28 Ekim 2008 Salı

Sen Git Aşk Bana Kalsın

Sabahları yataktan çıkasım gelmiyor bazen,yanlış anlamayın geceleri beşte yatıp daha sonra arkadaşlarına “Olm o da birşey mi ben beşten aşağı yatmam” diye hava atan lavuklardan biri değilim.Kendimi kısıtlamaktan,özellikle başkalarına hava atmak için, haz almadığım gibi geç saatlere kadar ayakta durmanın neden övünelecek birşey olduğuna bir türlü anlam verememişimdir.

Yataktan kalkmak istemememin yegane sebebi ne uykusuzluktur ne de tembellik.İçimde yaşama isteği kalmadı,kendimi zorlamamı,her türlü detaydan zevk almamı sağlayacak o motivasyon artık yok.Hergün diğerinin kopyası,hiçbir şey katmıyor benliğime geçen 24 saatler...

Geçen yıl tam zıttıydı halbuki.Gökyüzü neden bu kadar mavi,güneş ışığı ne kadar da parlak,bokum ne kadar da kahverengi diyerek derin düşüncelere dalıyor,dönüp dolaşıp bu mutluluğumu O’na borçlu olduğumu görüyordum.

O ki çikolata kutularındaki sütlü çikolataydı ya da karışık çerezdeki şanfıstığı.Bütün erkekleri büyüleyen,herkesin sahip olmak istediği,delice arzuladığı yegane şeydi O.Bu mükemmelliği yüzünden bitter çikolatalar ve leblebeler piç muamelesi görüyordu,ama doğanın kanunu;birileri kazanıyorsa diğerleri kaybetmek zorunda.

O’nunla tanışmadan önce çok karamsar biriydim.Nefret ediyordum kendimden,hiçbir zaman kendimi güvende hissedemiyordum.Arkadaş çevrem vardı ama birşeyler eksikti hayatımda;internet kafelere giderek,am-göt muhabbeti yaparak iyi zaman geçirebiliyordum ama yine de daha derin duygular yaşamam gerektiğinin farkındaydım.

Her gece yatmadan önce hayal dünyasına dalıyordum,zira ancak o zaman bu boşluğu dolduruyormuş gibi olduğumu düşünebiliyordum,rüyaların sınırı yoktu nasıl olsa.

Bana düşlerimde yardımcı olanlar güzel kızlardı elbette,gerçek hayatta bırak yüzüme bakmayı,yanlışlıkla gözleri bana doğru kaymayan kızlar,hayallerimde bana sırılsıklam aşık oluyordu.

Hepsi o film yüzündendi,”Komşu Kızı”.Kahinattaki en güzel yaşam formu Elisha Cuthbert’ın ameleliğin sınırlarını zorlayan bir çocuğa aşık olduğu bu film yüzünden hayatım karardı sevgili okurlar.”Ulan o denyo için bile bunları yapıyorsa Elisha bizim okuldaki kızlar benim için kendini öldürür” mentalitesi beynime kazınmıştı bir kere.Bütün o düşünceler aslında o kadar mantıklı geliyordu ki zamanında.

Ama gerçek hayatın alakası yoktu romantik-komedi filmleriyle.Güzeller güzeli kızımızı tek taşşağı bile iki kilo çeken,yakışıklı,kendine güveni tavan yapmış,kafası pek çalışmayan,bu noksanlığını adeleleriyle kapayan kusura bakmayın ama anatomisini siktiminin denyoları kapıyordu her zaman.Sevgiymiş,sadakatmiş hayallerimi süsleyen kızların zerre sikinde değildi bunlar,onlar için yeterli değildim ben,zavallının teki olarak görüyorlardı beni ve benim gibileri.

Acı da olsa öğrenmiştim bunu.”Artık hayatımda birisi olacak amına koyayım” diyerek hayatımın en “reddedilemeyecek” teklifinde bulundum,teknik olarak reddetmedi tabi kız,tepki bile vermedi.Umrunda bile olamadım sınırlarımı sonuna kadar zorlamama rağmen,işte o zaman anladım içimdeki o boşluğu kimsenin dolduramayacağını,insanoğlu bu kadar ulvi bir varlık değildi.

Derken O’nunla tanıştım,bugüne kadar kafamda kurduğum tüm tabuları yıktı bir anda,inanılmaz çekiciydi ama buna rağmen bana değer veriyordu.Diğerleri gibi değildi,herkes onu beğenirken o kendini beğenmiş birisi değildi,en büyük erdemlerden biri de bu değil midir zaten,o kadar ilgiye rağmen sağlam bir karakter geliştirebilmek?

Kim bilir kaç erkeğin hayatını değiştirmişti varlığıyla,onu tanımayanlar bile güzelliği karşısında hayat doluyor,kaybettikleri ışıltı geri dönüyordu...

Ben de onlardan biriydim işte,hayatımın en güzel aylarını onunla geçirdim.O yanımda değilken bile onu düşünerek Dünya’nın en mutlu adamı oldum,erdim,kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar güvende ve değerli hissettim.

Geceleri yatağıma girdiğimde hafif bir serinlik oluyordu tenimde,mutluluktandı bu.Zaten sıcağı hiç sevmem,uyuşturur adamı.Fakat bu üşütmeyen tam anlamıyla rahatlatan bir serinlikti,çünkü bir pazar gecesini daha onunla geçirmiştim.

Fakat sonraki Pazar karşımda yoktu,beynimden vurulmuşa dönmüştüm,her Pazar olduğu gibi sözleşmiştik STAR TV ekranlarında buluşmaya...

...Fakat o gece TELEGOL gecesi değildi.Aman Allahım bu gerçek olamazdı,beni ben yapan,dünyanın bütün pisliğinden haftada 3 saatliğine bile olsa arındığım zaman dilimi artık yoktu.TELEGOL yayın hayatına son vermişti.

Artık Adnan’ın çocuksuluğu,Serhat’ın şüpheciliği,Sabri’nin otoritesi,Gökmen’in rahatlığı ve Ziya’nın sinir krizleri hayatımda olmayacaktı,bana bunu nasıl yapabilirdi?Artık kimseye ihtiyacım olmadığını düşünmeye başladığım,ölene kadar devam edeceğini sandığım birlikteliğimiz ansızın son bulmuştu.

O gece gözüme uyku girmedi,hepsi benim suçumdu.Eski ezik günlerim gözümün önünden bir Powerpoint slaytı gibi geçti,çok tipsizdim,çok güçsüzdüm.ben TELEGOL’ü haketmiyordum,ansızın çekip gitmesi hep benim hatamdı.Kim bilir şimdi kimin koynundaydı?Beni üzmemek için aylarca rol yapmış,ama en sonunda iticiliğime dayanamayıp terketmişti beni,onu suçlayamıyordum bile,benden çok daha iyilerini hakediyordu.

Hayatımın geri kalanında hep yalnız kalacağımı sanıyordum,özellikle Pazar geceleri kabus gibi geçiyordu,ne yapsam o boşluktan çıkamıyordum bir türlü.Televizyon tüm renklerini kaybetmiş,futbolun hiçbir cazibesi kalmamıştı,yarenim nelerdeydi?

Ansızın ondan bir haber aldım,geri dönüyordu!Başka bir kanaldaydı ama zerre umrumda değildi,yeniden Pazar geceleri TELEGOL gecesi olacaktı.Bütün olanları o saniye unutmuştum,format atmıştım duygularıma,hayatımda revizyona gitmiştim.

İyi başlamıştı program,eski kadro aynen korunmuş,geçen süre zarfına rağmen formundan hiçbir şey kaybetmemişti.Yine gönlümü kazanmıştı TELEGOL,eski günlere geri döneceğimizin,TELEGOL ile yaşlanacağımın işaretiydi bu.

Ama sevincim kısa sürdü.Yarım sezon sonunda TELEGOL yine yayından kaldırıldı,ne kadar ahmakmışım,yine aynı şeyi yapmıştı.Biliyordum neden geri döndüğünü,kesin kavga etmişti,hayatına kimi aldıysa artık,ona ihanet etmişti ve moralini düzeltmek için kendini kollarıma atmıştı,nasılsa ben bir zavallıydım,onun zerafetine asla karşı gelemezdim.Sadece nefes alması bile beni mutlu etmeye yetiyordu,o sırada ihtiyacı olan tek şey de buydu zaten,hiç çaba sarfetmeden kendisini özel hissetmek.Beni benden daha iyi tanıyordu,adeta bir kuklaydım o kusursuz ellerinde...

Kör topal bir süre daha devam etti ilişkimiz ama ne zaman morali bozulsa ya beni çocuk gibi azarlıyor ya da reklama giriyordu,ona yardımcı olmama bile izin vermiyordu.Artık farkına varmıştım,onun için stres topundan farkım yoktu.

Kendimi uzaklaştırmak zorundaydım ondan,ne pahasına olursa olsun...

