıma hem fiziksel hem de zihinsel estetiğe sahip biri girmediğinden, itiraz edemedim bu isteğine. Gözlerimle kavradım vucudunu, kulaklarımla hissettim dudaklarını, burnumla okşadım saçlarını, birlikte geçirdiğimiz zaman zarfında tatma ve hissetme duyularım köreldi…
Sen geleceği parlak, tribünlerin sevgilisi dört dörtlük bir santrafordun. Ben ise işe yaramaz bir ortasaha oyuncusu. Daha kariyerlerimize yeni başladığımız için aynı takımdaydık.
Bir lig maçında sakatlıklardan dolayı forma şansı bulmuştum. Son dakikalara yaklaşırken gol sesi çıkmamıştı hala. Rakip takım korner atışı kullanacaktı, neredeyse bütün oyuncularıyla yarı sahamıza gelmişlerdi. Ben ise hava toplarındaki kötü zamanlamamdan dolayı ceza sahasının dışında bekliyordum.
Korner atışı kullanıldı, sol bekimiz ön direkte kafayla uzaklaştırdı topu. Çok sert kesilmiş bir orta olduğu için top bir anda önüme düştü. Etrafımda metrekaralerce boş alan vardı, ileride seni gördüm. Belki de profesyonel futbol hayatında ilk defa yoğun adam markajında değildin. İleriye atacağım bir top ile rakip kaleye gidebilir ve bitirici bir vuruşla son dakikada skoru lehimize değiştirebilirdin.
Ama benim o pası atacak teknik kapasite ve oyun vizyonuna sahip olmadığımı bildiğinden defans arkasına koşu yapmadın. Ofsayta düşmemek için bekledin olduğun yerde, ben de geri pas attım. Tribünleri dolduran binlerce taraftar annem, olmayan kız arkadaşım, hatta hayata uzun yıllar önce gözlerini yummuş ebem hakkında ileri geri söylemlerde bulundu hep bir ağızdan.
Sen benim gibi molozlarla aynı takımda olmayı haketmiyordun, o pası sana Fabregas'ın, Kaka'nın, Messi'nin atması gerekiyordu. Geleceğin parlaktı, eğer bir sakatlık geçirmezsen üst düzey takımlarda forma şansı bulman işten bile değildi.
Yine de maçtan sonra yanıma gelip “İyi oynadın, çalışmaya devam et” dedin bana. Seni diğer yıldızlardan ayıran, apayrı yapan özellik de buydu işte. C Ronaldo gibi orospu çocuğu olmamıştın, ilgi seni olgunlaştırmış, her futbolcunun aynı sahayı paylaşmayı hayal ettiği, milyonların sevgisini kazanmış bir futbol ilahına dönüşmüştün.
O maçtan sonra tesislerde gözüme uyku girmedi. Korkaklığımdan dolayı maçı kazandırma, camiada daha da önemlisi senin gönlünde yer edinme şansını tepmiştim. O gece yemin ettim kendime, eğer bir daha benzer bir pozisyon olursa en azından o pası atmayı deniyecektim; büyük ihtimalle top taca ya da auta gidecekti gerçi.
Bir sonraki maç yedek kulubesindeydim. Elime gelen şansı iyi değerlendiremediğim için koltuk ısıtıcısı görevini vermişti bana teknik direktör. Benden bir bok olmayacağını anlayınca takımın eski yıldızı Serkan'ı yeniden transfer etmişti başkan. Onunla oynuyordun artık, yüksek fizik gücü, teknik sol ayağı, liderlik vasıfları,oyunun iki yönünü de oynaması, engin tecrübesi... Aradığın oyun kurucuya kavuşmuştun en sonunda. Seni istediğin noktalarda topla buluşturabilen, adam eksiltme özelliğiyle boş alan yaratan, rakip defansın arkasına attığı ara paslarla takım arkadaşlarını gollük pozisyonlara sokan bir forvet arkasıydı Serkan. Birbirinden başarılı maçlardan sonra onunla basın toplantılarına katılıyor, kulup dergisine beraber roportaj veriyor, izin günlerinde onunla "alemlere akıyordun".
Bunlara rağmen meşin yuvarlak ayağına geldiğinde bilekleri titreyen, top kaybı yapmamak için en yakınındaki takım arkadaşına yan pas atan, yedek kulubesindeki koltuklarda götünün izi çıkmış bu şapşal, her defasında senin ne kadar örnek bir sporcu olduğunu tekrarlayan takım arkadaşını özlüyorsundur eminim.
Ama futbol tanrılarının başka planları varmış ikimiz için. Sen onların en sevdiği kullarından biriydin, kutsanmış bileklerinle hem bu hem de öbür dünyadakileri büyüleyen bir virtüozdün. Senin kalibrendeki bir oyuncunun benimle santra atışı kullanması futbol tanrılarına bir hakaret olurdu ancak. Sen Şampiyonlar Ligi için yaratılmıştın, ben ise amatör küme…
Bilmiyorum bundan sonra senin kadar yetenekli biriyle aynı formayı paylaşabilir miyim. Hadi şans yine yüzüme güldü diyelim, bu sefer ileriye oynayacağım. Top stadyumun dışına çıksa bile, tribünler “Baban da mı minareciydi” tezahüratı yapsa bile, deniyeceğim o arapası.
Asla kolektif düşünmedin ikimizi. Ben bir yıldız değildim, ama faydalı bir oyuncuydum. Hani düzenli forma şansı bulmasa da her takıma lazım futbolculardan. Teknik becerilerim kısıtlıydı, kondisyonum da pek yüksek sayılmazdı. Futbol aşkıyla yanıp tutuşan bir gençtim sadece, tek artım buydu. Cezalar ve sakatlıklar idi benim ortaklarım, ancak onlar sayesinde beraber olabiliyorduk sahada. Antremanda Serkan’a çift dalarak aşil tendonunda birinci dereceden yırtığa sebeb olmayı düşündüm bir ara, ama kalıcı çözüm olamazdı bu. Üstelik senin üzüldüğünü görmektense, futbolu bırakırdım daha iyi.
Keşke bu kadar güzel olmasaydın, belki o zaman birlikte olabilirdik. Boyun kısa, götün büyük, kaşların kalın ve birleşik olsaydı, işte o zaman beraber yaşlanabilirdik bir ihtimal. Ama sen zarafetin vücut bulmuş haliydin. Olası bir aşkımız yalnızca romantik-komedi filmlerinde mümkündü...
Şüphesiz bana çok şey öğrettin. Bunlardan en önemlisi ise sanılanın aksine gönlün sadece ota konduğu gerçeği. Bu yüzden kızamıyorum sana, “Ben seni elalemin asistleriyle gol at diye mi sevdim orospu!” diye haykıramıyorum maçlarını izlerken. Üst düzey oyuncular yerine top sektirmeyi beceremeyen bir kazmayı seçmeni düşünmek, dünya barışından bile daha ütopik.
Hayatımın en mutlu günlerini seninle geçirdim, her ne kadar senin kurallarınla oynasak da. Ama artık kendi kaleme gol atmaktan usanmış, hep başkalarının yedeği olmaktan bıkmıştım, o yüzden bıraktım seninle oynamayı. Topumu alıp evimin yolunu tuttum.
Skor tabelasına bakıp suçlu aramak haksızlık bazen. Hata kimindi burada; senin Fair-play ruhun mu, benim kazmalığım mı, Serkan’ın yetenekleri mi? Ne sana, ne kendime, ne de ona kızamıyorum. Belki de takımı maç kaybetmiş kulüp başkanları gibi hakemi suçlamalıyım, ama hiçbirşeyi değiştirmeyeceğini biliyorum…
…tıpkı bu yazı gibi.
13 Şubat 2009 Cuma
Ayak Kokusu Ve Otobüs Uğultuları
Geçen hafta dört günlük bir Denizli kaçamağı yapayım dedim, çokluğunun bokluğuna hayli yansıdığı bu lanet şehirden uzaklaşmam gerekiyordu. Otobüs yolculuklarını hiç sevmezdim küçükken ama geliştirdiğim bir teknikle yollar artık vız geliyor bana. Hayatınızın geri kalanında hiçbir işe yaramayacak bilgilerle dolu yazılarımda bu sefer sizlere büyük bir kamu hizmeti sunacağım sevgili okurlarım.
“Müzik sarhoşluğu” adını verdiğim bu yöntem sayesinde otobüs yolculukları rahatsızlık dolu saatler, sıkışan diz kapakları, saya saya bitmeyen elektrik direkleri, bir lira verip de umumi tuvalette işeyememenin verdiği inanılmaz acıdan ibaret olmayacak.
Şimdi en sevdiğiniz albümü -ben şahsen Between The Buried And Me'nin Colors isimli şaheserini kullanırım- klasör halinde MP3 çalarınıza atıyorsunuz. Yolda giderken uyumak hayli zor ama 5-10 dakikalık şekerlemeler özellikle gece yolcukluklarının kaçınılmazlarından. Benim kullandığım taktikle aralıksız çalıyor müzik, hiç kapatmıyorum, nasıl olsa otobüste uyuma özürlü biriyim. İşte tam bu 5-10 dakikalık kaçamaklarda “White Wall” çığlığıyla uyanmak, kendine tam gelmemişken o müthiş soloyu orta kulaklarımda hissetmek kelimelerle anlatamayacağım bir haz.
Colors dolu bir yolculuğu hayal ederken kader yine aduket çekti bana sevgili okurlar. 4 yıllık emektar MP3 çalarım yola çıkacağım gün bozuldu. Otuz kere firmware güncellemesi yapsam da bana mısın demedi alet. Hayatımın en zorlu yolculuğundan sonra Denizli'ye beyin amcıklanması geçirmiş bir vaziyette ulaştım.
İlk durak Denizli'deki favori mekanım Erdoğanların evine uğradım. Annesinin eşsiz yemekleri, abisinin kral sohbeti, ailenin tamamına yayılmış samimiyet ve daha birçok nedeni var Aydın ailesine misafir olma farkını seçmemin.
Aydınlar -kabul ediyorum fazla amerikanvari bir hitap oldu- son derece iyi niyetli ve ağzına geleni söyleyen insanlardır. Eve adımımı atar atmaz Erdoğan ayaklarımın koktuğunu ve ayaklarımı yıkamamı, hatta mümkünse çamaşır suyu da kullanmamı son derece direkt bir şekilde belirtti.
Evet ayaklarım kokuyordu, zira 12 saatlik bir yoldan gelmiştim, hiç de alınmadım bu söylemine. Alınmam için bir sebep de yok zaten, gelmeden ayaklarıma deodorant mı süreyim yani nedir çaresi.
Ama nedendir bilinmez insanlar her zaman inkar ediyor ayaklarının koktuğunu, sanki utanılcak birşey amına koyayım. Hani fazla yemek yersen koca götlü olursun, çalışmazsan sınavlardan çakarsın, kendine bakmazsan kızlar da sana bakmaz ama ayakların kokuyorsa ne yapılabilir soruyorum sizlere.
Bunun için üretilmiş tabanlar, kremler falan var ama bende onlara verecek para yok. Uzun yolculuklardan sonra ayak yıkamak, çorap değiştirmek, ayağa kolanya dökmek, osurarak ayak kokusunu saf dışı bırakmak gibi çarelere başvurmak zorundayım.
İnsanlar çok anlamsız yere utanıyor bazen, ayak kokusu bunlardan sadece biri. Dikkatimi en çok çekenlerden biri de horlama. Herkes asla horlamadığını, gecenin yarısı evi inletenin başkası olduğunu iddia eder. Valla ben bu mantığı hala çözebilmiş değilim, bir insan nasıl horlayıp horlamadığını farkeder, uyurken odaya kamera yerleştirip sabah kontrol mü ediyorlar, yoksa horlarken rüyalarında da mı duyuluyor o ses. Başkası horluyorsun dediğinde de inanmıyor burnuna soktuklarımının!
Horlayıp horlamadığım konusunda kesin bir bilgim yok. Yıllardır ananemle aynı evde yaşadığımdan dolayı horultu ile uyuyabilme yetisine sahibimdir, ama herkes ananem gibi horalmıyor malesef. Ananem bir saat gibi sekronize horlar, belirli bir zaman diliminden sonra kulaklarım buna alışır ve hafif olan uykuma dalarım. Ama bazı terbiyesizler ritmsiz horluyor. Bir iç çekişten sonra dışarıya hava püskürtmenin kaç salise sonra geleceğini bir türlü kestiremediğin için de uykumun içine ediliyor.
Anlamsız utançlardan bir diğeri de yaşlılık. Özellikle bayanlarda görülen bir gereksizlik bu. Üstüne utanmadan “Bayanlara yaş sorulmaz” kuralı geliştirilmiş. Hayır sorsam nolur sormasan nolur, 42 yaşında olmanın saklanılcak neresi vardır. Şimdi birisi gerçek yaşını öğrendiğinde “Vay be amına kodumunun orospusu 42 yaşına girmiş, insan biraz yavaş yaşlanır lan” mı diyecek. Bu ne kolpalıktır, diğer insanlar gibi 365 günde bir yıl daha yaşlanmanın utanılcak nesi var?Sanki bir makine var amına koyayım, içine girince donacaksın daha sonra çözecekler seni doğum tarihinin üzerinden 291 yıl geçmesine rağmen 38 yaşında olacaksın.
İnsanların 42 yaşına geldim, bugüne kadar kime ne faydam dokunmuştur, kaç kişinin kalbini kırmışımdır, ne kadar hayır duası aldım, acaba cennete yetecek kadar repim var mı diye düşünmek yerine yok genç göstermekmiş, ayağının kokmamasıymış, horlamamakmış böyle anlamsız şeylere kafa yormaları beni dellendiriyor sevgili okurlar.
Ulan diyorum içimden namusunun bacak arasındaki bir zara baktığı, huzurun cebinin doluluğuyla doğru orantılı olduğu, sevginin karşılıklı çıkarlara bağlandığı bir dünyada ne sikim yemeye geldik. Detaylarda kaybolan, hakikatları unutan bir canlı insanoğlu...
Ama felsefe yaparak sizleri sıkacak değilim, çünkü sizler benim canlarımsınız sevgili okurlar. Bundan bir önceki yazıma gelen yorumlar gönül deryamı coşturdu, bir yerine iki yazı yazmaya karar verdim evet bundan sonraki kısım farklı bir yazı öncekiyle az çok paralellik olacak, değişik birşey deniyorum umarım hoşunuza gider.