Zorlu bir dönemden sonra kendime geldim,hala yaralarım var elbette ama onu nispeten unuttum,koskoca bir yılımı sadece O’nun ne kadar güzel olduğunu düşünerek geçirdiğimi göz önüne alırsak bayağı ilerleme kaydetmiştim.Ve yine geri döndü TELEGOL,ama eski ihtişamından uzaktı.Bir kere Adnan Aybaba yoktu artık,Serhat Ulueren de kendisini iyi aile spor müdürlüğüne vermişti;eski cesaretinden eser kalmamış,gündemi belirleyen dosyaları yerini maç özetlerine ve tartışamalı pozisyonlara bırakmıştı.Beni kendine hayran bırakan özgünlüğü yerini diğerlerinden tiksinmeme sebep olan sıradanlığa bırakmıştı.

Ama herşeye rağmen bir şans vereyim dedim eski günlerin hatrına,en az değişmiş olan Gökmen idi,her zamanki beyefendiliğiyle katılıyordu programa.Ama yeni katılan iki yorumcu hayal kırıklığından başka birşey değildi.Adnan Aybaba gibi Türk Televizyonculuğunda çığır açmış bir fenomenin yerini adını bile hatırlayamadığım kendisine söz verilmediği vakit tek kelime bir spor yorumcusuyla mı dolduracaksanız,peki ya Tanju Çolak’a ne demeli?

Hayatı boyunca gol atmak hariç herşeyde çuvallamış,inanılmaz yetenekli olmasına rağmen Avrupa yerine maphushane yolunu tutmuş birisiyle mi beni kendine mahkum eden TELEGOL’e geri döneceksiniz;hiç sanmıyorum.

Her gördüğümde Allah’a şükrettiren yüzü sivilcelerle dolmuş,her bakışımda boğuldum gözleri şaşı olmuş,her erkeği etkileyebilecek vücudu fazla kilo ve selilütlerle bozulmuştu,bırakın beni etkilemeyi,yüzüne bile bakasım gelmiyor artık.

Ama yine de eski günleri özlüyorum bazen,hiçbir program eski TELEGOL kadar etki bırakmadı üzerimde.Keşke hiç terketmeseydi beni diye kederleniyorum,fakat nedendir bilmiyorum insanlar değişiyor,çoğu zaman da yaşadığı güzellikleri berbat etmek uğruna...

Ama artık yeni bir aşkım var,Tribün Ateşi.Pazartesi geceleri FOX’ta bu şöleni sakın kaçırmayın!

18 Ekim 2008 Cumartesi

Zorunlu Açıklama

Bildiğiniz gibi burada sinirimi bozan şeyleri kimilerine göre doğal,kimilerine göre sert bir dille eleştiriyorum.Kendi çapımda bir kitleye hitap ettiğim için de bugüne kadar “Ne diyorsun lan sen yavşak” tarzı yorumlar gelmemişti yazılarıma.Artık okur sayım arttı diye sevinsem mi yoksa annem hakkında ileri geri yorumlar geldiği için üzülsem mi bilemiyorum.

Belki de en haklı olduğum eleştirilerimden birine aldığım yorumları sizlerle paylaşmak istiyorum zira çoğunuz görmesi neredeyse olanaksız çünkü 5 ay önce yazılmış bir yazı; fakat nasıl olduysa halkotobüsüperver insanların tepkileriyle yeni yeni karşılaşmaya başladım.

Heralde Halk Otobüsleri’nde çalışan insanların takıldığı bir forum var,www.biletgecmez.com mesela,benim yazım da orada yayınlanmış.Sadece bana,pardon anneme, küfretmek için blogspot hesabı alan şahıslar ana avrat düz gidiyor.Ama düşünce özgürlüğüne sonuna kadar inanan biri olduğum için bu yorumları silmedim,silmeyeceğim de.Sanki onların demesiyle annem şoför ve muavin feşisti birisi olacak...

İşte o yazı,sayfanın aşağı tarafında yorumları görebilirsiniz:

http://maksaticimdekalmasin.blogspot.com/2008/06/halk-otobs-iiri.html

En başta blogspot hesabı olmayan ve misafir olarak yorum yapan okuyucu bana nispeten hafif bir küfür etmiş,sonra kimsenin takmadığını görünce yaklaşık üç hafta sonra ramazan adıyla bir hesap alıp yine aynı cümle kalıbını kullanarak daha ağır bir hitapla şikayetini yeniden dile getirmiş.Çok yaratıcı,derinden etkilendim,geceleri gözüme uyku girmiyor.Başarılarının devamını diliyorum Ramazan.

Daha sonra yine Adsız lakabını kullanan ,ama bu uğraşıp hesap almış, birisi önce annemin halk otobüsü personellerine karşı bir ilgisi olduğunu ileri sürmüş ve ardından “erkeksen git de duygularını onların yüzüne söyle” demiş.Şimdi kendisine soruyorum:

Ulan yarrak beyinli,madem bu kadar “erkek”sin niye konuyla hiçbir alakası olmayan anneme küfür ediyorsun,bana küfret!

Ve anneme saldıranlar için ekliyorum:

Hepinizin ananızın amına akbil basmazsam adam değilim!

12 Ekim 2008 Pazar

Öylesine

Geçen gün otobüste bir eşyamı –daha ayrıntılı olmak gerekirse şapkamı- unutmuşum.Ama sıradan bir şapka değil,benim için manevi değeri oldukça yüksek.

-Markası neydi moruk?
-Bilmiyorum,tam olarak marka sayılmaz.
-O zaman neden üzülüyorsun be olm,ben de Nike şapka gitti diye efkarlandın sandım.
-Tommy Hilfiger siksin seni e mi!

Neyse konumuz bu değil.Günler süren telefon görüşmelerinden sonra nihayet bir tarih alabildim otobüs şirketinden.Evet şapkamı bulmuşlardı,Denizli’den gelecek otobüsteydi,tek yapmam gereken 18:30’da Bayrampaşa’da olmaktı.

İstanbul piçi olan kuzenimden edindiğim istihbarata göre bulunduğum yerden Bayrampaşa’ya gitmek bir saat alıyordu,trafiğe yakalanırsam iki -şimdi mutlu oldun mu fakeangel-.
Bana verilen saate göre beşte çıkmak en iyisiydi.En kötü ihtimal yedide orada olacaktım.

Neyse yaklaşık 20 dakika süren bir yolu –üşendiğimden değil giden zamana yanarım- yürüyerek katettikten sonra Kavacık Köprü olarak tabir edilen durağa geldim.Kavacık Köprü nedir diye soran arkadaşlar olabilir şöyle açıklayayım:


İnsanların her zaman gülümsediği,güneşin hiç batmadığı,benzinin bir YTL olduğu,tüm kızların Elisha Cuthbert,tek erkeğin de ailenizin gereksiz yazarı benim olduğum rüya gibi bir yer

Değil elbette,ne alaka lan,tüm şehirlerarası otobüslerin sike sike geçmek zorunda olduğu,otoyolun ortasında amdan götten bir durak işte.

Neyse efendim bu güzide yere geldikten sonra oradak otobüslere –ad aktarmasına gel- binbir yalvararak beni Bayrampaşa’ya bırakmalarını istedim.

Ve 23 dakika sonra oradaydım,yavşak kuzenimin “Beş tam iş çıkışı,ancak iki saatte Bayrampaşa’da olursun” temini yaptığı herşey gibi beni zor bir duruma soktu.Bir saati öyle nasıl geçireceğim derken İnternet Kafe tabelasını gördüm.

Kendimi içeri attım hemen.İnternetin bana sunduğu olanaklardan çok masaüstü güldürdü beni.Word yerine World kısayolu,Filmler yerine Filimler yazan klasörler;Filimler klasöründe “Brad Pit” yazan bir MPEG dosyası ya da Yeni Oyunlar klasöründeki Fifa 2005,hepsi ayrı bir ukteydi benim için.Gerek gülerek,gerekse ağlayarak bir saatimi geçirdim.

Saatler 18:30’u gösterince koşa koşa yazıhaneye gittim “Benim bir eşyam vardı da onu şeetcektim” tarzı son derece hırbo bir cümleyle maruzatımda bulundum.

“Muavine sor buraya birşey gelmedi” dedi eleman.Dışarı attım kendimi muavin falan yoktu,sonra üst kattaki misafirhaneye çıktım,evet bu o muavindi.Şapkamı unuttuğum o lanet gün yolculuğumda bana yardımcı olan kişiydi O.

“Abi benim şapka vardı” der demez muavinin suratında bir pişmanlık,bir ekşime oldu.”Onu bugün attık be abim” dedi,adamın o suratını görür görmez salla şapkayı insanlık ölmemiş dedim.Adam yıkılmıştı resmen,sonra bana detayları anlatmaya başladı.

“Günlerdir otobüsteydi şapkan,ben de bu sabah çöpe attım,Karfur –üzgünüm nasıl yazıldığını bilmiyorum ve internet bağlantım yok şu an- -az önce internet kafeyle taşşak geçtim şimdi hakettiğimi aldım işte- oralarında çöpe attım”

Ben de kafamı eğdim,”Neyse sağlık olsun usta ne diyim” tam giderken sırf geyiğine,sadece geyiğine sevgili okurlar “Tam olarak nereye attıydın abi şapkayı” diye sordum.Adam tam anlatıyordu ki “Dur bir dakika,hayır oraya atmadım.Şimdi aklıma geldi” dedi.