Değerli insan Oğuz Arı ile İzmir'e gitme kararı almıştık. Herkesin somestırı bittiğinde bizimki yeni başlıyordu henüz ama yine de başka bir şehre gitmek, olası maceralara atılmak için can atıyordum. Oğuz çok değişik bir adam, sınavda sınava görüyordum sadece, tam bir “alttan ders alan üst sınıf” modeli çiziyordu, sonra öğrendim ki aynı sınıftaymışız ama derse girmiyormuş hiç.
Dil sınıfında kafa dengi bir adam bulundu mu sıkı sıkıya yapışmak gerekiyor sevgili okurlar. Zira ortam sik gibi birşey paylaşalıbilecek birine kenetlenme içgüdüsü oluyor insanda. İşte Oğuz ile aramızda böyle bir arkadaşlık var, daha adamı tanıyalı beş gün oldu ama beraber İzmir'e gitmeye karar verdik gerisini siz düşünün.
Ben de herkese anlatıyordum İzmir'e gideceğimi, bütün planlarımı -çok dolu bir hayatım var sanki de- Cumartesi sabahı İzmir'de olmak üzere ayarlamıştım. Perşembe akşamı tam yatacakken Oğuz'dan MSN'e girmem gerektiğini söyleyen bir mesaj geldi.
Dediğim gibi Oğuz hiç okula gelmeyen bir adam, hazırlıkta da sınavdan sınava uğramış. Şimdi bizim okulumuz 1453'ten beri bir adım bile ileri atmadığı için diğer üniversitelerin aksine öğrencilerinin askerlikle ilgili belgelerini ilgili kurumlara yollamıyor. Bunun yerine belgeleri öğrencilerin almasını ve en yakınlarındaki askerlik şubesine teslim etmelerini bekliyor.
Hal böyle olunca, okulla uzaktan yakından alakası olmayan Oğuz geçen yıl öğrenci olduğunu orduya bildirmemiş. Sevgili inzibatlar da Oğuz'u dört aylık asker kaçağı olmakla suçlayıp içeri almaya çalışmışlar. Bütün bunlar İzmir'e olası seyahatimizden bir gün önce oluyor.
Yapılabilecek birşey yok tabi, iptal olmuştu gezi. Sonra aklıma dank etti, canımdan çok sevdiğim memleketim Denizli'ye gitmek. Kalacak ev bol zaten,burs Cuma yatacak kafa dinlerim biraz. Oğuz'un asker kaçaklığı hayırlı bir işe vesile oldu anlayacağınız.
Tüm günümü planlamıştım, sabahtan bursu çekecek, Denizli Seyahat'ten bileti alacak, oradan Penguen'e gidip yazı gösterecek, gece ise müzik sarhoşu olup Cumartesi sabahı Denizli'ye varacaktım.
İlk iş bursu çekmek için Ziraat Bankası ATM'sine gittim.Başbakanlık bursu her ayın altısında yatıyor, Cuma diye bahsettiğim de 6 Şubattır, sıfatında hayır olmayan burs yatmamış sevgili okurlar. Daha sonra denemek üzere evime geri döndüm, zira hangi yazıyı götüreceğimi seçmem gerekiyordu.
Düşündüm, taşındım yine eşeğimi sağlam kazığa bağlayıp “Bir Eşek Kadar Olamadım”ı seçtim. Yeni bilgisayarımda son derece eski yazıcıma uyumlu bir giriş olmadığı için başka yerlerden çıkartıyorum yazıları, aynı zamanda flash bellek görevi üstlenen MP3 çalarımı taktım makineye, hata verdi. Firmware güncellerim düzelir diye düşündüm ama Penguen'in amatör saati başlamak üzereydi, zamanım yoktu usbsi boklu aletle uğraşmaya.
Kuzenim bir kutu boş DVD almış fakat bilgisayarında DVD yazıcısı yerine DVD okuyucu olduğunu öğrenince bana vermişti malları. Beleş olmasının verdiği gazla 0.7 Mblık belgeyi 4.5 Gblık DVD'ye pervasızca yazdım sevgili okurlar.
Hemen akabinde fotokopi merkezine gittim. DVD'yi uzattığımda eleman 15-20 saniye boyunca DVD'ye baktı, içeriğine değil sevgili okurlar elinde tutup baktı adam. Sonra DVD'yi yerleştirdi ve sadece bir Word belgesiyle karşılaşınca bastı kahkahayı. Heralde benim Rapidshare'den dosya indirmeyi beceremeyen mallardan biri olduğumu düşünmüştü. “Abi flash disk bozuldu, dönem ödevi bu ondan DVD'ye yazdım” diye savunmaya geçtim, bilmiyorum inanmış mıdır, inanmasa da sikime kadar yolu var gerçi ama yine de adama taşşak malzemesi olmak koymadı desem yalan olur. Keşke DVD dolu gözüksün diye birkaç film atsaydım diye iç geçirdim.
Çıkarttırdım 10 sayfalık mini-romanımı bir de ciltlettirdim, tuttum Taksim'in yolunu.O eski belediye otobüslerinde hiç kesilmeyen uğultu ne kadar çekilmezmiş farkına vardım, kitap okumaya çalışsam da aklım hep yandaki teyzenin dedikodularına takıldı.
Taksim'e vardığımda internetten aldığım adresi sormaya başladım herkese fakat bir Allah'ın kulu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Anadolu Sokak No:2 Daire:4 nerede bilmez mi? Aynı dükkanların önünden geçiyordum sürekli, hep merak etmişimdir neden her daim İstiklal Caddesi'nde bir kalabalık vardır, sürekli inip çıkarlar diye, işte o sorunun cevabı bendim. Kuru insan kalabalığına karışmış, her geçen dakika daha da sert adımlarla dağlıyordum yeri.
Yürümeyi bıraktım, kafamı çalıştırmam gerekiyordu. Kendimi nispeten boş bir ara sokağa atıp gözyüzüne bakmaya başladım, kafama bir elma düşmesini bekledim. Tam bu esnada önünde dikildiğim kebapçılardan biri “Birader pide ister misin” diye sordu. İşte beklediğim elma o Doğulu kardeşimin ağzından ulaşmıştı bana.
Kemik okuyarak büyümüş olanlarınız bilir, her defasında adı geçen bir yer vardır “Nizam Pide” adında. Çizerler acıktığı zaman Nizam Pide'den sipariş verirler, işte beni Penguen'e götürecek anahtar noktaydı orası.
Tabi bir restoranta başka bir pidecinin adresini sormak ayıp olacağı için diğer bir sektörden esnafa gidip Nizam Pide'yi sordum. Nizam Pide'ye de Anadolu Sokak dediğim an son derece emin bir şekilde direktifleri verdi oradaki eleman.
Penguen'in bulunduğu 2 numaralı binaya vardım. İkinci katta Lombak vardı, dördüncü katta Penguen. Şimdi nereden biliyorsunuz diye soranlarınız olabilir, kapılarının önünde öküz gibi yazıyor. İlk başta nazik bir izlenim bırakmak için kapıyı tıklattım, biraz bekledim kimse gelmedi, zili çaldım, yine kimse gelmedi. O kadar uğraş boşuna mıydı, hayal kırıklığını verdiği kuvvetle kapıya yumruk attım, sinirimden pembeleşen parmaklarımdaki acıyı hissetmiyordum.
Üst kattan bir ses geldi, Harry Potter benzeri birisi çıkmıştı, kapının önündeki yazıya rağmen “Pardon burası mı Penguen” diye spastik bir soru sordum adama, “Hayır ben az önce dergiden çıktım burası” dedi. Dertlerim tasalarım uçtu gitti, bunun sonucu olarak elimdeki acıyı hissetmeye başladım. Ama hayat böyledir işte sevgili okurlar, emeksiz ekmek yok kimseye.
Dergiye girdim, gerekli açıklamaları yaptım, yazıyı büyük usta Selçuk Erdem'e verdim, terkettim binayı. Hayaller kurarken yaptığım büyük bir hatanın farkına vardım, hatırlayanlarınız vardır “Bir Eşek Kadar Olamadım”da göze çarpan bir Uykusuz reklamı ve Umut Sarıkaya hayranlığı mevcut.
Eve dönmeden bursu kontrol ettim hala yatmamıştı, ananemden borç para alıp yazıhaneye gittim yedi sularında. Sadece dokuz arabasına yer kalmış, genelde tercih ettiğim 23:00 ekspresinde bütün biletler satılmış mecburen iki saat içinde kalkacak otobüse bilet aldım. O kalan iki saati de umutsuz bir şekilde MP3 çalarımı tamir etme çabalarıyla geçirdim, yola çıkmadan önce duvardan duvara fırlattım, düzeldi alet ama 10 dakika sonra yine eski açılmaz haline döndü.
Bursumun yatmamasından dolayı yer bulamadığım ekspres otobüs aksine dokuz arabası on değil oniki saatte Denizli'ye ulaşıyor.Müziksizlik de eklenince götüm gibi bir yolculuk geçirdim sevgili okurlar. Görmeyenler için belirteyim son derece kıllı, yağlı ve şekilsizdir götüm.
Denizli'de ise dolu dolu dört gün, müziksizliğin verdiği boşluğu unutturdu bana. Burs da ayın yedisinde yatmış, onun da payı var. Makineyi tamir ettirdim son gün, canavar gibi çalışıyordu. Ama tamir sürecinde format yemiş ve deneme amaçlı birkaç şarkı yüklenmişti içine. Artık o kadar da özlemiştim ki kulaklıklarımı 50 Cent'e bile razıydım. Şansa bakın kendisinin “Just A Lil' Bit” isimli eseri MP3 çalarıma yüklenmişti ben de onu dinleye dinleye Erdoğanların evine gittim. Daha önceden depoladığım eski MP3 arşivimi yükleyip geri döndüm İstanbul'a. Müzik sarhoşu oldum yolda hafiften.
Sikinde Olan Okurlar İçin Not: Penguen'den hala ses çıkmadı, bugün yine gideceğim. Bu sefer geçen yıl yazdığım 14 Şubat yazısını vereceğim. Blogu kapatmama daha çok zaman var gibi duruyor, umarım yanılırım...
“Müzik sarhoşluğu” adını verdiğim bu yöntem sayesinde otobüs yolculukları rahatsızlık dolu saatler, sıkışan diz kapakları, saya saya bitmeyen elektrik direkleri, bir lira verip de umumi tuvalette işeyememenin verdiği inanılmaz acıdan ibaret olmayacak.
Şimdi en sevdiğiniz albümü -ben şahsen Between The Buried And Me'nin Colors isimli şaheserini kullanırım- klasör halinde MP3 çalarınıza atıyorsunuz. Yolda giderken uyumak hayli zor ama 5-10 dakikalık şekerlemeler özellikle gece yolcukluklarının kaçınılmazlarından. Benim kullandığım taktikle aralıksız çalıyor müzik, hiç kapatmıyorum, nasıl olsa otobüste uyuma özürlü biriyim. İşte tam bu 5-10 dakikalık kaçamaklarda “White Wall” çığlığıyla uyanmak, kendine tam gelmemişken o müthiş soloyu orta kulaklarımda hissetmek kelimelerle anlatamayacağım bir haz.
Colors dolu bir yolculuğu hayal ederken kader yine aduket çekti bana sevgili okurlar. 4 yıllık emektar MP3 çalarım yola çıkacağım gün bozuldu. Otuz kere firmware güncellemesi yapsam da bana mısın demedi alet. Hayatımın en zorlu yolculuğundan sonra Denizli'ye beyin amcıklanması geçirmiş bir vaziyette ulaştım.
İlk durak Denizli'deki favori mekanım Erdoğanların evine uğradım. Annesinin eşsiz yemekleri, abisinin kral sohbeti, ailenin tamamına yayılmış samimiyet ve daha birçok nedeni var Aydın ailesine misafir olma farkını seçmemin.
Aydınlar -kabul ediyorum fazla amerikanvari bir hitap oldu- son derece iyi niyetli ve ağzına geleni söyleyen insanlardır. Eve adımımı atar atmaz Erdoğan ayaklarımın koktuğunu ve ayaklarımı yıkamamı, hatta mümkünse çamaşır suyu da kullanmamı son derece direkt bir şekilde belirtti.
Evet ayaklarım kokuyordu, zira 12 saatlik bir yoldan gelmiştim, hiç de alınmadım bu söylemine. Alınmam için bir sebep de yok zaten, gelmeden ayaklarıma deodorant mı süreyim yani nedir çaresi.
Ama nedendir bilinmez insanlar her zaman inkar ediyor ayaklarının koktuğunu, sanki utanılcak birşey amına koyayım. Hani fazla yemek yersen koca götlü olursun, çalışmazsan sınavlardan çakarsın, kendine bakmazsan kızlar da sana bakmaz ama ayakların kokuyorsa ne yapılabilir soruyorum sizlere.
Bunun için üretilmiş tabanlar, kremler falan var ama bende onlara verecek para yok. Uzun yolculuklardan sonra ayak yıkamak, çorap değiştirmek, ayağa kolanya dökmek, osurarak ayak kokusunu saf dışı bırakmak gibi çarelere başvurmak zorundayım.
İnsanlar çok anlamsız yere utanıyor bazen, ayak kokusu bunlardan sadece biri. Dikkatimi en çok çekenlerden biri de horlama. Herkes asla horlamadığını, gecenin yarısı evi inletenin başkası olduğunu iddia eder. Valla ben bu mantığı hala çözebilmiş değilim, bir insan nasıl horlayıp horlamadığını farkeder, uyurken odaya kamera yerleştirip sabah kontrol mü ediyorlar, yoksa horlarken rüyalarında da mı duyuluyor o ses. Başkası horluyorsun dediğinde de inanmıyor burnuna soktuklarımının!
Horlayıp horlamadığım konusunda kesin bir bilgim yok. Yıllardır ananemle aynı evde yaşadığımdan dolayı horultu ile uyuyabilme yetisine sahibimdir, ama herkes ananem gibi horalmıyor malesef. Ananem bir saat gibi sekronize horlar, belirli bir zaman diliminden sonra kulaklarım buna alışır ve hafif olan uykuma dalarım. Ama bazı terbiyesizler ritmsiz horluyor. Bir iç çekişten sonra dışarıya hava püskürtmenin kaç salise sonra geleceğini bir türlü kestiremediğin için de uykumun içine ediliyor.