İşte o an şansım döndü,şapkam buralarda bir yerde diye aklımdan geçirdim.Ey ulu Rabbim,şu mübarek Cuma günü yine büyüklüğünü gösterdin diyordum ki tam içimden muavin konuşmaya devam etti

“Hani Denizli garajın orada uzun direkler var ya onlardan birine astım”

Bu bir kurgu değildir sevgili okurlar,bugün başıma gelenleri anlatıyorum sadece.

“Birisi alır da belki giyer de oraya koyuverdim”

Ve bu cümleden sonra tamamen saçmalamaya başladık

“Abi uzun bir direk miydi,hani çoluk çocuğun boyu yeter mi almaya?”,işte bu kadar acınılcak durumdaydım.

“Ya bak şuradaki direk gibi birşey” dedi dışarıya parmağını uzatarak

Sonra adamla birbirimizin cep telefonlarımızı aldık,bilmiyorum şapkama noldu,yarını beklemek zorundayım.

Not:Dualarım karşılığını bulmadı,şapkamı kim bilir hangi denyo takıyor şimdi Allah bilir.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Isınma Turları

Klavyenin buz gibi soğuk tuşları,aylardır kullanılmadıkları için paslanmış parmaklarımın altında, basmamak için direniyor,şu tuşların dili olsa “Nerdeydin lan dört aydır Allahsız” derlerdi kesin.

Gerçi demelerine gerek kalmadı,eve adımımı atar atmaz odama koştum,önce mönitörümü öptüm sonra kasayı kucağıma aldım.Tüm sevgi gösterilerim bittikten sonra düğmeye bastım ama hiçbir tepki yoktu.Çok fena tırstım sevgili okurlar,ama sonra çoklu prizin kapalı olduğunu farkettim,bu sorunu hallettikten sonra yeniden düğmeye bastım.Ah o seksenlerden kalma elektrikli süpürge gürültüseyle çalışan fanımın sesi şimdi “Colors” –ki gelmiş geçmiş ve gelecek en mükemmel albümdür- gibi geliyordu kulağıma.Ama 10 saniye sonra “Dıııı-dıt” diye bir ses geldi.”Faredir,fare” diye geçiştirdim ama açılmıyordu bilgisayar.Defalarca denedim,dakikada 30 kere açıp kapadım ama o frekansına kodumunun sesi bir türlü geçmiyordu.Beş yıldır hiçbir zaman beni yüzüstü bırakmamış yarenim şimdi,ona en çok ihtiyacımın olduğu anda,silikon cennetini boylamıştı.

Zaten son üç ayını başka bir kıtada geçirmiş,orada da hayatının en farklı deneyimlerini yaşamış biri olarak şu güzel ülkemdeki hayata alışmak zordu,bilgisayarsız bunu yapmak ise imkansızdı.

İşte bu yüzden bu kadar geç başladım yazmaya sevgili okurlarım,bu yaz tek cümle bile kurmamamın yegane sebebi de bendeki “Emanet bilgisayar” takıntısıdır.

Ne menem birşeydir ki bu,şöyle anlatayım.Benim rahmetli makine Celeron işlemcili,5 yıl öncesinini ekonomik modeliydi.Evet artık hiçbir oyun açılmıyordu,herkes değiştir lan şunu diyordu ama bizim ilişkimiz apayrıydı.Bill Gates ,ki hiç sevmem kendisini, gelse “Abi bak dünyanın en hızlı bilgisayarını yaptım sen de 32 ben diyim 64 işlemcili,gel bizim ofise istediğin gibi takıl” dese “Siktir git tekel bayi kılıklı pezeveng,Vista kurdun değil mi o sisteme yavşak” derim.Xp olsa bile işim olmaz,dünyadaki hiçbir elektronik alet benim bilgisayarımın yerini tutamaz sevgili okurlar,çünkü onlar “Benim bilgisayarım” değildir.

İşte böyle bir ruh hali içerisinde beynimin zaten kullanabildiğim yüzde ikilik kısmının dörtte birini kullanarak bir hafta geçirdim İstanbul’da.Son derece bitkisel bir hayattayken radikal bir karar aldım,aslında her yıl düzenli olarak yaptığım birşeydir neden radikal kelimesini kullandım bilemiyorum,ve rehabilitasyon için Denizli’ye gittim.Hem son derece güzel beş gün geçirdim hem de rahmetliyi yeniledim,ama anı olsun diye,dürüst olmak gerekirse param yetmediği için, kasasını değiştirmedim.Ama artık benim de birden fazla işlemcili,yazıyla üç,512 MB’lık ekran kartına sahip,son oyunları açacak bir bilgisayarım var sevgili okurlar.

Fiziksel alışma süresini nispeten kısa bir zaman zarfında atlatmama rağmen şovu yönlendiren asıl organım,hayır penisimden bahsetmiyorum,hala ısınmadı.Hani sabahın köründe bastırılmaz bir açlıkla,muhtemelen okul öncesi, bir tostçuya gidersiniz de “Usta bana bir sucuklu” dersiniz ama taş kalpli tostçu “Henüz makine ısınmadı abim şimdi açsam 15 dakikaya hazır olur” diye cevap verir ama okula mümkün olduğunca az vakit ayırmak isteyen,bkz. Ben,biri olduğunuz için dakikası dakikasına evden çıktığınızdan dolayı bırakın 15 dakikayı 15 saniye bile süreniz yoktur.Yine okulda fizik kurallarını altüst edecek şekilde doğranmış sucuk dilimcikleriyle salça ekmek yersiniz,kantindeki görevlilerin ısrarla “Sucuklu” olarak adlandırmasına rağmen.İlk tenefüs de böylece harcanmış olur.

Böylesine uzun benzetmeler yapmayalı baya olmuştu,zaten sözlü ve yazılı anlatımda tamamen farklı kişiliklere bölünen biriyim.Daha önce de belirttiğim üzere ses tellerimin yalama,tipimin de dallama olmasından dolayı iyi bir konuşmacı değilim,ama beyin-parmak arası sinirlerim son derece keskin olduğu için,isteyenlerle PES ve ya Half-Life kapışması yapılır,tüm o eziklik ve korkular yerini beyin fırtınası ve çatırdayan parmaklara bırakıyor.Şikayetçi miyim,eh bazen.Ülkemizdeki insanların okuma üşengeçliği ve kızlarımızın kendine güvenen erkek saplantısı yüzünden “Sikerim böyle Word belgesini” diyip tüm yazdıklarımı silesim,kendimi en yakın spor salonuna atıp baklava-insan kırması bir canlıya bürünesim geliyor.Şaka şaka sadece “Sikerim böyle Word belgesini” demekle yetiniyorum geri kalanıyla işim olmaz,orta yaş bulanımına girmeden asla.

Hani sporcular ısınma hareketleri,Gökhan Zan’ın bariz bir şekilde kaytardığı, yapar sakatlanmamak için kendilerini fazla yormadan kaslarını hazır hale getirirler.Ben de böyle birşey yapmak istiyorum izninizle,bunu ısınma turu olarak kabul edin,dört ay aradan sonra direkt damardan yazılarla hem kendime hem de siz sevgili okurlarıma beyin felci geçirtmek istemiyorum.Ama merak etmeyin,çok pis geliyorum...

10 Haziran 2008 Salı

Veda Denemesi

İlk defa bir yazımı sildim,bir sayfayı biracık aşmıştı.Olmadı,boktandı,zorlamaydı.Uzun aradan sonra parmaklarımdan site için dökülen yegane kelimelerdi ama yeterli değillerdi,Maksat İçimde Kalmasın’da yer alacak kaliteye sahip değillerdi.

Üstelik son yazımı da taaaa 25 Nisan’da eklemiştim siteye.O günden beri yazmadım desem yalan olur,ama sitelik şeyler değil,birazcık daha kişisel serzenişlerimdi,hadi onları da dün ekledim siteye kıymetimi bilin.

Çok daha kişisel serzenişlerim de oldu maalesef hiçbir zaman onları okuyamayacaksınız,fazla birşey kaçırdığınızı söyleyemem gerçi.

Haliyle parmaklarım birazcık pas tuttu tabi,bir de bunun üstüne üç ayı geçik bir süre çevrimdışı olacağım göz önüne alınırsa,yazdığım en zor yazı bu…

Evet sevgili okurlar,bu yaz aranızda olamayacağım,bok varmış gibi arkadaşların gazına gelip Work and Travel’e katıldım.

“Bu Work and Travel,Head and Shoulders gibi birşey mi” diye soranlarınız olabilir.Zira ben de ne sikime derman olduğunu arkadaşlar anlatana kadar bilmiyordum.Böyle ilk bakınca insanda “Çalış,gez ama leş gibi kokma herkesi büyüle” sloganlı bir deodorant etkisi uyandırıyor,hani böyle kaslı maslı adamların,gayet seksi hanfendilerin üstsüz iken ateşlere falan atladığı ama koltukaltlarının ter kokmadığı tanıtımlar, ama çalışma ve gezmenin yanında köpek gibi terleme de var bu programda.

Özetlemek gerekirse Work and Travel yabancı öğrencilerin bir yazı Amerika’da kendi başlarına çalıştığı hem İngilizcelerini geliştirdikleri hem de eğlenceli dakikalar geçirdikleri bir hadise.

Bu demek oluyor ki ailenizin yazarı,hiçbir zaman büyümek istemeyen ama 189 boyuylu bu konuda pek de başarılı bir imaj yaratamamış ben,Bengisu Türkan, bu yazı gurbet ellerde geçirecek.

En çok neyi özleyeceğim biliyor musunuz?

Siz sevgili okurları…

…değil elbette,siz ikinci sıradısınız benim için kusura bakmayın.Zaten hiç yorum attığınız da yok,son üç yazıya gelen yorumlarım hepsi tanımadığım iki yazardan –ki kendilerine çok teşekkür ediyorum,onlar da emekçi tabi emeğe saygıda kusur etmiyorlar-.Beni yıllardır tanıyanlar,bilgisayarı bozuldu mu ilk beni arayanlar,neredesiniz lan dallamalar!

Hiç kimsenin umrumda değilim diyemem tabi,devamlı pardon düzenli okurlarım var.MSN üzerinden geliyor yorumları,”Yazını okudum”dan sonra “Nasıl,beğendi mi?” diye soruyorum ve gelen cevap yüzde seksen “ii” oluyor.Eğer şanslı günümdeysem ortaya “y” harfini koyanlar da oluyor.Yatmadan önce şükrediyorum Allah’a,bana bol “Y”ler nasip eyle diyorum.

“Yeeeeeeaaaaaahh” değil sadece “Y”.

Ama farketmez,şu yazdıklarımın okunduğunu bilmek,insanlarda olumlu-olumsuz,az-çok etki bıraktığını hissetmek bile beni çok mutlu yapıyor.Hele ki e-posta kutuma “Bilmemne şu yazınız hakkında yorum yaptı,arkandan da böylemişsin –el ile O şekli yaparaktan- dedi kahvede” yazan birşey geldi mi ooooooohhh ne ala!Sonraki ilk işim de kahveye gidip o “O”nun içini doldurmak olur,bilmem anlatabildim mi.

Her zamanki gibi gereksiz bir –daha doğrusu birkaç- beyin fırtınasıyla konudan uzaklaştım,fil hafızasına sahip okurlar –evet var,ama ifşa etmeyeceğim buradan- yaklaşık 2 saat önce en çok neyi özleyeceğimi söylediğimi hatırlar.Evet işte büyük an geldi:

ATİKER’in sunduğu Maksat İçimde Kalmasın reklamlardan sonra devam edecek

“İşte karşınızda Milli takım oyuncuları,Servet Çetin,Arda Turan,Mehmet Aurelio ve Volkan Demirel.Söyleyin çocuklar,yapmayı en çok istediğiniz şey ne?

Milli Takım Oyuncuları:ÇOCUUUUUUUUUUUKKK!
Reklamlardaki karizma ses –mütamadiyen Haluk Bilginer-:Peki karılarınız ne diyor?
Volkan Demirel:Ne karısı abi ehuehuehuehueh
Arda Turan:Benim liseli kız arkadaşım var,taş gibi
Servet Çetin:………(birşeyler mırıldanır ama kimse anlam veremez dediklerine)
Mehmet Aurelio: Há milhares de patos viveu em torno de um lago. Estes diferentes concursos organizados patos e competiu suavemente e eles adjudicados os que chegaram primeiro.
Haluk Bilginer:Yani hiçbiriniz evli değilsiniz.İşte tam size göre bir çözümüm var.
Milli Takım Oyuncuları:NEDİİİİİİİR?
Haluk Bilginer:Okey’in yeni ürünü,adı “Delikli”.Bunun sayesinde hem kız arkadaşınızla “Birşey olmaz korunuyoruz” diyerek ilişkiye girebilir,hamile kalınca da “Yüzde doksandokuz nokta dokuz koruma öneriyordu şansına küs” diyerek çocuk sahibi olabilirsiniz.
Nuri Alço:Ben boşuna uğraşmışım desenize!
Milli Takım Oyuncuları ve Haluk Bilginer:Hahahahahahahaha (Hepsi birbirine sarılır,arkadan taraftarlar gelir, bağıra çağıra”Oğlan bizim kız bizim” söylenir,omuzlarda zıplar oyuncular -bunların büyük bölümü yavaş çekimde olur-)

ATİKER’in sunduğu Maksat İçimde Kalmasın devam ediyor…

Milattan önce 289 yılında bir cümle kurmuştum.O zamanlar kağıt kalem yok tabi,taşın üstüne kazıdım,bir de kendi bulduğum bir dil vardı,ibnelik olsun diye kimseye öğretmedim,deliriyordu millet “Bu piç anamıza küfrediyor olmasın” diye geceleri gözlerine uyku girmiyordu,güzel günlerdi.

Geçenlerde İsviçreli bir arkeolog o tableti buldu,deli sikmiş gibi inat etti çevireceğim diye,nasıl olduysa da çevirisini yaptı: “En çok neyi özleyeceğim biliyor musunuz?” yazıyordu üstünde.

Evet sevgili okurlar,en sonunda söylüyorum,en çok özleyeceğim şey,dillerin en güzeli biricik Türkçe’miz.

Her çekimiyle,her ses olayıyla,lastik gibi genişlemesiyle,ikide bir yanlış yerlere çekilmesiyle Dünya’daki en zengin dil bizimki sevgili okurlar.Çok seviyorum anasını satayım,yolların ustasıyım gramerinin hastasıyım.

Şimdi ben elin Amerikasında kime “Sen benim devamlı arkadaşımsın” diyeceğim?Herife “You’re my continuous friend” desem teşekkür eder,nerede bunun eğlencesi?

Hangi barda “Damsız Girilmez” tabelasının ilk harfini kapatıp çocukça kahkahalar atacağım?

Ya da Nuri Alço cep telefonu melodim çaldığında kimler gülecek?Ismarlayacak gazoz bile olmayacak orada,Sprite’a hap atacağım.

Belki zenci gördüm mü “Aaaaa asfalt gibi adam lan” diye zaman geçirebilirim ama nereye kadar sevgili okurlar.

Dile kolay koskocaman üç ay,gelir gelmez de okul açılacak,uzak kalacağım hem yarim Türkçemden hem de sevgilimle dansederken ,yanlış anlaşılmasın Türkçeyle dansediyorum diğer dans davetlerine açığım -bayanlardan elbette-, bizi dikizleyen siz okurlarımdan.

Başlığı atarken “deneme”yi yazı türü babında kullanmıştım ama görüyorum ki bu başarısız bir veda denemesinden başka birşey olamadı.Siz sevgili okurlarıma “Vay anasını be amına koymuş ortalığın” dedirtmek isterdim son yazımda,fakat beceremedim,son güne bırakınca da pek bir sikime benzemedi Veda Denemem.

Fakat 22 Eylül’e kadar içimde çok şey kalacak.Çünkü anlatacağım kimse ,tamam çok dramatik oldu, az kişi olacak.Ama yazamayacağım da işin boktan tarafı.

Makineli tüfek gibi konuşan,her cümle sonunda noktalı tükürük atan,R’leri söyleyemeyen,karizması yerlerde sürünen,cızırtılı radyo kanalı gibi sesi çıkan,mimik yapayım derken ağlıyor mu gülüyor mu belli olmayan,kısaca “ben”im can simidim A4 kağıdı.Ama onunla yapabileceğim tek şey önümüzdeki yaz uçaktan ibaret,üstü hep boş kalacak kafamdakilerin aksine…

Kendinize iyi bakın sevgili okurlar,sitede mevcut olan yazılarımı da sık sık okuyun,gelince sözlü yapacağım.İşte size çalışmanız için birkaç örnek:

Metin Çalışmaları:
1)Yazar neden bu yazısını en zor olarak nitelendiriyor?
2)Sizce yazarın psikolojik tedaviye ihtiyacı var mı?Açıklayınız –yani evet ya da hayır yazarak yırtamazsınız,çocukluğuma inmeniz gerek-
3)”Work and Travel” ne demektir?
4)Milli takım oyuncuları neden her reklamda oynar?
5)Yazara göre “devamlı arkadaş sahibi olmak” önemli birşey midir?
6)Yazı hakkında hissettiklerinizi siteye yorum olarak atınız.