Anlamsız utançlardan bir diğeri de yaşlılık. Özellikle bayanlarda görülen bir gereksizlik bu. Üstüne utanmadan “Bayanlara yaş sorulmaz” kuralı geliştirilmiş. Hayır sorsam nolur sormasan nolur, 42 yaşında olmanın saklanılcak neresi vardır. Şimdi birisi gerçek yaşını öğrendiğinde “Vay be amına kodumunun orospusu 42 yaşına girmiş, insan biraz yavaş yaşlanır lan” mı diyecek. Bu ne kolpalıktır, diğer insanlar gibi 365 günde bir yıl daha yaşlanmanın utanılcak nesi var?Sanki bir makine var amına koyayım, içine girince donacaksın daha sonra çözecekler seni doğum tarihinin üzerinden 291 yıl geçmesine rağmen 38 yaşında olacaksın.
İnsanların 42 yaşına geldim, bugüne kadar kime ne faydam dokunmuştur, kaç kişinin kalbini kırmışımdır, ne kadar hayır duası aldım, acaba cennete yetecek kadar repim var mı diye düşünmek yerine yok genç göstermekmiş, ayağının kokmamasıymış, horlamamakmış böyle anlamsız şeylere kafa yormaları beni dellendiriyor sevgili okurlar.
Ulan diyorum içimden namusunun bacak arasındaki bir zara baktığı, huzurun cebinin doluluğuyla doğru orantılı olduğu, sevginin karşılıklı çıkarlara bağlandığı bir dünyada ne sikim yemeye geldik. Detaylarda kaybolan, hakikatları unutan bir canlı insanoğlu...
Ama felsefe yaparak sizleri sıkacak değilim, çünkü sizler benim canlarımsınız sevgili okurlar. Bundan bir önceki yazıma gelen yorumlar gönül deryamı coşturdu, bir yerine iki yazı yazmaya karar verdim evet bundan sonraki kısım farklı bir yazı öncekiyle az çok paralellik olacak, değişik birşey deniyorum umarım hoşunuza gider.
Değerli insan Oğuz Arı ile İzmir'e gitme kararı almıştık. Herkesin somestırı bittiğinde bizimki yeni başlıyordu henüz ama yine de başka bir şehre gitmek, olası maceralara atılmak için can atıyordum. Oğuz çok değişik bir adam, sınavda sınava görüyordum sadece, tam bir “alttan ders alan üst sınıf” modeli çiziyordu, sonra öğrendim ki aynı sınıftaymışız ama derse girmiyormuş hiç.
Dil sınıfında kafa dengi bir adam bulundu mu sıkı sıkıya yapışmak gerekiyor sevgili okurlar. Zira ortam sik gibi birşey paylaşalıbilecek birine kenetlenme içgüdüsü oluyor insanda. İşte Oğuz ile aramızda böyle bir arkadaşlık var, daha adamı tanıyalı beş gün oldu ama beraber İzmir'e gitmeye karar verdik gerisini siz düşünün.
Ben de herkese anlatıyordum İzmir'e gideceğimi, bütün planlarımı -çok dolu bir hayatım var sanki de- Cumartesi sabahı İzmir'de olmak üzere ayarlamıştım. Perşembe akşamı tam yatacakken Oğuz'dan MSN'e girmem gerektiğini söyleyen bir mesaj geldi.
Dediğim gibi Oğuz hiç okula gelmeyen bir adam, hazırlıkta da sınavdan sınava uğramış. Şimdi bizim okulumuz 1453'ten beri bir adım bile ileri atmadığı için diğer üniversitelerin aksine öğrencilerinin askerlikle ilgili belgelerini ilgili kurumlara yollamıyor. Bunun yerine belgeleri öğrencilerin almasını ve en yakınlarındaki askerlik şubesine teslim etmelerini bekliyor.
Hal böyle olunca, okulla uzaktan yakından alakası olmayan Oğuz geçen yıl öğrenci olduğunu orduya bildirmemiş. Sevgili inzibatlar da Oğuz'u dört aylık asker kaçağı olmakla suçlayıp içeri almaya çalışmışlar. Bütün bunlar İzmir'e olası seyahatimizden bir gün önce oluyor.
Yapılabilecek birşey yok tabi, iptal olmuştu gezi. Sonra aklıma dank etti, canımdan çok sevdiğim memleketim Denizli'ye gitmek. Kalacak ev bol zaten,burs Cuma yatacak kafa dinlerim biraz. Oğuz'un asker kaçaklığı hayırlı bir işe vesile oldu anlayacağınız.
Tüm günümü planlamıştım, sabahtan bursu çekecek, Denizli Seyahat'ten bileti alacak, oradan Penguen'e gidip yazı gösterecek, gece ise müzik sarhoşu olup Cumartesi sabahı Denizli'ye varacaktım.
İlk iş bursu çekmek için Ziraat Bankası ATM'sine gittim.Başbakanlık bursu her ayın altısında yatıyor, Cuma diye bahsettiğim de 6 Şubattır, sıfatında hayır olmayan burs yatmamış sevgili okurlar. Daha sonra denemek üzere evime geri döndüm, zira hangi yazıyı götüreceğimi seçmem gerekiyordu.
Düşündüm, taşındım yine eşeğimi sağlam kazığa bağlayıp “Bir Eşek Kadar Olamadım”ı seçtim. Yeni bilgisayarımda son derece eski yazıcıma uyumlu bir giriş olmadığı için başka yerlerden çıkartıyorum yazıları, aynı zamanda flash bellek görevi üstlenen MP3 çalarımı taktım makineye, hata verdi. Firmware güncellerim düzelir diye düşündüm ama Penguen'in amatör saati başlamak üzereydi, zamanım yoktu usbsi boklu aletle uğraşmaya.
Kuzenim bir kutu boş DVD almış fakat bilgisayarında DVD yazıcısı yerine DVD okuyucu olduğunu öğrenince bana vermişti malları. Beleş olmasının verdiği gazla 0.7 Mblık belgeyi 4.5 Gblık DVD'ye pervasızca yazdım sevgili okurlar.
Hemen akabinde fotokopi merkezine gittim. DVD'yi uzattığımda eleman 15-20 saniye boyunca DVD'ye baktı, içeriğine değil sevgili okurlar elinde tutup baktı adam. Sonra DVD'yi yerleştirdi ve sadece bir Word belgesiyle karşılaşınca bastı kahkahayı. Heralde benim Rapidshare'den dosya indirmeyi beceremeyen mallardan biri olduğumu düşünmüştü. “Abi flash disk bozuldu, dönem ödevi bu ondan DVD'ye yazdım” diye savunmaya geçtim, bilmiyorum inanmış mıdır, inanmasa da sikime kadar yolu var gerçi ama yine de adama taşşak malzemesi olmak koymadı desem yalan olur. Keşke DVD dolu gözüksün diye birkaç film atsaydım diye iç geçirdim.
Çıkarttırdım 10 sayfalık mini-romanımı bir de ciltlettirdim, tuttum Taksim'in yolunu.O eski belediye otobüslerinde hiç kesilmeyen uğultu ne kadar çekilmezmiş farkına vardım, kitap okumaya çalışsam da aklım hep yandaki teyzenin dedikodularına takıldı.
Taksim'e vardığımda internetten aldığım adresi sormaya başladım herkese fakat bir Allah'ın kulu Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Anadolu Sokak No:2 Daire:4 nerede bilmez mi? Aynı dükkanların önünden geçiyordum sürekli, hep merak etmişimdir neden her daim İstiklal Caddesi'nde bir kalabalık vardır, sürekli inip çıkarlar diye, işte o sorunun cevabı bendim. Kuru insan kalabalığına karışmış, her geçen dakika daha da sert adımlarla dağlıyordum yeri.
Yürümeyi bıraktım, kafamı çalıştırmam gerekiyordu. Kendimi nispeten boş bir ara sokağa atıp gözyüzüne bakmaya başladım, kafama bir elma düşmesini bekledim. Tam bu esnada önünde dikildiğim kebapçılardan biri “Birader pide ister misin” diye sordu. İşte beklediğim elma o Doğulu kardeşimin ağzından ulaşmıştı bana.
Kemik okuyarak büyümüş olanlarınız bilir, her defasında adı geçen bir yer vardır “Nizam Pide” adında. Çizerler acıktığı zaman Nizam Pide'den sipariş verirler, işte beni Penguen'e götürecek anahtar noktaydı orası.
Tabi bir restoranta başka bir pidecinin adresini sormak ayıp olacağı için diğer bir sektörden esnafa gidip Nizam Pide'yi sordum. Nizam Pide'ye de Anadolu Sokak dediğim an son derece emin bir şekilde direktifleri verdi oradaki eleman.
Penguen'in bulunduğu 2 numaralı binaya vardım. İkinci katta Lombak vardı, dördüncü katta Penguen. Şimdi nereden biliyorsunuz diye soranlarınız olabilir, kapılarının önünde öküz gibi yazıyor. İlk başta nazik bir izlenim bırakmak için kapıyı tıklattım, biraz bekledim kimse gelmedi, zili çaldım, yine kimse gelmedi. O kadar uğraş boşuna mıydı, hayal kırıklığını verdiği kuvvetle kapıya yumruk attım, sinirimden pembeleşen parmaklarımdaki acıyı hissetmiyordum.
Üst kattan bir ses geldi, Harry Potter benzeri birisi çıkmıştı, kapının önündeki yazıya rağmen “Pardon burası mı Penguen” diye spastik bir soru sordum adama, “Hayır ben az önce dergiden çıktım burası” dedi. Dertlerim tasalarım uçtu gitti, bunun sonucu olarak elimdeki acıyı hissetmeye başladım. Ama hayat böyledir işte sevgili okurlar, emeksiz ekmek yok kimseye.
Dergiye girdim, gerekli açıklamaları yaptım, yazıyı büyük usta Selçuk Erdem'e verdim, terkettim binayı. Hayaller kurarken yaptığım büyük bir hatanın farkına vardım, hatırlayanlarınız vardır “Bir Eşek Kadar Olamadım”da göze çarpan bir Uykusuz reklamı ve Umut Sarıkaya hayranlığı mevcut.
Eve dönmeden bursu kontrol ettim hala yatmamıştı, ananemden borç para alıp yazıhaneye gittim yedi sularında. Sadece dokuz arabasına yer kalmış, genelde tercih ettiğim 23:00 ekspresinde bütün biletler satılmış mecburen iki saat içinde kalkacak otobüse bilet aldım. O kalan iki saati de umutsuz bir şekilde MP3 çalarımı tamir etme çabalarıyla geçirdim, yola çıkmadan önce duvardan duvara fırlattım, düzeldi alet ama 10 dakika sonra yine eski açılmaz haline döndü.
Bursumun yatmamasından dolayı yer bulamadığım ekspres otobüs aksine dokuz arabası on değil oniki saatte Denizli'ye ulaşıyor.Müziksizlik de eklenince götüm gibi bir yolculuk geçirdim sevgili okurlar. Görmeyenler için belirteyim son derece kıllı, yağlı ve şekilsizdir götüm.
Denizli'de ise dolu dolu dört gün, müziksizliğin verdiği boşluğu unutturdu bana. Burs da ayın yedisinde yatmış, onun da payı var. Makineyi tamir ettirdim son gün, canavar gibi çalışıyordu. Ama tamir sürecinde format yemiş ve deneme amaçlı birkaç şarkı yüklenmişti içine. Artık o kadar da özlemiştim ki kulaklıklarımı 50 Cent'e bile razıydım. Şansa bakın kendisinin “Just A Lil' Bit” isimli eseri MP3 çalarıma yüklenmişti ben de onu dinleye dinleye Erdoğanların evine gittim. Daha önceden depoladığım eski MP3 arşivimi yükleyip geri döndüm İstanbul'a. Müzik sarhoşu oldum yolda hafiften.
Sikinde Olan Okurlar İçin Not: Penguen'den hala ses çıkmadı, bugün yine gideceğim. Bu sefer geçen yıl yazdığım 14 Şubat yazısını vereceğim. Blogu kapatmama daha çok zaman var gibi duruyor, umarım yanılırım...
30 Ocak 2009 Cuma
Bu Site (Umarım) En Kısa Sürede Kendini İmha Edecektir
Evet sevgili okurlar yanlış okumadınız; Maksat İçimde Kalmasın'ın blogsal mevcudiyetinin sona ermesine sayılı günler kaldı. Sayılı günler demişken hep merak etmişimdir neden kısa bir sir zaman zarfına “Sayılı Günler” denildiğini. Mesela 308 yıl sonrası 112420 güne tekabül etmekte. 10 oldukça doğal bir sayıyken 112420 irrasyonel bir sayı mıdır? Nedir 112420'nin suçu sorarım size.
Hayatımın gün geçtikçe daha da şekillenmesi üzerine bir şeyin farkına vardım sevgili okurlar. Bence bir insan en iyi olduğu alanda uzmanlaşmalı. Hani bazı insanlar vardır, her boku bildiğini sanan, hiçbir alaka sahibi olmadığı alanlarda bile kulaktan dolma iki gram bilgisini hayalgücüyle harmanlayıp ahkam kesen insanlar. Kendilerine imkan verilse her alanda başarılı olabileceklerini iddia etmelerine rağmen bugüne kadar bırakın bir baltaya sap olmayı, bir sike taşak olamamış zavallılar.
İşte böyle dangalak birisi olmamak için kendimi en iyi olduğum, en çok haz aldığım alanda geliştirmek istiyorum. Hayatım boyunca hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım fakat okulu siklememenin verdiği rahatlıktan sanırım hem lise hem de üniversite giriş sınavlarında oldukça başarılı sonuçlar aldım. Ama gerek lisede gerekse üniversitede hiçbir zaman kendimi başarılı ve mutlu hissetmedim sevgili okurlar. Benden istenilenleri asla kabul etmedim. Kendimi o kurumlara “ait” hissetmedim.
Sınıfımdaki inekleri gözlemledim, ”Götverme” dersi olsa bir saniye bile düşünmeden domalacak insanlarla yıllarca aynı sınıfı paylaştım, onlardaki arzuyu, isteği, çalışkanlığı, bağlılığı, azmi bir türlü kendimde bulamadım. Çünkü hayalimdeki meslek ne çevirmenlik ne de öğretmenlik. Hiçbir üniversitenin vereceği diplomayla girilebilecek bir iş değil bu. . .