9 Haziran 2008 Pazartesi

Halk Otobüsü Şiiri

İstanbul'da yaşamayanlar için yararlı bilgi:İstanbul'da iki çeşit otobüs var.Birincisi Belediye Otobüsleri,devletin kadrolu şoförlerinin gayet güzelce kullandığı,son derece memnun olduğum ulaşım araçlarıdır bunlar,insanı asla yarı yolda bırakmazlar.Diğeri ise Halk Otobüsleri,işte yok mu o ibneler,beynime kan fışkırtıyorlar her defasında.

Halk Otobüsüler'nin temel mantığı şu,serbest girişimciler belirli bir para karşılığında Belediye Otobüsü satın alıyorlar,işlevleri tamamen aynı,rotaları da aynı.Fakat burada devletin kadrolu elemanı yerine serbest çalışan olduğu için zamanında kalkmıyorlar hiçbir zaman,bazen hiç kalkmadıkları da oluyor.Zaten yarım saatte bir geçen otobüse biniyorum bir de bu orospu evlatları siklerinin keyfine gelmeyince bir saat bekliyorum otobüs durağında.

Bu daha başlangıç,asıl cefa otobüse binince başlıyor.İnsanları durakta beklettikleri için daha ikinci duruşunda tüm koltuklar doluyor.Yolun yarısındayken camdan fışkırmaya başlıyor yolcular ve hala yolcu almaya devam ediyor bu amınoğulları.Bir keresinde kapının açılmadığı olduğu sevgili okurlar,o derece kalabalık içerisi -otobüslerde kapılar içeri doğru açılır "Basamakta Durmayın Otomatik Kapı Çarpar" bir efsane değil gerçektir- hala "Arkaya doğru ilerleyelim" diyor utanmadan yarrak kafası.

Belediye Otobüsü'nün kırkbeş dakikada gittiği yolu en az yetmişbeş dakikada gidiyor bu egzosuna soktumunun yavşakları!

İşte bu vahim hususlardır bana aşağıdaki şiiri yazdıran:

Her defasında geç gelirsin
Kalkış vaktini siklemezsin
Sen saat nedir bilmez misin?
Akrebini,yelkovanını sikeyim

Tıngıl mıngıl yolda gidersin
Tek şeritli yolda trafiği felç edersin
Sanki keyif için otobüs sürersin
Sen ne arlanmaz bir piçsin

13 yaşındaki ufacık çocuktan
Tam ücret talep edersin
“Pason nerede genç” dersin
Kazanacağın üç-beş kuruş götüne girsin

Bir de utanmadan kendine “Halk otobüsü” demişsin
Halk için bu güne kadar yararlı ne yaptın ha it
Belediye otobüsleri sana kıyasla Ferrari gibi
Sabah sabah bana küfrettirdin,mutlu oldun mu ha göt herif

İstanbul'da Yaz Dolusu

8 Haziran 2008.Her zamanki gibi günlük yürüyüşümü yapıyordum.Normalde akşamları çıkardım bu gezintilere,yaklaşık bir saattir süresi.Hep aynı rotadayımdır Kavacık-Anadolu Hisarı arası çalışırım.

Bu sefer öğleyin yürüyeyim dedim,ne bileyim içime doğdu öyle.Oniki gibi çıktım evden,güneş ışığından eser yoktu.Herşey gipgriydi,tam eve dönerken gökyüzünde birşey farkettim,Appiah kadar karaydı,bulut değil de kömür dumanıyla dolmuş gibiydi yukarısı,yaklaşık iki dakika gözyüzünü izledim,sonra evimin yolunu tuttum.

Eve kendimi atar atmaz rüzgar başladı,ama ne rüzgar!Kesin yağmur yağacak dedim açtım hafif bir müzik -Mordecai-,yağmurun rahatlatıcı sesi eşliğinde keyif yapacaktım güya.

Mordecai'yi bilen yoktur aranızda.Between The Buried And Me'nin en güzel eserlerinden biridir.İlk iki dakika kulak zarımızın ırzına geçen grup geri kalan üç dakika "Pardon abi,kusura bakma telafi edeceğim bak" diyerek en tatlı ninniyi fısılar dinleyenlere,özür diler örs,çekiç,üzengi kemiklerinden.

Tabi yağmur yağacağını düşünen ben şarkıyı direkt 3. dakikasından başlatmıştım,ama yanılmışım...

Başımıza taş yağmaya başladı!

"Tak tuk tak tuk" bu ne şiddet ne celal!Olamaz böyle birşey,sanki üst kattan milyonlarca insan buzluklarını boşaltıyor,misket kadar dolu taneleri -tanecik demeye dilim varmıyor- dövüyor yeryüzünü.Ben hayatımda böylesine gürültülü bir yağış daha duymadım sevgili okurlar.

Sonra kendini yağmura bıraktı doğanın cinneti,aaaahhh yağmur sanki tüm gezegen gusül abdesti almış gibi rahatlar sen geldiğinde,tüm cenabetliğimiz atılır üzerimizden.

İşte bu görkemli doğa olayından sonra gönül telleri titreşen biri olarak,kaptım fotograf makinemi o anı ölümsüzleştirdim. Umarım hoşunuza gider



NOT:Çalan şarkı Between The Buried And Me'nin Selkies: The Endless Obsession isimli eseridir,Mordecai başka,onu da dinleyin.

25 Nisan 2008 Cuma

Batuhan

Sağ elinde bir kadeh 24 yıllık şarap,sol elinde ise Captain Black;pencereden dışarı bakıyordu Batuhan,su taneciklerini izliyordu bir Şubat akşamı.Sandığınızın aksine yağmur değildi Batuhan’ın izlediği,yanağından süzülen göz yaşlarının camdaki yansımasıydı,o gece bulutlar yıllık izinlerini kullanıyorlardı,gökyüzünde ufacık bir pamuk tanesi bile yoktu.

Sivilceli suratında göz yaşları adeta Paris-Dakar Rallisi edasıyla manevralar yapıyor,çoğu yanağının yarısında tükeniyordu.

Captain Black’ten çektiği her fırttan sonra cep telefonuna bakıyordu,ne cevapsız bir arama ne de gelen bir SMS vardı.Kavak Yelleri izlerken PGEL yazıp 3300’a yollayarak telefonuna yüklediği melodinin odasının duvarlarında yankılanmasını bekliyor,saliseler geçmek bilmiyordu.

Kapısı kilitliydi,bu depresif bekleyişi portakal,mandalina ve bilimum turunçgilden oluşan bir tabakla odasına dalma ihtimali hayli yüksek olan annesinin berbat etmesini istemiyordu.

Annesinden ziyade babasından tırsıyordu,evlilik hediyesi olan şaraplarını pervasızca içtiğini öğrenirse pederinin şişeyi ağzından sokup münasip bir yerinden az önce içtiği şarapla dolu çıkaracağını biliyordu.Elbette birazcık da mide asiti karışacaktı içine kaçınılmaz olarak

Saatine baktı Batuhan,hayal dünyasına dalalı,nerede yanlış yaptığını düşünmeye başlayalı sadece üç dakika geçmişti.Hani ders çalışırken gaza gelir insan,peş peşe çözer soruları,”Vay be iyi çalıştım ha” der fakat kalleş saate bakınca sadece sekiz dakika geçtiğini farkeder,hayal kırıklığına uğrar iki dakika daha çalışıp kitabı kapatır ya,Batuhan da aynen öyle hissetmişti.

GSM cihazından hayır gelmeyeceğini anlayınca,bir diğer iletişim ağı olan internete başvurdu,fakat vurduğu yer bomboştu,çevrimdışıydı…

Neden hiçbir fikir işe yaramıyor,bir türlü çıkış yolu bulamıyorum diye geçirdi aklından.Bu görüşünü açıklayabileceği kimse yoktu etrafında,kafatasında yankılanıyordu cümleleri.

Yatağına çöktü,yüzüstü uzandı,yastığı otuz saniye içinde sırılsıklam olmuştu.Derken annesi yedek anahtarla daldı içeri “Git başımdan ağğğğğğğhhhniiieeee” demesi hiç de yardımcı olmamıştı,tam tersine annesi kenetlenmişti oğluna “Yavrum,noldu sana böyle”

O ses hiçbir delikte yılan bırakmayacak kadar tatlı,o kollar dikenlerinden arındırılmış bir gül kadar yumuşak,o bakışlar Antartika’yı iki saniyede buhara çevirecek kadar sıcaktı,bütün bunlar sadece bir annede toplanabilecek özelliklerdi.

Ama Batuhan’ın zerre umrunda olmadı,kafasını gömdüğü yastıktan kaldırmadı,annesi de bir süre sonra çıktı odadan.İçinde bulunduğu ruh halini destekleyen önemli unsurlardan biri olan karanlık,annesinin odaya dalarken ampülü yakmasıyla dağılmış,çıkarken de kapamamasıyla tarihe karışmıştı.Apaydınlık bir odada kedere boğulamazdı hiç kimse,bu yüzden Batuhan ışığı kapamak için kalktı ayağa.

Tam o sırada babası daldı içeri,yerdeki şişe gözüne çarptı o saniye “Ulan orospu çocuğu” diyecekti tam fakat pek de akılıca bir fikir olmadığının farkına vardı son anda,”Eşşoğlueşek” dedi,ki bu da pek dahiyane değildi.