Lisedeyken arkadaşlarla film çekerdik. Bunların büyük çoğunluğunda senarist ve yönetmen bendim. Bunun başlıca sebepleri en saçma fikirleri benim bulmam, okulla zerre alakam olmadığı için birşeyler üretecek boş vakte sahip olmam ve en önemlisi yaratıcılığımdı.
Hani eve misafirler gelir, hep aynı lafı söylerler “Ne yakışıklı / güzel oldu bu oğlan / kız”. Kötü bir niyetleri yoktur, farkındalardır ki ergenlikte bir çocuğun duymak istediği yegane şeylerdir bunlar. Ama sizlere karşı dürüst oluyorum hiçbir zaman bu laflar karşısında bir gönül kıpırdanması, bir mutluluk titreşmesi, bir saadet zinciri halkalığı yaşamadım sevgili okurlar. Çünkü bunların asılsız iddialardan ibaret olduğu apaçık ortadaydı. Hatta bir keresinde misafirlerden biri olayı abartıp bana kur yapma noktasına gelmişti, kendimi odama zor attım, o derece.
Ama ne zaman ki birisi bana zeki ya da yaratıcı olduğumu söyler, ya da yaptığım esprilere içtenlikle gülerse, işte o zaman iltifat yerine ulaşmış olur. Çünkü sivrilmek istediğim alanlardır bunlar.
Birkaç paragraf önce lisede çektiğimiz filmlerden bahsetmiştim. Pek bir sanatsal değeri olmasa da çok eğlenmiştik çekim sırasında. O zamanlar Movie Maker kullanmayı bilen tek kişi ben olduğum için montajı da üstleniyordum. Oyuncu azlığından dolayı pek istekli olmadan rol de almıştım. Burada bir itirafta bulunacağım eğer imkanım olsa kendimin bulunduğu bütün sahneleri kesip atardım filmlerden ama senaryo bölüneceği için böyle bir şey yapamadım. Çünkü acaba kameranın mikrofonundan mıdır bilmiyorum, sesim bozuk radyo frekansından gelen başarısız bir DJ gibi çıkıyordu o filmlerde, tip desen zaten her zaman kayık ezelden beri farkındayım. Laf aramızda oyunculuk yeteneğim de sıfırdır, o filmleri izlerken mutluluğun yanında bir de hüzün kaplar içimi, acaba dışarıdan neden bu kadar moloz gözüküyorum diye.
Çok hızlı konuşuyordum, R söyleme özürlüydüm, dediklerimden bir sikim anlamak için aynı sahneyi en az 29 kez izlemek gerekliydi. Gülüyor muyum, sinirli miyim, mimiklerim beni yarıyolda bırakıyordu her defasında. Kamerayı yeni tanışılan güzel, popüler, ulaşılması güç fakat sürekli arzulanan bir kız yerine koyuyor, ona 100 metre yaklaştığımda elim ayağım birbirine dolanıyor, kelimelerin yarısı beynimden ağzıma gelene kadar dökülüyor, kaşlarım ise her zamankinden daha da kalın gözüküyordu.
İster ezik diyin ister asosyal, kendimi güvende hissettiğim, performansımın zirve yaptığı, potansiyelimi sonuna kadar kullandığım iki yer vardır. Birincisi dostlarımın yanı ikincisi ise A4 kağıdı. Parmaklarım dudaklarımla kıyaslandığında çok daha etkili, üstelik herhangi bir acelem de yok, birşeyi yanlış yazdığımda düzeltebiliyor, bir yandan sevdiğim müziklerle kulaklarıma ziyafet çektirirken diğer yandan siz sevgili okurlarıma sesleniyorum.
Buraya kadar okuyanlar “Eee madem bu kadar çok seviyorsun, neden blogu kapatacaksın amınoğlu” diye sorabilir. Hatta sormayanları dikkatsizlikle suçlarım. Hemen cevabı vereyim sevgili okurlar ben yazarlığı profesyonel olarak düşünüyorum. İlk adım olarak noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmaya başladım.
Bu blogu açtığımdan beri aklımdydı aslında ama artık her zamankinden daha da yatıyor kafama. Bugüne kadar 14,5 yılımı çalan okulda minimum 3,5 yıl daha geçirsem ne değişecek ki? Planlarımda 25'inde mezun olmak, 26'sında askerliği bitirmek, 28'inde evlenmek, 40'ında ortayaş bunalımına girmek 50'ine prostat geçirmek yok sevgili okurlar. Mümkün olan en kısa zamanda bir dergiye girmek, birkaç yıl içinde Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birinde köşe sahibi olmak, daha sonra kitap çıkartmak benim hedeflerim.
Yaklaşık bir buçuk ay önce “Bir Eşek Kadar Olamadım” isimli yazımı Uykusuz dergisine götürdüm. Kendileri okumaya mı üşendi, göz gezdirip hoşlarına mı gitmedi, yoksa “Bu çocuk bizi ekmeğimizden eder” diyip yazımı mı yaktılar bilemiyorum. ”Yarın işe başla” tarzı bir cevap beklemiyordum ama hiç olmazsa bir değerlendirmenin e-posta adresime gelmesini beklerdim.
Halbuki beklentilerim yüksekti, amatör köşesinde yayınlanan siktiriboktan anektodları bir şekilde beğendikleri için oraya koyuyorlardı. Benim yazım onlara kıyasla bir başyapıttı, posta kutumu her dakika kontrol ediyordum. Hayallerimde Uykusuz dergisi çalışanlarının yazımı çok beğenip birbirine okuttuğunu, beni gelecek vadeden bir yazar olarak gördüklerini, en kısa zamanda dergiye çağırıp köşe vermeseler bile bir şekilde yönlendireceklerini görüyordum.
Ama her defasında posta kutuma gelen “FW:İsrail Ürünlerini Boykot Et”, ”[MAKSAT İÇİMDE KALMASIN] At Barağı hakkında yeni yorum“ mailleri beni hayal kırıklığında uğrattı. Geçen gün yine gittim -bu sefer “Bağlanma Hayata” ile-, yazarlar arasında en büyük ilham kaynağım olan Umut Sarıkaya'ya bir buçuk ay önce getirdiğim yazıyı okuyup okumadığını sordum, yazılara genelde kendisinin bakmadığını söyledi. Birazcık ısrarlı bir şekilde yazımı okumasını istedim kendisinden, açıkçası fazla umutlu değilim ama herhangi bir yorumu bile benim için inanılmaz değerli olacaktır.
Bugün itibariyle diğer dergilere de başvurmaya karar verdim. İlk iş olarak internetten Penguen'in telefon numarasını buldum. Sekreter bir hanım açtı, amatör günü olup olmadığını sordum ve kendisi “Var ama bitmek üzere” dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, aylardır ertelediğim için Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birine girme şansını kaybetmek üzeredeydim.
Ama bu travmam sadece birkaç saniye sürdü zira amatör günü Cumaları 16:00-18:00 arası yapılıyormuş ben de bugün -30 Ocak 2009 Cuma- 17:30 sularında dergiyi aramıştım. Sekreter bugünkü amatör gününün bitmekte olduğunu kastetmiş meğer -Gerizekalı televizyon izleyicileri için yapılan gereksiz açıklama diyalogu tadında oldu son cümle-.
Haftaya Penguen'e gideceğim, siz sevgili okurlarımdan bir isteğim var lütfen en beğendiğiniz yazımı bana iletin, sonuçta bir CV niteliğinde olacak bu. Şahsen kendimi aştığım, sanatımın amına koyduğum yazı “Bir Eşek Kadar Olamadım”dır, fakat uzunluğu ve tam olarak tarzımı yansıtmaması sebebiyle pek de iyi bir örnek sayılmaz. Önerilerinizi bekliyorum.
Hani yazının başında bir takım insanlardan bahsetmiştim, Hıncal Uluç'un yandan yemişleri. İşte o tarz insanlara yazarlık tutkumdan bahsettiğim zaman hep benzer tepkileri verdiler. ”Onlar yazılara bakmıyorlar”, “Dergiye girmek için çizmen lazım”,”Herkes yazı yazar”. Sanki yıllardır mizah dergilerinde çalışıyor amına vuram, hayatı boyunca okuduğu dergi sayısı yaptığı şehirlerarası yolculuk miktarıyla eşdeğer olan insanlar bana ahkam kesiyorlar.
Onlara göre yazarlar gökten zembille iniyor, güneş tutulması olduğunda gökyüzünden kimseye çaktırmadan dergilerin ofislerine düşüyor yazarlar. Benim gibi yaya giden adayların hiçbir şansı yok.
Ama onun yerine son derece ham karikatürler çizsem, ilkokul 3 esprileri yapsam, amatör köşesinde yer bulabilirim. Neden çünkü karikatüristlerin gökten inmesine gerek yok. Ben ise yazar olarak ancak kendi götümden inebildiğim için hiçbir şekilde dergilere giremem.
Şimdi sevgili okurlar, mizah dergilerindeki yazılara bakıyorum, büyük çoğunluğu yer doldurmak için yapılmış işler. Ya ben çok salağım ya da yazanlar çok zeki. Ara sıra yüzümde bir tebessüm bırakabiliyor ama genelde bakıldığın mizah dergilerindeki yazılar bir “üvey evlat” muamelesi görmekte. Okurların büyük çoğunluğu da ilgi göstermiyorlar yazılara.
Yanlış anlaşılmasın, Türk mizahının aradığı yeni kanın damarlarımda mevcut olduğunu iddia etmiyorum -henüz-, fakat şu anki şartlar altında kendimi geliştirirsem rahat bir şekilde mizah yazarı olabileceğimi düşünmekteyim.
Tabi işin bir de “diğer” boyutu var. Sevgili dostum Koray Deniz'in dediği gibi: “Futbolda başarılı olmak için sadece sahadaki performansın yetmez, biraz da arkanın olması lazım”. Futbolu çok seviyorum çünkü bir ayna gibi, ülkemizi mükemmel yansıtıyor. Evet çevrem sınırlı, herhangi bir torpil söz konusu değil. Ama kendimi adayarak, boş zamanlarımı okuyarak, sürekli çabalıyarak geçirirsem ancak bir yerlere gelebilirim.
İşin gelecek boyutu da var. Yazar olmak istediğimi belirttiğim insanların neredeyse tamamı “Olm para yok lan o işte, nasıl karnını doyuracaksın” dediler. Hayır öyle bir tepki veriliyor ki sanki normal bir işte çalışsam ayda on milyar kazanacağım ama yazar olmam halinde bırakın para kazanmayı kendi cebimden para vereceğim. Kabul edelim bu ülkede hepimizin götü ekonomi canavarının dişleriyle iç içe, kimin yarın ne olacağı belli değil.
Kaldı ki yazarlık yarı-profesyonel bir meslek. Tüm gün kendimi odama kilitleyip ne yazacağım diye düşünmüyorum. Hatta çoğu yazı, Word belgesi açıldıktan sonra şekilleniyor. Bir yandan çalışırken diğer yandan yazmak hiç de zor değil.
Ve içinizde hala gelecek hayallerimle blogun kendini imha etmesi arasındaki bağlantıyı kuramayanlar var. Herhangi bir bağlantı kuranlar ise büyük ihtimalle sallamışlardır çünkü buraya kadar geldim ama hala blogla alakalı açıklamamı yapmadım.
Birbirinden değerli okurlar, bu blogda 21 adet yazım var. Aldığım yorum sayısı da belli, okuyan sayısı da aşağı yukarı ortada. İlk yazılarımda bir hamlık hissedilse de hepsi içime sinmiş eserler. Eğer ben bir dergide işe başlarsam, bu birikimimi kullanma taraftarıyım. On-onbeş kişi okumuş olabilir ama dergiyi alan binlerce kişiden birkaç yüzünün bu yazılardan mahrum kalmasını istemem.
Biraz paranoyaklık var bende, şimdi ben piyasaya adım attım diyelim, insanlar hemen hastası olacak da aratacaklar Google'dan “Maksat İçimde Kalmasın”ı. Blogumu görüp ileride dergide yayınlama ihtimali son derece yüksek yazıları okuyacaklar. Daha sonra dergide aynı yazıları görünce “Ulan ne pis adammış be, ben hepsimi okudum bunları blogundan” diyecek ve ben de kendimden tiksineceğim sevgili okurlar. İşte bu yüzden bir dergiye girdikten kısa bir süre sonra blogumu kapatmayı düşünüyorum. Tek üzüldüğüm şey birbirinden güzel yorumlarınızın silinecek olması.
Bu arada sizlerden bir ricam var, belirli bir üne kavuşana kadar “Ben” adıyla yazılarımı yayınlamayı planlıyorum, lütfen arkadaşlarınıza “Haa onun blogu vardı eskiden adı Bengisu ama erkek” demeyin. Yazar olmayı istememin bir diğer sebebi de Türkiye'ye Bengisu'nun unisex bir isim olduğunu göstermek.
İşte durum böyle sevgili okurlar, bir yandan hayallerimin, diğer yanda ise canımdan çok sevdiğim, ilk göz ağrısı blogum. Size tavsiyem zaman kaybetmeden okumadığınız yazılara bakmanız. Çünkü belli olmaz belki yarın kapanır blog, belki bu gece yarısı, belki siz bu yazıyı okurken, yorum bile atamazsınız. . .
…ya da hiç kapanmaz, çevirmen falan olurum.
Bu arada ilgili arkadaşlara belirtmekte fayda var, üst sınıftakilerle konuştum “Götverme”den kalınca bütünlemede ağıza veriyorlarmış. Ona göre çalışın.
Hayatımın gün geçtikçe daha da şekillenmesi üzerine bir şeyin farkına vardım sevgili okurlar. Bence bir insan en iyi olduğu alanda uzmanlaşmalı. Hani bazı insanlar vardır, her boku bildiğini sanan, hiçbir alaka sahibi olmadığı alanlarda bile kulaktan dolma iki gram bilgisini hayalgücüyle harmanlayıp ahkam kesen insanlar. Kendilerine imkan verilse her alanda başarılı olabileceklerini iddia etmelerine rağmen bugüne kadar bırakın bir baltaya sap olmayı, bir sike taşak olamamış zavallılar.