Tam okkalı bir nutuk atacaktı ki baba,oğlunun pancarlaşmış suratını gördü,tıpkı Kalli’nin maç sırasında heyecanlandığında yüzünün aldığı renkteydi.Ter ve gözyaşı ile cilalanmış yanaklar,kan kırmızısına bürünmüş gözler,”Oğlum gel otur,konuşalım” dedi,şarabı çoktan unutmuştu.

Baba sordu,Batuhan sessiz kalma hakkını kullandı.İşe yaramıyordu,baba da pes etti,sessizce çıktı odadan.

O gece gözüne uyku girmedi Batuhan’ın,sabaha kadar döndü durdu yatağında.Sabah ezanıyla doğan güneş uyuyabilme hayallerine son noktayı koymuştu.Bir saat sonra okula gidecekti çünkü.

O gün pazartesiydi,İstiklâl Marşı’yla başlayacaktı okul.Ne yazık ki İstiklâl Marşı töreni okul müdürleri tarafından öğrencilere fırça atmak için kullanılan ayinler haline gelmişti.Bağımsızlığımızın,özgürlüğümüzün önenimi kavramamız gereken bu törenler,baskıcı müdürlerin bağımsızlığımıza tecavüz ettiği kabuslara dönüşmüştü.

Normalde sekizde başlayan okul İstiklâl Marşı okunurken her defasında bir beş dakika daha erken başlıyordu.Hocalar derse sekiz buçuktan önce girmezdi,kantinde çay keyfi yaparlardı,buradaki amaç İstiklâl Marşı okunduktan sonra gelen çocukları bir araya toplayıp azarlamaktı.İnsanlık suçu işlemiş gibi okulun utanç duvarının önüne dizilen yüzlerce çocuk o soğukta yarım saat bekletilir,o sırada daha okula yeni adımını atmış öğretmenleri görünce iyi de çekilmez bir hal alırdı bu işkence.

Üstelik ders zilinin çalmasına henüz altı dakika varken geç kaldın bahanesiyle azarlanmak,sıcaklığı on derece daha düşürürdü.

Baskıcı müdür ağzından salyalar fışkırarak bağırır “Sizin Atatürk’e bile saygınız yok,beyinsizler,ahlaksızlar,şerefsizler!”.Her öğrenci aradan çıkıp “Vatanımıza,Atamıza saygısı olan biri sırf öğrencilere fırça atıp kendini tatmin etmek için İstiklâl Marşı’nı bir araç olarak kullanmaz” demek ister ama müdürlerle iletişim kurmanın imkansız olduğunu hepsi bilir.Ağzından çıkan ilk heceden sonra “Sus,konuşma,pislik,okuldan atacağım seni,velin gelsin” sözcük ve ya sözcük öbeklerinden biriyle lafının kesileceği kesindi.

İşte öyle bir Pazartesi’ydi yine,Batuhan evinden çıktı,yürüyerek gidiyordu okula.Her zamanki yolundan giderse arkadaşlarını görecekti,kimseyle konuşmak istemiyordu,ara sokaklara girdi,hiç görmediği caddelerden geçti ve okula sekize on varda ulaştı.Okulun bahçesine girdi,içi rahattı daha beş dakika vardı İstiklâl Marşı’nın okunmasına,sınıf sırasına ulaşmasına yirmi metre kala İstiklâl Marşı okunmaya başladı,müdür mikrofuna eline alıp böğürdü “Sen olduğun yerde kal,kıpırdama”

Müdürün nefret dolu ses tellerinden çıkan,kargaları bile kıskandıracak kadar detone sesiyle başladı İstiklâl Marşı,bittiği saniye de müdürün pis yardakçılarından biri yanında bitti,”Sen gel bakalım”

Yine o ayinlerden biri başlamıştı,yüzlerce öğrenci utanç duvarında bekliyordu.Umurlarında değildi müdürün boş hakaretleri ya da soğuktan titreyen bedenleri,haftalık rutinleri haline gelmişti.Yarım gün yok yazılacaklardı,okulun son günleri cehennem sıcağında bomboş sınıfları doldurmak zorunda kalacaklardı,işte buydu onlara koyan.

Kırbaçlı müdür başladı,”Sen kızım,saçın neden yukardan toplu,arkadan toplayacaksın” başka bir kıza “Bu toka plastik,git lastik toka bul” erkeklere ise “Senin favorilerin neden uzun”,”Neden süveterin bisiklet yaka değil de V yakalı” ve ve ve sıra Batuhanımıza gelmişti “SEEEEEEEEEEEN” diye kükredi müdür,”Ne işin var lan okulda,terörist!!!”

Batuhan’ın terörist damgası yemesine sebep olan yegane şey sabah kesmeyi unuttuğu,ya da kesmeye üşendiği diyelim,ergen sakallarıydı.Farkına varmak için yakından bakmak gerekiyordu,o kadar ince ve seyrekti suratındaki tüyler.

Müdür numarasını aldı Batuhan’ın,nasılsa her hafta en az üç kez alınıyordu numarası,okuldaki diğer yüzlerce öğrenci gibi.Dalga geçermiş gibi de “Numaranı aldım,bir daha yakalarsam disiplin cezası veririm” diyordu bu işkence kampının tepesindeki adam.Ama Batuhan’ın aklı başka yerlerdeydi,”İyi ki servisle geliyor okula karşılaşmadık burada” diye sevinmek istiyor,ama gözleri yaşla doluyordu zavallılığının farkına varınca.

Okul bahçesinde yarım saat rehin tutulduktan sonra sınıfına girdi.Öğretmenler alışmıştı pazartesileri derse geç giren öğrencilere,hatta bazıları krallık yapıp yok yazmıyorlard,ama Batuhan bu konuda da pek şanslı değildi.Yalakanın önde gideni bir öğretmeni vardı.Hem müdürün götünü yalayan hem de öğrencilerin dostu gibi görünmeye çalışan,iki yüzlü,karaktersiz bir öğretmendi bu,”Batuhan seni yok yazmak istemiyorum ama müdür numaranı almıştır yok yazmazsam başım belaya girer” diyordu her hafta.”Müdürün de çok sikinde ha” dedi arka taraftan biri yanındaki arkadaşına,gülüştüler.

Batuhan yerine oturdu,selam veren arkadaşlarına cevap bile vermeden kafasını sıraya dayadı,aldığı derin nefesler sınıfta yankılanıyordu.Yaklaşık on dakika sonra zil çaldı,tenefüstü.

Sınıftan çıkmak istemiyordu Batuhan,eğer O’nu görürse kabir azabı çekeceğinin farkındaydı,ilk tenefüs sınıfta geçti,ikinci tenefüs de,hatta üçüncü de.

Kulaklıklarını takıp müziğin sesini sonuna kadar açmıştı,kimse onunla iletişim kurmaya kalkışmasın diye.Dürtülüyordu bazen ama hiçbirşey olmamış gibi davranıyordu.Alnına pis ahşap sıra kokusu işlemişti.

Öğle arası geldi,arka taraf tayfasından biri “Oğlum gel yemek yiyelim,sen de birşeyler iç ağlaya ağlaya vücudunda su kalmadı amına koyayım ehehehe” dedi.Batuhan istifini bozmadı birkaç desibelle “Siz gidin” diye cevapladı.”Bırakmam valla,bizimle gelecen” diye ısrar etti arkadaşları,tuttular kolundan zorla çıkardılar dışarı.

Kantin mahşer yeri gibiydi,Hac’da şeytan taşlama neyse okulda da öğle arası oydu.Cengaver bir öğrenci 4-5 kişiden siparişleri ve paraları alır,atardı kendini kalabalığın içine,on dakika için elinde soğuk tostlar,ceketi dağılmış bir şekilde geri gelirdi.

Bu on dakikalık arada,erkek öğrenciler futbol muhabbetine dalar genellikle.”Olum Arda resmen sikmiş adamı öyle gol mü olur,yüzde yüz faul” diyordu biri,diğeri de “Ya bırak Deivid’in penaltısını da gördük biz,bal gibi gol,kendini yere atmış Kerim”.Koyu bir Fenerbahçeli olan Batuhan ise kafası eğik dikiliyordu öylece.”Batuhan sence de faul değil mi” diye sordu Fenerbahçeli arkadaşlarından biri,zira ortamda başka Fenerli yoktu sadece Batuhan’a güvenebilirdi,”İzlemedim” dedi Batuhan,yaklaşık üç aydır futbolla pek ilgilenmiyordu.