İşte böyle dangalak birisi olmamak için kendimi en iyi olduğum, en çok haz aldığım alanda geliştirmek istiyorum. Hayatım boyunca hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım fakat okulu siklememenin verdiği rahatlıktan sanırım hem lise hem de üniversite giriş sınavlarında oldukça başarılı sonuçlar aldım. Ama gerek lisede gerekse üniversitede hiçbir zaman kendimi başarılı ve mutlu hissetmedim sevgili okurlar. Benden istenilenleri asla kabul etmedim. Kendimi o kurumlara “ait” hissetmedim.
Sınıfımdaki inekleri gözlemledim, ”Götverme” dersi olsa bir saniye bile düşünmeden domalacak insanlarla yıllarca aynı sınıfı paylaştım, onlardaki arzuyu, isteği, çalışkanlığı, bağlılığı, azmi bir türlü kendimde bulamadım. Çünkü hayalimdeki meslek ne çevirmenlik ne de öğretmenlik. Hiçbir üniversitenin vereceği diplomayla girilebilecek bir iş değil bu. . .
Lisedeyken arkadaşlarla film çekerdik. Bunların büyük çoğunluğunda senarist ve yönetmen bendim. Bunun başlıca sebepleri en saçma fikirleri benim bulmam, okulla zerre alakam olmadığı için birşeyler üretecek boş vakte sahip olmam ve en önemlisi yaratıcılığımdı.
Hani eve misafirler gelir, hep aynı lafı söylerler “Ne yakışıklı / güzel oldu bu oğlan / kız”. Kötü bir niyetleri yoktur, farkındalardır ki ergenlikte bir çocuğun duymak istediği yegane şeylerdir bunlar. Ama sizlere karşı dürüst oluyorum hiçbir zaman bu laflar karşısında bir gönül kıpırdanması, bir mutluluk titreşmesi, bir saadet zinciri halkalığı yaşamadım sevgili okurlar. Çünkü bunların asılsız iddialardan ibaret olduğu apaçık ortadaydı. Hatta bir keresinde misafirlerden biri olayı abartıp bana kur yapma noktasına gelmişti, kendimi odama zor attım, o derece.
Ama ne zaman ki birisi bana zeki ya da yaratıcı olduğumu söyler, ya da yaptığım esprilere içtenlikle gülerse, işte o zaman iltifat yerine ulaşmış olur. Çünkü sivrilmek istediğim alanlardır bunlar.
Birkaç paragraf önce lisede çektiğimiz filmlerden bahsetmiştim. Pek bir sanatsal değeri olmasa da çok eğlenmiştik çekim sırasında. O zamanlar Movie Maker kullanmayı bilen tek kişi ben olduğum için montajı da üstleniyordum. Oyuncu azlığından dolayı pek istekli olmadan rol de almıştım. Burada bir itirafta bulunacağım eğer imkanım olsa kendimin bulunduğu bütün sahneleri kesip atardım filmlerden ama senaryo bölüneceği için böyle bir şey yapamadım. Çünkü acaba kameranın mikrofonundan mıdır bilmiyorum, sesim bozuk radyo frekansından gelen başarısız bir DJ gibi çıkıyordu o filmlerde, tip desen zaten her zaman kayık ezelden beri farkındayım. Laf aramızda oyunculuk yeteneğim de sıfırdır, o filmleri izlerken mutluluğun yanında bir de hüzün kaplar içimi, acaba dışarıdan neden bu kadar moloz gözüküyorum diye.
Çok hızlı konuşuyordum, R söyleme özürlüydüm, dediklerimden bir sikim anlamak için aynı sahneyi en az 29 kez izlemek gerekliydi. Gülüyor muyum, sinirli miyim, mimiklerim beni yarıyolda bırakıyordu her defasında. Kamerayı yeni tanışılan güzel, popüler, ulaşılması güç fakat sürekli arzulanan bir kız yerine koyuyor, ona 100 metre yaklaştığımda elim ayağım birbirine dolanıyor, kelimelerin yarısı beynimden ağzıma gelene kadar dökülüyor, kaşlarım ise her zamankinden daha da kalın gözüküyordu.
İster ezik diyin ister asosyal, kendimi güvende hissettiğim, performansımın zirve yaptığı, potansiyelimi sonuna kadar kullandığım iki yer vardır. Birincisi dostlarımın yanı ikincisi ise A4 kağıdı. Parmaklarım dudaklarımla kıyaslandığında çok daha etkili, üstelik herhangi bir acelem de yok, birşeyi yanlış yazdığımda düzeltebiliyor, bir yandan sevdiğim müziklerle kulaklarıma ziyafet çektirirken diğer yandan siz sevgili okurlarıma sesleniyorum.
Buraya kadar okuyanlar “Eee madem bu kadar çok seviyorsun, neden blogu kapatacaksın amınoğlu” diye sorabilir. Hatta sormayanları dikkatsizlikle suçlarım. Hemen cevabı vereyim sevgili okurlar ben yazarlığı profesyonel olarak düşünüyorum. İlk adım olarak noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmaya başladım.
Bu blogu açtığımdan beri aklımdydı aslında ama artık her zamankinden daha da yatıyor kafama. Bugüne kadar 14,5 yılımı çalan okulda minimum 3,5 yıl daha geçirsem ne değişecek ki? Planlarımda 25'inde mezun olmak, 26'sında askerliği bitirmek, 28'inde evlenmek, 40'ında ortayaş bunalımına girmek 50'ine prostat geçirmek yok sevgili okurlar. Mümkün olan en kısa zamanda bir dergiye girmek, birkaç yıl içinde Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birinde köşe sahibi olmak, daha sonra kitap çıkartmak benim hedeflerim.
Yaklaşık bir buçuk ay önce “Bir Eşek Kadar Olamadım” isimli yazımı Uykusuz dergisine götürdüm. Kendileri okumaya mı üşendi, göz gezdirip hoşlarına mı gitmedi, yoksa “Bu çocuk bizi ekmeğimizden eder” diyip yazımı mı yaktılar bilemiyorum. ”Yarın işe başla” tarzı bir cevap beklemiyordum ama hiç olmazsa bir değerlendirmenin e-posta adresime gelmesini beklerdim.
Halbuki beklentilerim yüksekti, amatör köşesinde yayınlanan siktiriboktan anektodları bir şekilde beğendikleri için oraya koyuyorlardı. Benim yazım onlara kıyasla bir başyapıttı, posta kutumu her dakika kontrol ediyordum. Hayallerimde Uykusuz dergisi çalışanlarının yazımı çok beğenip birbirine okuttuğunu, beni gelecek vadeden bir yazar olarak gördüklerini, en kısa zamanda dergiye çağırıp köşe vermeseler bile bir şekilde yönlendireceklerini görüyordum.
Ama her defasında posta kutuma gelen “FW:İsrail Ürünlerini Boykot Et”, ”[MAKSAT İÇİMDE KALMASIN] At Barağı hakkında yeni yorum“ mailleri beni hayal kırıklığında uğrattı. Geçen gün yine gittim -bu sefer “Bağlanma Hayata” ile-, yazarlar arasında en büyük ilham kaynağım olan Umut Sarıkaya'ya bir buçuk ay önce getirdiğim yazıyı okuyup okumadığını sordum, yazılara genelde kendisinin bakmadığını söyledi. Birazcık ısrarlı bir şekilde yazımı okumasını istedim kendisinden, açıkçası fazla umutlu değilim ama herhangi bir yorumu bile benim için inanılmaz değerli olacaktır.
Bugün itibariyle diğer dergilere de başvurmaya karar verdim. İlk iş olarak internetten Penguen'in telefon numarasını buldum. Sekreter bir hanım açtı, amatör günü olup olmadığını sordum ve kendisi “Var ama bitmek üzere” dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, aylardır ertelediğim için Türkiye'nin en çok satan mizah dergilerinden birine girme şansını kaybetmek üzeredeydim.
Ama bu travmam sadece birkaç saniye sürdü zira amatör günü Cumaları 16:00-18:00 arası yapılıyormuş ben de bugün -30 Ocak 2009 Cuma- 17:30 sularında dergiyi aramıştım. Sekreter bugünkü amatör gününün bitmekte olduğunu kastetmiş meğer -Gerizekalı televizyon izleyicileri için yapılan gereksiz açıklama diyalogu tadında oldu son cümle-.
Haftaya Penguen'e gideceğim, siz sevgili okurlarımdan bir isteğim var lütfen en beğendiğiniz yazımı bana iletin, sonuçta bir CV niteliğinde olacak bu. Şahsen kendimi aştığım, sanatımın amına koyduğum yazı “Bir Eşek Kadar Olamadım”dır, fakat uzunluğu ve tam olarak tarzımı yansıtmaması sebebiyle pek de iyi bir örnek sayılmaz. Önerilerinizi bekliyorum.
Hani yazının başında bir takım insanlardan bahsetmiştim, Hıncal Uluç'un yandan yemişleri. İşte o tarz insanlara yazarlık tutkumdan bahsettiğim zaman hep benzer tepkileri verdiler. ”Onlar yazılara bakmıyorlar”, “Dergiye girmek için çizmen lazım”,”Herkes yazı yazar”. Sanki yıllardır mizah dergilerinde çalışıyor amına vuram, hayatı boyunca okuduğu dergi sayısı yaptığı şehirlerarası yolculuk miktarıyla eşdeğer olan insanlar bana ahkam kesiyorlar.
Onlara göre yazarlar gökten zembille iniyor, güneş tutulması olduğunda gökyüzünden kimseye çaktırmadan dergilerin ofislerine düşüyor yazarlar. Benim gibi yaya giden adayların hiçbir şansı yok.
Ama onun yerine son derece ham karikatürler çizsem, ilkokul 3 esprileri yapsam, amatör köşesinde yer bulabilirim. Neden çünkü karikatüristlerin gökten inmesine gerek yok. Ben ise yazar olarak ancak kendi götümden inebildiğim için hiçbir şekilde dergilere giremem.
Şimdi sevgili okurlar, mizah dergilerindeki yazılara bakıyorum, büyük çoğunluğu yer doldurmak için yapılmış işler. Ya ben çok salağım ya da yazanlar çok zeki. Ara sıra yüzümde bir tebessüm bırakabiliyor ama genelde bakıldığın mizah dergilerindeki yazılar bir “üvey evlat” muamelesi görmekte. Okurların büyük çoğunluğu da ilgi göstermiyorlar yazılara.
Yanlış anlaşılmasın, Türk mizahının aradığı yeni kanın damarlarımda mevcut olduğunu iddia etmiyorum -henüz-, fakat şu anki şartlar altında kendimi geliştirirsem rahat bir şekilde mizah yazarı olabileceğimi düşünmekteyim.
Tabi işin bir de “diğer” boyutu var. Sevgili dostum Koray Deniz'in dediği gibi: “Futbolda başarılı olmak için sadece sahadaki performansın yetmez, biraz da arkanın olması lazım”. Futbolu çok seviyorum çünkü bir ayna gibi, ülkemizi mükemmel yansıtıyor. Evet çevrem sınırlı, herhangi bir torpil söz konusu değil. Ama kendimi adayarak, boş zamanlarımı okuyarak, sürekli çabalıyarak geçirirsem ancak bir yerlere gelebilirim.
İşin gelecek boyutu da var. Yazar olmak istediğimi belirttiğim insanların neredeyse tamamı “Olm para yok lan o işte, nasıl karnını doyuracaksın” dediler. Hayır öyle bir tepki veriliyor ki sanki normal bir işte çalışsam ayda on milyar kazanacağım ama yazar olmam halinde bırakın para kazanmayı kendi cebimden para vereceğim. Kabul edelim bu ülkede hepimizin götü ekonomi canavarının dişleriyle iç içe, kimin yarın ne olacağı belli değil.
Kaldı ki yazarlık yarı-profesyonel bir meslek. Tüm gün kendimi odama kilitleyip ne yazacağım diye düşünmüyorum. Hatta çoğu yazı, Word belgesi açıldıktan sonra şekilleniyor. Bir yandan çalışırken diğer yandan yazmak hiç de zor değil.
Ve içinizde hala gelecek hayallerimle blogun kendini imha etmesi arasındaki bağlantıyı kuramayanlar var. Herhangi bir bağlantı kuranlar ise büyük ihtimalle sallamışlardır çünkü buraya kadar geldim ama hala blogla alakalı açıklamamı yapmadım.
Birbirinden değerli okurlar, bu blogda 21 adet yazım var. Aldığım yorum sayısı da belli, okuyan sayısı da aşağı yukarı ortada. İlk yazılarımda bir hamlık hissedilse de hepsi içime sinmiş eserler. Eğer ben bir dergide işe başlarsam, bu birikimimi kullanma taraftarıyım. On-onbeş kişi okumuş olabilir ama dergiyi alan binlerce kişiden birkaç yüzünün bu yazılardan mahrum kalmasını istemem.
Biraz paranoyaklık var bende, şimdi ben piyasaya adım attım diyelim, insanlar hemen hastası olacak da aratacaklar Google'dan “Maksat İçimde Kalmasın”ı. Blogumu görüp ileride dergide yayınlama ihtimali son derece yüksek yazıları okuyacaklar. Daha sonra dergide aynı yazıları görünce “Ulan ne pis adammış be, ben hepsimi okudum bunları blogundan” diyecek ve ben de kendimden tiksineceğim sevgili okurlar. İşte bu yüzden bir dergiye girdikten kısa bir süre sonra blogumu kapatmayı düşünüyorum. Tek üzüldüğüm şey birbirinden güzel yorumlarınızın silinecek olması.
Bu arada sizlerden bir ricam var, belirli bir üne kavuşana kadar “Ben” adıyla yazılarımı yayınlamayı planlıyorum, lütfen arkadaşlarınıza “Haa onun blogu vardı eskiden adı Bengisu ama erkek” demeyin. Yazar olmayı istememin bir diğer sebebi de Türkiye'ye Bengisu'nun unisex bir isim olduğunu göstermek.
İşte durum böyle sevgili okurlar, bir yandan hayallerimin, diğer yanda ise canımdan çok sevdiğim, ilk göz ağrısı blogum. Size tavsiyem zaman kaybetmeden okumadığınız yazılara bakmanız. Çünkü belli olmaz belki yarın kapanır blog, belki bu gece yarısı, belki siz bu yazıyı okurken, yorum bile atamazsınız. . .
…ya da hiç kapanmaz, çevirmen falan olurum.