Tam bu sırada omzuna sıcacık bir elin dokunuşuyla irkildi,”Aşkım,cumartesi akşamı mesajını aldım tam cevap atacaktım telefonum bozuldu,dün de heryer kapalıydı tamir ettiremedim,yanlış anlamadın dii miiii”

Bir anda kendine çekidüzen verdi Batuhan “Ben anlamıştım zaten böyle birşey olduğu bitanem” dedi,sarıldı kız arkadaşına.Tüm o keder bir anda yok olmuştu,suratından yavşaklık akıyordu.Arkadaşları Batuhan’a pis pis baktılar “Ya bırakın şu hıyarı,gelin sınıf maçı var izleyelim” dediler,Batuhan’ın tostunu da kendi aralarında paylaştılar.Batuhan ise öğle arasının tamamını kız arkadaşıyla bahçede kol kola gezinerek geçirdi.Kız arkadaşı görüşmeyeli naptığını sordu,”Hiçbir şey aşkım,oturdum işte boş boş,sen naptın” dedi Batuhan,”Aaaayy sorma,Merve’yi erkek arkadaşı aldatmış,çok üzgündü alışveriş yaptık onunla uğraştım”.Öğle arasının geri kalanı Merve,biten ilişkisi ve yeni açılan alışveriş merkezindeki çantaların ne kadar güzel olduğu hakkında konuşularak geçildi.Batuhan’ın gözyaşı,bunalım,asosyallik dolu 48 saatinin bir saniyesinden bile söz edilmedi.

Geri kalan derslerde gayet neşeli,mutlu bir Batuhan vardı sınıfta.Eve gidince de sanki dün gece hiçbirşey olmamış gibi davrandı anne babasına,onlar da oğullarını mutlu mesut görünce seslerini çıkarmadılar.

O gece ilginç bir rüya gördü Batuhan.Boşluktaydı,nefes alamıyordu,ama yaşamak için oksijen almasına gerek de yoktu.Yuvarlaklaşmıştı,sivilcelerinin yerini kraterler almıştı,elinde olmadan belli bir yörünge etrafında dönüp duruyordu,bir uyduya dönüşmüştü,gezegeni de kız arkadaşından başkası değildi.

Hepimizin içinde birer Batuhan var,sadece içimizde kalması kendi ellerimizde…

12 Nisan 2008 Cumartesi

Afedersiniz,Sakıncası Yoksa Amınıza Koyabilir Miyim?

“Küfür,acizlerin işidir,hayatlarında hiçbir baltaya sap olmamış ve bu saatten sonra olması da pek muhtemel gözükmeyen zavallıların destelerindeki son karttır.Ahlaktan,terbiyeden nasibini almamış bu mahlukatlar bulundukları toplumun seviyesinin düşürmekle kalmaz üstüne üstlük bir marifetmiş gibi de kendilerine uymayanlarla alay ederler.Küfürbazların psikolojik sorunları vardır,bu insanlarla arkadaşlık etmek büyük bir hatadır.Bu zavallılar için umut kesilmiştir,topluma kazandırılmaları söz konusu değildir…”

Parmak basacağın noktaya sokayım diyerek yazıma başlıyorum sevgili okurlar.Her zaman olduğu gibi toplumun kanayan yaralarından birine elimden geldiğince pansuman yapmaya çalışacağım.

Çoğumuzun başına gelmiştir,kızların ya da büyüklerimizin önünde ağzımızdan kötü bir kelime çıkar yanlışlıkla,yerin dibine gireriz,suratımız kan kırmızısına bürünür,kem küm ederek telafi etmeye çalışırız.Arkadaşlarıyla geyik yaparken kullandığı iki kelimeden üçü küfür olan insanlar –özellikle geyik ortamında ben varsam bu sayı ikide beşe kadar çıkabilir- pot kırmaya daha da yatkındır doğal olarak.

Bu kötü kelimelerden biri ağzımızdan kaçtığında,eğer sevilen biriysek,sabıkamız yoksa ve anlayışlı insanların arasında isek sanki iki saniye önce “Amına kodumunun” sıfatını kullanmamışız gibi devam eder sohbet.İş kazasına uğrayan bizler de bol bol “Efendim” ve “Lütfen” deriz, hitap ettiğimiz kişi her ne kadar tekil olsa da 2. çoğul kişi kipinde çekimleriz fiillerimizi.

Peki ya bulunduğunuz ortamda sadece laf sokmak için insanlarla iletişim kuran,götü atmosferin 3. tabakasına kadar kalkmış,kimse tarafından sevilmeyen birisi varsa?O zaman siki tuttunuz demektir sevgili okurlar.Yerin dibine sokar sizi bu insan azmanı,çocuk gibi azarlar,bin kere özür dileseniz de onun amacı size hatanızı gösterip bir daha yapmamanız değil,kendini yüceltmektir,bu yüzden hiçbir şekilde yaranamazsınız kendisine.Muhabbet bitene kadar yüzünüze vurur yaptığınız hatayı,saniyeleri geçirtmez size…

Şimdi soruyorum,burada kendisini sohbete kaptırmış,yanlışıklıkla ağzından masum –evet yazımın ilerleyen bölümlerinde bunu uzun uzun açıklayacağım- iki kelime kaçan,sonra da hemen özür dileyen kişi mi terbiyesizdir,yoksa bir üst paragrafta tanımladığım şahıs mı?

Beni az çok tanıyan biri bu soruya B cevabını vereceğimi bilir.Hatta beni yakından tanıyan bir insan az önce bahsi geçen olaydaki mağdurun da büyük ihtimalle ben olduğumu düşünür,ama yanılır ne yazık ki.Küfür edilmesi hoş karşılanmayan ortamlarda sadece “Selamın aleyküm” ve “Hadi bana müsade” diyerek işi sağlama aldığım için hiç bu tarz boktan durumlara düşmedim,ama düşeni çok gördüm.

Bu yazıda kalemimle ağzını burnunu dağıtmak,suratını tanınmaz hale getirmek istediğim insan tipi az önce “B şıkkı” diye adlandırdığım kişiden başkası değildir sevgili okurlar.Detaylarda kaybolmuş,hakikatları unutmuş bu puştlardır benim sinirimi bozan.

Ahlak,terbiye nedir?Karşındakine saygı duymak,değer vermek,küçüklerini korumak,büyüklerini saymak....

Ama elini sallasan sansüre çarptığın bu güzelim ülkede işler böyle yürümüyor.”Terbiyesiz insan=Küfredeninsan” şeklinde son derece yanlış bir görüş oluşmuş durumda.

Şimdi ben kardeşim diyebileceğim kadar yakın bir dostumla konuşurken “Naber yarrak kafalı” dediğim saniye ahlak düşmanı damgası yiyorum.Ama arkadaşlarına “Naber cannıımm”diyen birisi ahlak timsali oluyor,şimdi hep beraber bu iki örneği inceleyelim.

Anlatmak istediğim ahlak düşmanları arkadaşlarıyla konuşurken küfür eder evet,fakat karşısında küfürden haz almayan birisi varsa da haddini bilir,ona birşeyler anlatırken başvurmaz kötü kelimelere.Kimseyi aşağılamaz,hor görmez,arkalarından konuşmaz,çevresindekilerle kavga etmez,kendini beğenmez,mütevazı takılır.Ama samimi olduğu insanlara “yarrak kafalı” diye hitap ettiği için toplumdan uzaklaştırılması gerekir çoğularını göre.Karşısındakinin bu laftan alınmaması,gücenmemesi hiçbir şeyi değiştirmez.

Benim tiksindiğim ahlak timsallerinden bahsedeyim birazcık da.Ağızlarından sinkafın “S”i çıkmaz ama şımarığın tekidir,her gün başka biriyle tartışır,karşısındakine 10 kuruşluk madeni para gibi davranır,dedikodu yapar,milletin arkasından atıp tutar ama bu kişi terbiyelidir,ahlaklıdır,örnektir.

Bu nasıl bir mantık,nasıl bir iki yüzlülük,nasıl bir değer yargısıdır?

Ahlak bu kadar basit bir kavram mıdır sevgili okurlarım?Terbiyeli kelimesi o kadar ayaklar altına alınmıştır ki küfür etmeyen insanlara karşı bir önyargı oluşmuştur burada size derdini anlatmaya çalışan yazarınızda.

Zaman kötü,kolla götü demişler.Haklılar da,dünya çok kötü bir gezegen haline geldi.Her türlü pislik,adilik bini bir para.Ama en kötüsü de sevgili okurlarım,en acı vereni de saf diye nitelendirdiğimiz,yağmurda ıslanmamak için kafamızı soktuğumuz,sığındığımız o değerlerin kendini bilmezler tarafından sahiplenilmesi,anlamını yitirmesidir.

İki çeşit küfür vardır,birisi benim burada savunduğum,kimi zaman gülmek,kimi zaman duygularımızı ifade etmek için başvurduğumuz kelimelerdir.”Amına koyayım,ibne,puşt,göt lalesi,amınoğlu,yarrak Hasan” gibi çok da ağır olmayan,sohbeti zenginleştirmek için, kullanılankimseye zararı olmayan,karşımızdakinin “Anama küfretme ulan” diye tepki veremeyeceği küfürlerdir.