Bu arada ilgili arkadaşlara belirtmekte fayda var, üst sınıftakilerle konuştum “Götverme”den kalınca bütünlemede ağıza veriyorlarmış. Ona göre çalışın.
23 Ocak 2009 Cuma
At Barağı
Lise-hazırlık sınıfı…zirvede olduğum dönemler…arka sıradayız ama FOX’ta yayınlanan “Arka Sıradakiler” dizisinin aksine son derece gereksiz şeylerle günümüzü gün ediyor;karıymış,kızmış,kavgaymış hiç bulaşmadan lise günlerimizin tadını çıkartıyorduk.Tam anlamıyla “Boş İşler Müdürü”ydüm.Toplayın bizim tayfayı,yapılan her geyikte,anlatılan her anıda çoğu zaman başrol,bazen de yardımcı oyuncu benimdir.
İşte böyle bir çevrede sevgili okurlar,zaten hoca 31. sayfayı açın dediğinde bile sınıf gülme krizine giriyor,malumunuz benim de kafam o tarz şeylere bayağı yatkındır,sınıfın bir numaralı komedyeniydim.
Türkçe dersinde bir parça okunuyordu,ben de unvanımın getirdiği sorumlulukla harıl harıl komik birşey var mı diye sayfaları kolaçan ederken yazarın ismi dikkatimi çekti,Barak Baba.Bir anda arka sıradaki herkese “Olm yazara bakın lan,çabuk olm,barak ehehehe” mesajını ilettim.Barak isminin erkek cinsel organının argodaki karşılığına benzerliğinin yanı sıra sonuna baba kelimesinin gelmesi iyice komik ve bir o kadar da masküler yapıyordu.
Okul çıkışı herkese Türkçe kitabından Barak Baba’yı gösterdim.İşte ben buydum sevgili okurlar,komik birşey bulur sonra da bütün okula yayardım.Barak Baba da en ünlü çalışmalarımdan biriydi.
O günlerde amiyane tabirle “lanet olası kıçımızla” güldüğümüz Barak şimdi halkımızın gözbebeği!
Hayır anlamıyorum nereden geliyor bu sevgi,acaba isminden dolayı mı?Düşünsenize sevgili okurlar,yeni ABD başkanı güven dolu bir konuşma yaptıktan sonra gazetelerimizde “Barak’ın başı dik” gibi yaratıcı başlıklar görebiliriz.
Belki de Müslüman olduğu sanıldığı için olabilir.Kendisi hangi dine mensup bilinmez ama soruyorum sizlere,bizim başımızdakiler yıllardır “müslüman” ne faydasını gördük?
Cidden anlamıyorum ya,o kadar sıkıntılı bir ülkedeyiz ama Amerika’da başkan değişti diye kurban keseni var,göbek atanı da mevcut,bir düğün bir dernek havası almış başını gidiyor,ne değişecek amına koyayım!
İşin siyasi kısmına girmek istemiyorum sevgili okurlar,çünkü bana göre herkes bilgili olduğu konularda konuşmalı.Anti-politik yapımdan dolayı “Sayın Obama’nın başkanlığı AB müzakereleri sürecindeki Türkiye’yi sosyokültürel yönden tökezletebilir” ya da “Barak’ın başkan olmasıyla Amerikan dolarında yarak gibi inip kalkmalar görebiliriz” vb analizler üretmek bana düşmez.Ben sadece gözlemlediklerimi aktarıyorum.
Bence olayın magazinsel bir boyutu var.Hani insanlarımız –hatta aynı gezegeni paylaştığımız insanlar- çok meraklı ünlülerin hayatlarına.Ünlü nedir sevgili okurlar,toplumun büyük bir kesimi tarafından tanınan,herhangi bir alanda iyi ya da kötü yönde şöhret sahibi kişi.Şimdi bu ünlüleri ne tanırız ne de bir çay içmişliğimiz vardır ama geceleri hangi barlarda eğleniyor,bugüne kadar kimlerle aşk yaşadı,hangi meslektaşıyla kavga etti hepsini ezbere biliyoruz.Bence ülkeleri kişisel bazda incelersek Amerika sosyetik bir playboy,zengin,çoğu zaman hatalı kararlarından dolayı insanların antipatisini kazansa da kimsenin görmemezlikten gelemediği,gündem yaratan birisi.Türkiye ise sen,ben,biz kısaca sevgili okurlar halkız.Kendi hayatında pek bir sikim yiyememiş –henüz- akşamları ayıla bayıla ünlülerin aşk hayatını takip eden,anlamsız yere onların hayatlarına bir şekilde dahil olmaya çalışan,sahip oldukları şeyleri gıpta eden bizler.
Amerika Erdal Acar,biz ise yine biziz.İşte o Amerika alışılagelmişin dışında bir başkana –en azından etnik kökeni- kavuşunca hepimizde bir heyecan bir sevgi yumağı oluştu.Benim gibi basit insanlara da ismiyle alakalı bir sürü espri yapma imkanı doğdu,çünkü ben buyum.
İşte böyle bir çevrede sevgili okurlar,zaten hoca 31. sayfayı açın dediğinde bile sınıf gülme krizine giriyor,malumunuz benim de kafam o tarz şeylere bayağı yatkındır,sınıfın bir numaralı komedyeniydim.
Türkçe dersinde bir parça okunuyordu,ben de unvanımın getirdiği sorumlulukla harıl harıl komik birşey var mı diye sayfaları kolaçan ederken yazarın ismi dikkatimi çekti,Barak Baba.Bir anda arka sıradaki herkese “Olm yazara bakın lan,çabuk olm,barak ehehehe” mesajını ilettim.Barak isminin erkek cinsel organının argodaki karşılığına benzerliğinin yanı sıra sonuna baba kelimesinin gelmesi iyice komik ve bir o kadar da masküler yapıyordu.
Okul çıkışı herkese Türkçe kitabından Barak Baba’yı gösterdim.İşte ben buydum sevgili okurlar,komik birşey bulur sonra da bütün okula yayardım.Barak Baba da en ünlü çalışmalarımdan biriydi.
O günlerde amiyane tabirle “lanet olası kıçımızla” güldüğümüz Barak şimdi halkımızın gözbebeği!
Hayır anlamıyorum nereden geliyor bu sevgi,acaba isminden dolayı mı?Düşünsenize sevgili okurlar,yeni ABD başkanı güven dolu bir konuşma yaptıktan sonra gazetelerimizde “Barak’ın başı dik” gibi yaratıcı başlıklar görebiliriz.
Belki de Müslüman olduğu sanıldığı için olabilir.Kendisi hangi dine mensup bilinmez ama soruyorum sizlere,bizim başımızdakiler yıllardır “müslüman” ne faydasını gördük?
Cidden anlamıyorum ya,o kadar sıkıntılı bir ülkedeyiz ama Amerika’da başkan değişti diye kurban keseni var,göbek atanı da mevcut,bir düğün bir dernek havası almış başını gidiyor,ne değişecek amına koyayım!
İşin siyasi kısmına girmek istemiyorum sevgili okurlar,çünkü bana göre herkes bilgili olduğu konularda konuşmalı.Anti-politik yapımdan dolayı “Sayın Obama’nın başkanlığı AB müzakereleri sürecindeki Türkiye’yi sosyokültürel yönden tökezletebilir” ya da “Barak’ın başkan olmasıyla Amerikan dolarında yarak gibi inip kalkmalar görebiliriz” vb analizler üretmek bana düşmez.Ben sadece gözlemlediklerimi aktarıyorum.
Bence olayın magazinsel bir boyutu var.Hani insanlarımız –hatta aynı gezegeni paylaştığımız insanlar- çok meraklı ünlülerin hayatlarına.Ünlü nedir sevgili okurlar,toplumun büyük bir kesimi tarafından tanınan,herhangi bir alanda iyi ya da kötü yönde şöhret sahibi kişi.Şimdi bu ünlüleri ne tanırız ne de bir çay içmişliğimiz vardır ama geceleri hangi barlarda eğleniyor,bugüne kadar kimlerle aşk yaşadı,hangi meslektaşıyla kavga etti hepsini ezbere biliyoruz.Bence ülkeleri kişisel bazda incelersek Amerika sosyetik bir playboy,zengin,çoğu zaman hatalı kararlarından dolayı insanların antipatisini kazansa da kimsenin görmemezlikten gelemediği,gündem yaratan birisi.Türkiye ise sen,ben,biz kısaca sevgili okurlar halkız.Kendi hayatında pek bir sikim yiyememiş –henüz- akşamları ayıla bayıla ünlülerin aşk hayatını takip eden,anlamsız yere onların hayatlarına bir şekilde dahil olmaya çalışan,sahip oldukları şeyleri gıpta eden bizler.
Amerika Erdal Acar,biz ise yine biziz.İşte o Amerika alışılagelmişin dışında bir başkana –en azından etnik kökeni- kavuşunca hepimizde bir heyecan bir sevgi yumağı oluştu.Benim gibi basit insanlara da ismiyle alakalı bir sürü espri yapma imkanı doğdu,çünkü ben buyum.
10 Ocak 2009 Cumartesi
Türkiye'de Televizyonculuk
Gündeme bomba gibi düşen,dakikalarca ayakta alkışlanan,İstanbul Üniversitesi tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici sunumuna hazır mısınız?
Yaklaşık iki ay önce Türk Dili dersi için hazırlamış olduğum bu sunumu siz sevgili okurlarımla paylaşmak benim için bir gururdur.Zira 14 yıllık öğrencilik kariyerimde hocaların izni dahilinde yapmama rağmen zevk aldığım tek aktivitedir bu sunum.Kaçıranlar,ya da yeniden izlemek isteyenler için işte karşınızda "Türkiye'de Televizyonculuk".
Ülkemizdeki en güçlü basın aracı televizyondur.Peki televizyonu bu kadar etkili yapan etkenler nelerdir?
-Bedava olması
-Kolay ulaşılabilmesi
-Halka hitap etmesi
-Youtube’a erişimin engellenmesi
Televizyon hakkında konuşmaya başlamadan önce kabullenmemiz gereken bir gerçek var.Hepimiz eve gider gitmez televizyonun karşısına geçiyor,yemek yerken bile sanki iştahımızı açan bir şeymiş gibi televizyon izlemek istiyoruz.Hayatlarımızı sevdiğimiz dizilerin yayın akşına göre programlıyoruz,arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerin büyük bölümü bir önceki gün yayınlanan programlarla ilgili oluyor.
Bir de bazı kolpa insanlar var,”Ben televizyon izlemem,aptal kutusu” diyip internetten Lost,Prison Break,How I Met Your Mother gibi dizileri indirip ayıla bayıla izliyor.Bu sunumumdan onlara sesleniyorum:
Ey sizi gibi denyo mahlukatlar,sırf televizyon yerine mönitör karşısında olduğunuz için o diziler televizyon programı sayılmıyor mu?Siz ne kadar göt insanlarsınız ki kendinizi diğerlerinden ayırmak için böyle alengirli yöntemlere başvuruyorsunuz,amına kodumunun elitistleri sizi.
Televizyonun hepimizin hayatında önemli bir rol oynadığını kabullendikten sonra sunumun asıl noktasına geçebiliriz.
Elbette ki televizyonculuk bir sektör ve kanallar reyting için birbirleri arasında amansız bir savaş içerisindeler.Bir izleyici olarak bence reytinge ulaşmanın en kolay yolu insanları güldürmek.Mesela Yaprak Dökümü çok izlenen bir dizi ama benim gibi yavşak insanlarda “Bu ne amına koyayım,adamın koridordan mutfağa geçmesi yarım saat sürüyor” tarzı tepkilere sebebiyet verebiliyor.
Zaten zor günler geçiren bir ülkeyiz,öğrencilerin çektiği çile ayrı,ev geçindirme derdi ayrı.Ergenliğe adım atar atmaz gelişen birisiyle birlikte olma isteği ise apayrı sevgili okurlar.Hangimiz çıkıp diyebilir ki ben yüzde yüz mutluyum,gülmek eğlenmek için televizyon programlarına,filmlere,gösterilere ihtiyacım yok?
Hiçbirimiz diyemeyiz sevgili okurlar,bu yüzden elimizin altındaki en yakın neşe kaynağı televizyona başvurmamız gerekiyor.Televizyoncular da bunun farkında tabi,bizleri ekran karşısına kilitlemek için aşağıdaki altın kuralı takip ediyorlar:
EN KOMİK PROGRAMLAR,KOMİK OLMAMASI GEREKENLERDİR
Bir düşünün;gülmek için,hayatlarımızın ne kadar boktan olduğu gerçeğinden uzaklaşmak için ne tarz programlar izliyoruz?Kadın programları,ana haber bültenlerinin son on dakikası,uzun metrajlı reklamlar,Kurtlar Vadisi,spor programları.Kısacası bunların hiçbiri komedi kategorisine girmeyen yayınlar fakat amaçlarından sapıp insanlara eğlenceli dakikalar sunmayı kendilerine görev edinmişler.

Belki bazılarınız henüz bu muhterem zat ve efsanevi televizyon programından haberdar değildir diyerekten ufak bir özet geçmeyi kendime borç biliyorum.”Acı Umut” adıyla Flash TV’de yayınlanmış bu programın amacı zorluktaki insanlara yardımcı olmak,onlara yol göstermek,izleyenlere de ibret vermekti.Dürüst olmam gerekirse programa katılan insanlara yardımcı olup olmadıklarını bilmiyorum çünkü hayatım boyunca bir defa bile görmem mümkün değil o şahısları.Emin olduğum bir şey var,o da biz izleyicilerin keyiflerini yerine getirdiği:
Yani...
Bazı terbiyesizler bu tarz programlar hakkında son derece talihsiz iddialarda bulunuyor malesef.Neymiş sevgili okurlar oradaki insanlar rol yapıyormuş da parayla tutuluyormuş.Sizlerin affına sığınarak bir sesleniş daha yapmak istiyorum:
Ey Acı Umut hakkında ileri geri konuşan ahlaksız;eline vicdanına koyup da söyle,bu hayat ne kadar sürecek böyle,CARTEL diyip de geçme,bize güven de yanlışı seçme.
Eğer mesajı aldıysan elini yeniden vicdanına koy ve sor kendine,"Madem Muhsin rol yapıyor,aslında kendisi son derece mutlu,hali vakti yerinde,am üstüne göt siken bir insan;neden bu üstün oyunculuk kabiliyetlerini Hollywood yerine Flash TV'de sergiliyor?"
Az önce izlediğiniz video gelişmiş Movie Maker teknolojisiyle yapılmış bir çalışmaydı.Gönül istemez mi Tomların,Morganların yanında Muhsinler de olsun.
Sanırım hepimizin aklında aynı soru kelimesi belirdi,"Neden".Aslında biraz kafa yorunca çok anlaşılır bir yöntem olduğunu farkediyor insan.Şimdi yolda dört arkadaş yürürken içimizden birinin ayağı takılıp yere düşse hepimiz güleriz.Çünkü planlanmış birşey değildir bu,kimse "Dur şurada biraz buz birikmiş üstüne basıp düşeyim" demez.Fakat bir komedi programında karakterlerden biri yere düştü mü "Bunun neresi komik lan" deriz hep bir ağızdan.
İşte televizyoncuların da komik olmaması gereken programlarla bizleri güldürmeye çalışmasının başlıca sebebi budur sevgili okurlar.
Yaklaşık iki ay önce Türk Dili dersi için hazırlamış olduğum bu sunumu siz sevgili okurlarımla paylaşmak benim için bir gururdur.Zira 14 yıllık öğrencilik kariyerimde hocaların izni dahilinde yapmama rağmen zevk aldığım tek aktivitedir bu sunum.Kaçıranlar,ya da yeniden izlemek isteyenler için işte karşınızda "Türkiye'de Televizyonculuk".
Ülkemizdeki en güçlü basın aracı televizyondur.Peki televizyonu bu kadar etkili yapan etkenler nelerdir?
-Bedava olması
-Kolay ulaşılabilmesi
-Halka hitap etmesi
-Youtube’a erişimin engellenmesi
Televizyon hakkında konuşmaya başlamadan önce kabullenmemiz gereken bir gerçek var.Hepimiz eve gider gitmez televizyonun karşısına geçiyor,yemek yerken bile sanki iştahımızı açan bir şeymiş gibi televizyon izlemek istiyoruz.Hayatlarımızı sevdiğimiz dizilerin yayın akşına göre programlıyoruz,arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerin büyük bölümü bir önceki gün yayınlanan programlarla ilgili oluyor.
Bir de bazı kolpa insanlar var,”Ben televizyon izlemem,aptal kutusu” diyip internetten Lost,Prison Break,How I Met Your Mother gibi dizileri indirip ayıla bayıla izliyor.Bu sunumumdan onlara sesleniyorum:
Ey sizi gibi denyo mahlukatlar,sırf televizyon yerine mönitör karşısında olduğunuz için o diziler televizyon programı sayılmıyor mu?Siz ne kadar göt insanlarsınız ki kendinizi diğerlerinden ayırmak için böyle alengirli yöntemlere başvuruyorsunuz,amına kodumunun elitistleri sizi.
Televizyonun hepimizin hayatında önemli bir rol oynadığını kabullendikten sonra sunumun asıl noktasına geçebiliriz.
Elbette ki televizyonculuk bir sektör ve kanallar reyting için birbirleri arasında amansız bir savaş içerisindeler.Bir izleyici olarak bence reytinge ulaşmanın en kolay yolu insanları güldürmek.Mesela Yaprak Dökümü çok izlenen bir dizi ama benim gibi yavşak insanlarda “Bu ne amına koyayım,adamın koridordan mutfağa geçmesi yarım saat sürüyor” tarzı tepkilere sebebiyet verebiliyor.
Zaten zor günler geçiren bir ülkeyiz,öğrencilerin çektiği çile ayrı,ev geçindirme derdi ayrı.Ergenliğe adım atar atmaz gelişen birisiyle birlikte olma isteği ise apayrı sevgili okurlar.Hangimiz çıkıp diyebilir ki ben yüzde yüz mutluyum,gülmek eğlenmek için televizyon programlarına,filmlere,gösterilere ihtiyacım yok?
Hiçbirimiz diyemeyiz sevgili okurlar,bu yüzden elimizin altındaki en yakın neşe kaynağı televizyona başvurmamız gerekiyor.Televizyoncular da bunun farkında tabi,bizleri ekran karşısına kilitlemek için aşağıdaki altın kuralı takip ediyorlar:
EN KOMİK PROGRAMLAR,KOMİK OLMAMASI GEREKENLERDİR
Bir düşünün;gülmek için,hayatlarımızın ne kadar boktan olduğu gerçeğinden uzaklaşmak için ne tarz programlar izliyoruz?Kadın programları,ana haber bültenlerinin son on dakikası,uzun metrajlı reklamlar,Kurtlar Vadisi,spor programları.Kısacası bunların hiçbiri komedi kategorisine girmeyen yayınlar fakat amaçlarından sapıp insanlara eğlenceli dakikalar sunmayı kendilerine görev edinmişler.

Belki bazılarınız henüz bu muhterem zat ve efsanevi televizyon programından haberdar değildir diyerekten ufak bir özet geçmeyi kendime borç biliyorum.”Acı Umut” adıyla Flash TV’de yayınlanmış bu programın amacı zorluktaki insanlara yardımcı olmak,onlara yol göstermek,izleyenlere de ibret vermekti.Dürüst olmam gerekirse programa katılan insanlara yardımcı olup olmadıklarını bilmiyorum çünkü hayatım boyunca bir defa bile görmem mümkün değil o şahısları.Emin olduğum bir şey var,o da biz izleyicilerin keyiflerini yerine getirdiği:
Yani...
Bazı terbiyesizler bu tarz programlar hakkında son derece talihsiz iddialarda bulunuyor malesef.Neymiş sevgili okurlar oradaki insanlar rol yapıyormuş da parayla tutuluyormuş.Sizlerin affına sığınarak bir sesleniş daha yapmak istiyorum:
Ey Acı Umut hakkında ileri geri konuşan ahlaksız;eline vicdanına koyup da söyle,bu hayat ne kadar sürecek böyle,CARTEL diyip de geçme,bize güven de yanlışı seçme.
Eğer mesajı aldıysan elini yeniden vicdanına koy ve sor kendine,"Madem Muhsin rol yapıyor,aslında kendisi son derece mutlu,hali vakti yerinde,am üstüne göt siken bir insan;neden bu üstün oyunculuk kabiliyetlerini Hollywood yerine Flash TV'de sergiliyor?"
Az önce izlediğiniz video gelişmiş Movie Maker teknolojisiyle yapılmış bir çalışmaydı.Gönül istemez mi Tomların,Morganların yanında Muhsinler de olsun.
Sanırım hepimizin aklında aynı soru kelimesi belirdi,"Neden".Aslında biraz kafa yorunca çok anlaşılır bir yöntem olduğunu farkediyor insan.Şimdi yolda dört arkadaş yürürken içimizden birinin ayağı takılıp yere düşse hepimiz güleriz.Çünkü planlanmış birşey değildir bu,kimse "Dur şurada biraz buz birikmiş üstüne basıp düşeyim" demez.Fakat bir komedi programında karakterlerden biri yere düştü mü "Bunun neresi komik lan" deriz hep bir ağızdan.
İşte televizyoncuların da komik olmaması gereken programlarla bizleri güldürmeye çalışmasının başlıca sebebi budur sevgili okurlar.
2 Ocak 2009 Cuma
Bir Pazar Sabahı
“Haydi kalk uyuyan güzel keh keh keh keh”,bu gülüşü nerede duysam tanırım.Ama gerçek olamaz bu,Hıncal Uluç’un işi gücü yok beni uyandıracak daha neler!Göz kapaklarımı açma zahmetine bile girmiyorum,sonra daha ciddi bir ses tonu tırmalıyor kulaklarımı “Bengi kalk,herkes seni bekliyor”.Yıllardır hiç sosyal Pazar kahvaltası etmemiş biri olarak “Anane ne diyon yaaa” demek için kafamı kaldırdığımda irkiliyorum.Hıncal Uluç röpdeşampırıyla dikilmiş yatağımın önünde bana bakıyor.
Üzerimde kaliteli yüzde yüz pamuk Fransız malı bir pijama var.Donumun üzerinde Lé Boxer yazıyor.Hıncal hadi verandaya gel diyip çıkıyor odamdan.Apartmanda ne verandası lan diyip kalkıyorum ayağa.Üzerimi değiştirmeden atıyorum odadan dışarı kendimi.
Kapıyı açar açmaz yeniden şoka giriyorum,malikanedeyim.Uşağın biri yanımda bitiyor hemen “Mösyö Türkan kahvaltıda ne arzu edersiniz?”.”Sahanda sucuk”,”Yumurta?”,”Hayır sağolun”
İniyorum şaşalı merdivenlerden aşağıya.Güneşin en sıcak tonu bütün antreyi aydınlatmış,denizin mavisi iştahımı açıyor.”Vay anasını” diyorum “Vapurdayken hiç böyle gözükmüyor şerefsiz”
10 metrelik bir masada sadece 3 kişi var.Hıncal dayanamayıp başlamış yemeye,Haşmet Babaoğlu ve Sunay Akın mahçup bir ifadeyle bekliyorlar.Bir selam vereyim diyorum:
“Selamın Aleyküm Beyler”
Hıncal basıyor kahkahayı,yediklerinin yarısını Haşmet’in suratına tükürüyor.”Konuklarımız açlıktan ölmeden gelebildin nihayet” diye lafını da sokuyor.Hıncal’a olabilecek en uzak yerde oturuyorum.Sunay Akın’a “Baba naber” diyorum,başlıyor hemen heyecanlı heyecanlı konuşmaya “Ya böylesine bir manzara karşısında kötü olmak mümkün mü Bengisu”.Kral adam bu Sunay diyorum içimden,Haşmet’e dönüp “Usta sen nasılsın” diyecekken sakalına karışmış karides parçalarını görüp ”Abi sakalında birşey var” diye uyarıyorum.”Hmm nerede” diyip elini sakalına sokup aranmaya başlıyor.”Maşallah Gilette girmemiş orman gibi keh keh keh keh”.Hıncal’ın şu iğrenç gülüşü yüzünden espri yapasım gelmiyor.
Sonra bir sessizlik hakim oluyor masaya.“Ulan alt tarafı sucuk istedim iki saatte gelmedi” diye serzenişte bulunuyorum.Hıncal komaya giriyor,”Adam brançta sucuk yiyor yaaa keh keh keh keh”.”Ne yicektim lan yarrak kafası” diye bağırıyorum,Sunay sakinleştiriyor beni.”Abi gel bak sana ne göstereceğim” diyip götürüyor beni içeri.Plazma ekran televizyonun önünde “Bir dakikaya geliyorum,bekle beni” diyip koşarak çıkıyor odadan.
Elinde üzerinde Gamestar yazan bir kutuyla dalıyor içeri.Hemen kuruyor sistemi,takıyor kasedi,Goal 3.Hepimizin fiziksel ve zihinsel gelişiminde önemli yer teşkil etmiş bu efsanevi oyun az önce yaşadığım tatsızlığı silip atıyor kafamdan.Saatlerce Atari oynuyoruz Sunay’la,zıbaran futbolcuları gördükçe daha da çocuklaşıyoruz.Artık iyice samimi olunca “Sunay bilirsin seni severim ama bu Hıncal tam bir göt” diyorum.Gülüyor “Aslında iyi biri ama pek anlaşamadınız siz,alışırsın”.”Nesi iyi abi,adam dünya üzerindeki herşeyi bildiğini sanıyor,gelene gidene de laf sokuyor.Sikerim onun kültürel birikimini,Allah’ın malı”.Yine gülüyor Sunay,ama Hıncal gibi sinir bozucu bir şekilde değil.Kapı çalıyor,gelen Haşmet,”Beyler,tanışmanızı istediğim biri var”
Çıkıyoruz dışarı,Hıncal ile fıstık gibi bir kız konuşuyor.Hıncal yine çok komik birşey anlatırmış gibi kıpkırmızı olmuş,acayip acayip sesler çıkartıyor.Kız ise zoraki gülüyor,Hıncal’a yine küfrediyorum içimden.
Acaba kim bu diye düşünüyorum,Haşmet’in kızı olabilir belki.Kaç yaşında adam,kız taş çatlasa 21.”Bu kardeşine bir güzellike yapıp beni şu kızla tanıştırsana be Haşmet abi” diyorum,Haşmet gülmekten altına sıçma noktasına geliyor,Sunay da pozitif birisi olduğu için o da gülüyor.Nolduğunu anlamadan kızın yanına gidiyoruz.
“Haşmeeeeeet” diyerek sarılıyor kız,insan neden babasına adıyla hitap eder diye geçiriyorum aklımdan.Sonra dudağından öpüyor Haşmet’i,yerin dibine giriyorum bu manzara karşısında.Sunay gülmemek için kendini zor tutuyor,Hıncal ise yine ortamın piçi olarak konuşmaya devam ediyor ama kimse siklemiyor onu.
“Bu yakışıklı,yakın arkadaşım Bengisu” diye beni gösteriyor Haşmet,kız elini uzatıyor,tam sıkacakken kapkaranlık oluyor heryer...
Hayır,bu kepazeliğe daha fazla alet olamam.Kusura bakmayın sevgili okurlar,kaç yazıdır hep hikaye,hep karı-kız bunalttım sizleri.Halbuki bu bloga MİK 9001 Kalite Belgesi kazandıran,bol küfürlü,sinirli ama sempatik,hepimizin hayatından kesitlerin bulduğu denemeler değil miydi?Okuyucuyla birebir temasa giren,bizzat sinirlerimi geren olayları MSN üzerinden anlatır gibi aktaran tarzımı son birkaç yazıdır kullanmıyorum.Belki de hayatımdaki memnuniyetsizlik yüzünden bunların hepsi,hikayeler yazarak kendi ezikliğimden uzaklaşmaya,birkaç saatliğine nefes almaya çalışıyorum.Sonuçta kalabalık arasında...
-Sakın söyleme,çocukluğuna iner orada sikerim seni.
-..yalnızım.
-Senin bilinçaltına da üstüne de sıçayım göt lalesi!
Az önce lafımı kesen vicdanımdı.Hayat güzel sevgili okurlar,ama tadını çıkarmayı bilmiyoruz.Çünkü artık herşeye ulaşmak çok kolay,bundan 5 yıl önce 56k ile internete bağlanıyorduk,şimdi Youtube’da video izlerken bir saniye bile takıldı mı monitöre uçan kafa atıyoruz.Nankörüz sevgili okurlar,elimizdekilerin kıymetini bilemiyoruz.O kadar çok şeye sahipken asla ulaşamayacağımız şeylere takıyoruz kafayı,kalbimizin sesini dinleyip sikerim böyle aşkın ızdırabını diyemiyoruz.Daha sonra bizi sevenler de uçup gidiyor,biz hala sevgimizi haketmeyen insanları düşünüp kederleniyoruz.
Demem odur ki sevgili okurlar,hedeflerimiz olsun fakat onlar uğruna sahip olduklarımızı gözardı etmeyelim.Traşı kesip sizlere geçen gün başıma gelen hoş bir enstantane ile veda etmek istiyorum:
Yaklaşık bir ay önce taşındık,tam olarak neden bilmiyorum,kira yine aynı,evde de memnunduk.Sanırım ailem okula yeterince uzak olduğumu düşünmüyordu,artık iki durak daha uzağım.Üstelik taşınma sürecinin vize haftamla aynı gün başlaması da ayrı bir güzellik.
Evdeki tek telefon hattı salonda.Benim odam da evin en arkasında,bu yüzden biraz uzun bir telefon kablosu çekmem gerekiyordu internet bağlantısını kullanabilmem için.Okuldan dönerken Doğubank’a uğradım,telefon kablosu almak amacıyla.Bütün pasajı gezdim sevgili okurlar ama bir dükkanda bile telefon kablosu yoktu.Bazıları başından savmak için “Üçüncü katta bilgisayarcı var oraya bak” gibi fantastik önerilerde bulundular.Tamamı bilgisayar ve elektronik dükkanlarından oluşan bir handaydım nihayetinde.
Telefon parçalarıyla dolup taşan bir dükkan gördüm.Hayatlarını ev telefonlarına adamış iki usta çalışıyorlardı harıl harıl.Pardon abi dedim,sizde telefon kablosu var mı.Adam da bizde yok Mısır Çarşısı’nın arkasında Hüseyin Usta var,o satıyor dedi.
Sanki mekanik radyasyon transmatörü arıyordum amına koyayım,alt tarafı telefon kablosu,bilişim dünyası kimlerin ellerinde ulan diye düşünerek terkettim Doğubank’ı.
Eve ulaşmama iki durak kala trafik tıkandı.Kaza falan olmuştu heralde,tabanvay devam edeyim dedim,indim otobüsten.Bir elektronikçi gördüm yol üzerinde,daldım hemen içeri.
Kulaklıklarımı çıkardığımda duyduklarımı kelime kelimesine yazıyorum:
-Böyle akarsu gibi,su akıyor kadının şeyinden –eliyle kasıklarını sıvazlama hareketi-,vaginasından...
Evet sevgili okurlar yalnız okumadınız,ben de yanlış yazmadım VAGİNA;”G” harfiyle.
-...o kadar güzel bir heykel ki görmeniz lazım,gerçek gibi.
Şimdi sizler burada halka açık bir alanda “Vagina” kelimesinin söylenmesine şaşırdınız,bense cümlenin geri kalanına.Zira Beykoz’da yaşayan birisi olarak,herhangi bir ortamda sanatsal bir sohbet edilirken,vajina kelimesinin yalnış telaffuz edilmesinin esamesi okunmaz.Bir an acaba Beykoz yerine Nişantaşı’na mı geldim diye düşünmedim değil.
Evet sevgili okurlar,bir sonraki yazımda ergenliğe girerek kaybettiğimiz masumiyetimizle büyüklerin sapkın dünyasına yine bol bol küfür edecek,kah gülecek,kah “Ulan benim işim gücüm yok bunları okuyorum” diye düşüneceksiniz.Tek temennim dünya sikinizide,minare götünüzde –iyi anlamda- olsun sevgili okurlar,hoşçakalın.
Not:Yılbaşıyla ilgili birşeyler yazacağımı düşünüyordunuz değil mi,daha çok beklersiniz;en azından bir yıl.
Üzerimde kaliteli yüzde yüz pamuk Fransız malı bir pijama var.Donumun üzerinde Lé Boxer yazıyor.Hıncal hadi verandaya gel diyip çıkıyor odamdan.Apartmanda ne verandası lan diyip kalkıyorum ayağa.Üzerimi değiştirmeden atıyorum odadan dışarı kendimi.
Kapıyı açar açmaz yeniden şoka giriyorum,malikanedeyim.Uşağın biri yanımda bitiyor hemen “Mösyö Türkan kahvaltıda ne arzu edersiniz?”.”Sahanda sucuk”,”Yumurta?”,”Hayır sağolun”
İniyorum şaşalı merdivenlerden aşağıya.Güneşin en sıcak tonu bütün antreyi aydınlatmış,denizin mavisi iştahımı açıyor.”Vay anasını” diyorum “Vapurdayken hiç böyle gözükmüyor şerefsiz”
10 metrelik bir masada sadece 3 kişi var.Hıncal dayanamayıp başlamış yemeye,Haşmet Babaoğlu ve Sunay Akın mahçup bir ifadeyle bekliyorlar.Bir selam vereyim diyorum:
“Selamın Aleyküm Beyler”
Hıncal basıyor kahkahayı,yediklerinin yarısını Haşmet’in suratına tükürüyor.”Konuklarımız açlıktan ölmeden gelebildin nihayet” diye lafını da sokuyor.Hıncal’a olabilecek en uzak yerde oturuyorum.Sunay Akın’a “Baba naber” diyorum,başlıyor hemen heyecanlı heyecanlı konuşmaya “Ya böylesine bir manzara karşısında kötü olmak mümkün mü Bengisu”.Kral adam bu Sunay diyorum içimden,Haşmet’e dönüp “Usta sen nasılsın” diyecekken sakalına karışmış karides parçalarını görüp ”Abi sakalında birşey var” diye uyarıyorum.”Hmm nerede” diyip elini sakalına sokup aranmaya başlıyor.”Maşallah Gilette girmemiş orman gibi keh keh keh keh”.Hıncal’ın şu iğrenç gülüşü yüzünden espri yapasım gelmiyor.
Sonra bir sessizlik hakim oluyor masaya.“Ulan alt tarafı sucuk istedim iki saatte gelmedi” diye serzenişte bulunuyorum.Hıncal komaya giriyor,”Adam brançta sucuk yiyor yaaa keh keh keh keh”.”Ne yicektim lan yarrak kafası” diye bağırıyorum,Sunay sakinleştiriyor beni.”Abi gel bak sana ne göstereceğim” diyip götürüyor beni içeri.Plazma ekran televizyonun önünde “Bir dakikaya geliyorum,bekle beni” diyip koşarak çıkıyor odadan.
Elinde üzerinde Gamestar yazan bir kutuyla dalıyor içeri.Hemen kuruyor sistemi,takıyor kasedi,Goal 3.Hepimizin fiziksel ve zihinsel gelişiminde önemli yer teşkil etmiş bu efsanevi oyun az önce yaşadığım tatsızlığı silip atıyor kafamdan.Saatlerce Atari oynuyoruz Sunay’la,zıbaran futbolcuları gördükçe daha da çocuklaşıyoruz.Artık iyice samimi olunca “Sunay bilirsin seni severim ama bu Hıncal tam bir göt” diyorum.Gülüyor “Aslında iyi biri ama pek anlaşamadınız siz,alışırsın”.”Nesi iyi abi,adam dünya üzerindeki herşeyi bildiğini sanıyor,gelene gidene de laf sokuyor.Sikerim onun kültürel birikimini,Allah’ın malı”.Yine gülüyor Sunay,ama Hıncal gibi sinir bozucu bir şekilde değil.Kapı çalıyor,gelen Haşmet,”Beyler,tanışmanızı istediğim biri var”
Çıkıyoruz dışarı,Hıncal ile fıstık gibi bir kız konuşuyor.Hıncal yine çok komik birşey anlatırmış gibi kıpkırmızı olmuş,acayip acayip sesler çıkartıyor.Kız ise zoraki gülüyor,Hıncal’a yine küfrediyorum içimden.
Acaba kim bu diye düşünüyorum,Haşmet’in kızı olabilir belki.Kaç yaşında adam,kız taş çatlasa 21.”Bu kardeşine bir güzellike yapıp beni şu kızla tanıştırsana be Haşmet abi” diyorum,Haşmet gülmekten altına sıçma noktasına geliyor,Sunay da pozitif birisi olduğu için o da gülüyor.Nolduğunu anlamadan kızın yanına gidiyoruz.
“Haşmeeeeeet” diyerek sarılıyor kız,insan neden babasına adıyla hitap eder diye geçiriyorum aklımdan.Sonra dudağından öpüyor Haşmet’i,yerin dibine giriyorum bu manzara karşısında.Sunay gülmemek için kendini zor tutuyor,Hıncal ise yine ortamın piçi olarak konuşmaya devam ediyor ama kimse siklemiyor onu.
“Bu yakışıklı,yakın arkadaşım Bengisu” diye beni gösteriyor Haşmet,kız elini uzatıyor,tam sıkacakken kapkaranlık oluyor heryer...
Hayır,bu kepazeliğe daha fazla alet olamam.Kusura bakmayın sevgili okurlar,kaç yazıdır hep hikaye,hep karı-kız bunalttım sizleri.Halbuki bu bloga MİK 9001 Kalite Belgesi kazandıran,bol küfürlü,sinirli ama sempatik,hepimizin hayatından kesitlerin bulduğu denemeler değil miydi?Okuyucuyla birebir temasa giren,bizzat sinirlerimi geren olayları MSN üzerinden anlatır gibi aktaran tarzımı son birkaç yazıdır kullanmıyorum.Belki de hayatımdaki memnuniyetsizlik yüzünden bunların hepsi,hikayeler yazarak kendi ezikliğimden uzaklaşmaya,birkaç saatliğine nefes almaya çalışıyorum.Sonuçta kalabalık arasında...
-Sakın söyleme,çocukluğuna iner orada sikerim seni.
-..yalnızım.
-Senin bilinçaltına da üstüne de sıçayım göt lalesi!
Az önce lafımı kesen vicdanımdı.Hayat güzel sevgili okurlar,ama tadını çıkarmayı bilmiyoruz.Çünkü artık herşeye ulaşmak çok kolay,bundan 5 yıl önce 56k ile internete bağlanıyorduk,şimdi Youtube’da video izlerken bir saniye bile takıldı mı monitöre uçan kafa atıyoruz.Nankörüz sevgili okurlar,elimizdekilerin kıymetini bilemiyoruz.O kadar çok şeye sahipken asla ulaşamayacağımız şeylere takıyoruz kafayı,kalbimizin sesini dinleyip sikerim böyle aşkın ızdırabını diyemiyoruz.Daha sonra bizi sevenler de uçup gidiyor,biz hala sevgimizi haketmeyen insanları düşünüp kederleniyoruz.
Demem odur ki sevgili okurlar,hedeflerimiz olsun fakat onlar uğruna sahip olduklarımızı gözardı etmeyelim.Traşı kesip sizlere geçen gün başıma gelen hoş bir enstantane ile veda etmek istiyorum:
Yaklaşık bir ay önce taşındık,tam olarak neden bilmiyorum,kira yine aynı,evde de memnunduk.Sanırım ailem okula yeterince uzak olduğumu düşünmüyordu,artık iki durak daha uzağım.Üstelik taşınma sürecinin vize haftamla aynı gün başlaması da ayrı bir güzellik.
Evdeki tek telefon hattı salonda.Benim odam da evin en arkasında,bu yüzden biraz uzun bir telefon kablosu çekmem gerekiyordu internet bağlantısını kullanabilmem için.Okuldan dönerken Doğubank’a uğradım,telefon kablosu almak amacıyla.Bütün pasajı gezdim sevgili okurlar ama bir dükkanda bile telefon kablosu yoktu.Bazıları başından savmak için “Üçüncü katta bilgisayarcı var oraya bak” gibi fantastik önerilerde bulundular.Tamamı bilgisayar ve elektronik dükkanlarından oluşan bir handaydım nihayetinde.
Telefon parçalarıyla dolup taşan bir dükkan gördüm.Hayatlarını ev telefonlarına adamış iki usta çalışıyorlardı harıl harıl.Pardon abi dedim,sizde telefon kablosu var mı.Adam da bizde yok Mısır Çarşısı’nın arkasında Hüseyin Usta var,o satıyor dedi.
Sanki mekanik radyasyon transmatörü arıyordum amına koyayım,alt tarafı telefon kablosu,bilişim dünyası kimlerin ellerinde ulan diye düşünerek terkettim Doğubank’ı.
Eve ulaşmama iki durak kala trafik tıkandı.Kaza falan olmuştu heralde,tabanvay devam edeyim dedim,indim otobüsten.Bir elektronikçi gördüm yol üzerinde,daldım hemen içeri.
Kulaklıklarımı çıkardığımda duyduklarımı kelime kelimesine yazıyorum:
-Böyle akarsu gibi,su akıyor kadının şeyinden –eliyle kasıklarını sıvazlama hareketi-,vaginasından...
Evet sevgili okurlar yalnız okumadınız,ben de yanlış yazmadım VAGİNA;”G” harfiyle.
-...o kadar güzel bir heykel ki görmeniz lazım,gerçek gibi.
Şimdi sizler burada halka açık bir alanda “Vagina” kelimesinin söylenmesine şaşırdınız,bense cümlenin geri kalanına.Zira Beykoz’da yaşayan birisi olarak,herhangi bir ortamda sanatsal bir sohbet edilirken,vajina kelimesinin yalnış telaffuz edilmesinin esamesi okunmaz.Bir an acaba Beykoz yerine Nişantaşı’na mı geldim diye düşünmedim değil.
Evet sevgili okurlar,bir sonraki yazımda ergenliğe girerek kaybettiğimiz masumiyetimizle büyüklerin sapkın dünyasına yine bol bol küfür edecek,kah gülecek,kah “Ulan benim işim gücüm yok bunları okuyorum” diye düşüneceksiniz.Tek temennim dünya sikinizide,minare götünüzde –iyi anlamda- olsun sevgili okurlar,hoşçakalın.
Not:Yılbaşıyla ilgili birşeyler yazacağımı düşünüyordunuz değil mi,daha çok beklersiniz;en azından bir yıl.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