Burada annelerimiz işin içine giriyor.Bizlere hayat veren,büyüten,ayaklarının altında cennetin bulunduğu annelerimiz.Eğer “Orospu çocuğu,ananı sikeyim,ananı sikerdim ama çok sıra var babanı sikeceğim” gibi kelime öbekleri kullanılırsa buradaki gerçek amaç kini dışarı vurmaktır,kavga çıkarmaktır,”Terbiyesizlik” yapmaktır.Bu küfürlere halk arasında “Kavgada söylenmez”ler de denilmektedir.

İşte aradaki farkı anlamamakta ısrar edenlerin sayısı oldukça yüksek.

Tabii ki nerede küfür edip etmeyeceğimizi biliyoruz,kötü kelimeleri insanları üzmek değil güldürmek için kullanıyoruz ama yine de ahlaksız olan bizleriz.

Küfür edenler ahlaklı,etmeyen terbiyesizdir demek “Terbiyesiz insan=Küfreden insan” demekle eşdeğer ölçüde yanlış bir tanımdır.Gerçek terbiyenin ölçütü seçtiğimiz kelimelerden ziyade insanlara gösterdiğimiz saygı olmalıdır.Küfür,sözcüklere duygularımızı katmanın çeşitli şekillerinden biridir sadece.Koskoca ahlak değerlerini böyle bir olguyla ölçmek ahlaksızlığın önde gidenidir.

Durumun vahimliğine bakar mısınız,öyle çarpık bir dünya ki bu bir takım insanlar karşılarındaki aşağılamak için küfür etmemeye başvuruyor.Sizce de burada özne-yüklem uyuşmazlığından kaynaklanan bir “ahlak” bozukluğu yok mu?

13 Mart 2008 Perşembe

Gol Yemem,Sörf Tabii Ki Yerim

Çocukken televizyon bağımlısıydım.O ufak gözlerimi hiç ayırmazdım parlak ekrandan,ama beni cezbeden yarışma programları ya da filmler değildi.Çoğu insanın tiksindiği,görür görmez kanalı değiştirdiği reklamlardı beni televizyona aşık eden.O kadar ilerlemişti ki bu ilişki,annem brüksel lahanası,brokoli gibi lezzetten nasibini almamış sağlıklı gıdaları bana yedirmek için en sevdiğim reklamları kasede kaydetmiş,yemek zamanı izlettirirken o parıltılı reklamları bir
karış açık ağzıma ham yaptırtıyordu brüksel lahanalarını.

Bu bağımlılık yıllar geçtikçe hafifleşmişti üstelik yemeğimi kendim yiyordum artık.Annemin çeşitli bizans oyunlarına başvurması gerek kalmamıştı.Rehabilite olmuştum,reklamlar beni etkilemiyordu,ta ki doksanlı yılların sonuna kadar.

Uzun metrajlı reklam furyasının patlamasıyla eski aşkım depreşti,sabah okula gitmeden önce yayınlanan bu kısa film tadındaki tanıtımlar kalbimi çalmıştı.Her Allah’ın sabahı aynı ürünün aynı reklamını göreceğimi bilsem de yatağımdan zıpkın gibi fırlayıp salondaki büyük ekran televizyona koşuyordum.Ürünler bana hitap etmiyordu,kendi boyum kadar olan AB Shaper istediğim birşey değildi fakat o dublajlı sunumlar,üründen son derece memnun olan tüketicilerin hayatlarına AB Shaper girmeden önce ne kadar siyah-beyaz ve siktiriboktan yaşadıklarını görmek her defasında zevk veriyordu bana.

Bu reklamlarda başka birşey vardı,asıl hedefleri olan ürün satmaktan sapmışlar,izleyenleri kendilerine tutsak etmişlerdi.Tek rahatsız ben varım sanırken,bir gün okulda “Sabahki uzun reklamlar çok güzel lan” dememle beraber yalnız olmadığımı anladım.Hatta uzun süredir halkın haykırmak istediği fakat korktuğu “Benden başka kim izliyordur bunu,okulda adım cinse çıkar en iyisi susayım” diyerekten hiç açmadığı bir konuya parmak bastığım için büyük saygı gördüm arkadaşlarımdan.Ben bir liderdim artık,tenefüslerde ezberlediğim repliklerle hava atıyordum sınıftakilere.Sınıf başkanlığı seçiminde tüm oyları alarak tabiri caizse seçim kutusunun amına koymuştum.

Sonra o reklamlar bitti,21. yüzyılda Magic Bullet ve Nicer Dicer gibi ürünlerle biraz kıpırdanma olsa da eski şaşalı günlerinden uzaktı reklam piyasası.Belki de biz büyüdük,meşaleyi gençlere verme zamanı gelmişti diye düşünüyordum,fakat kendimi avutmuşum yıllardır.

Yaklaşık bir ay önce Denizli’de bir hafta geçirdim ve orada artık bir evimiz olmadığı için Tanrı misafiri modunda yedi günde beş farklı evde kaldım.Neredeyse hepsinde bir AB Shaper ya da Nicer Dicer olduğunu görmemle gerçek suratıma bir Osmanlı tokadı gibi çarptı.Benim sırf taşşağına izlediğim reklamları ciddiye alan insan sayısı hayli fazlaydı.

"Ahmet İkimiye Tuzla'da bir tersanede çalışıyor.Hem yoğun işi hem de hayatını kaybeden iş arkadaşları yüzünden büyük stres altında Ahmet.Tek isteği ise eve gelip sıcak çorbasının yanında salatasını yemek.Fakat kullandıkları normal bıçaklar yüzünden domates kesmek tam bir işkence.Evin hanımı Zeynep İkimiye hem kocasını birbirine eşit hacimde kesilmiş küp domates parçacıklarıyla mutlu edemediği hem de mahallede Nicer Dicer kullanmayan tek ev hanımı olduğu için yoğun bunalımda.Çocukları Aras İkimiye annesi sürekli babasıyla kavga etmekten yemek yapmaya zaman bulamadığı için kendini dürüm,tost,kokoreç gibi yiyecekler vermiş durumda.Ahmet her gün eve sinirli gelip Zeynep'le kavga ediyor,genç Aras ise kendisini odasına kilitleyip ağlıyordu.Yaptığı göbekten dolayı kızlardan hiç pas alamayan Aras,erkeklerle takılmak istediğinde ise "Ara Sikimiye puhahahahahaha" esprisine maruz kaldığı için depresyona girer ve bir sabah odasından çıkmaz.Kilitli kapıyı kırarak açan İkimiye ailesi genç Aras'ın cansız bedenini yatakta görünce şok olur.Başucundaki bir not vardır.Ahmet notu açar

Yıllarca size anlatmaya çalıştım,haykırdı ruhum.Hiçbiriniz dinlemedi beni,çocuk olduğum için kelimelerim görünmez geldi size.Birbirinize bağırıp çağırırken ben etrafımı gözlemledim,çözümü buldum ama ulaşmanız için dikkatinizi çekmem gerekiyordu,bu yüzden intihar ettim.Eğer Nicer Dicer alsaydınız bunların hiçbiri olmazdı...

İşte Nicer Dicer’ı olmadığı için parçalanan binlerce aileden sadece birinin hikayesi.Acele edin,eğer 25 dakika içinde sipariş verirseniz ikinci Nicer Dicer domates başlığına ücretsiz sahip olabilirsiniz…"

Reklam gurmesi olmama rağmen hiçbir zaman kot ve parfüm reklamlarını anlayamadım.Kuzenlerimle beraber izlediğim sadece iki gencin seviştiği -farklı cinsiyetlerden iki birey elbette- ve parfüm kutusunun gözüktüğü reklamdan sonra “Bu ne biçim reklam amına koyayım” şeklindeki serzenişime kuzenim “Olm kızlar leş gibi ayak kokan adama vermez” demesiyle bu gereksiz ürünün gereksiz bir kitleye hitap ettiği yeniden teyit edilmiş oldu.

Peki leş gibi ayak kokmayıp kızlara çakmak için sürdüğümüz o parfümler yüzünden ozon tabakası delinmedi mi,hepimiz köpek gibi terlemiyor muyuz,sürdüğümüz kokular on dakika sonra terle karışarak iyice iğrenç bir hale gelmiyor mu,zamanında koskoca Titanik’i devirmiş buzdağları şimdi içme suyu olarak satılmıyor mu?

Kot reklamlarında ise durum daha vahim,saatlerce düşünülse bile hiçbir anlam çıkartılamıyor.Üstsüz erkekler ve altta kot üstte bikini giyen kızların boş sokaklarda koşuşturduğu “Hayatın anlamı keşfet” sloganlı pantolon reklamlarından ben bir mesaj çıkartamadım sevgili okurlar,beni aydınlatırsanız çok memnun olurum.

Gençlerin yüzde doksanbeşinin giydiği kot pantolondan alarak kendini belli etmeye çalışmak,toplumda imajını oturtma çabasına girmek nedir peki?

15 milyonluk resistanz kireçlenmesin diye her yıl yüzlerce milyon verilen Calgon hakkında konuşmaya başlarsam bitmez bu yazı

“Aganigi naganigi”,”Biz komando gençleriz,doping doping doping yeriz” ya da “What is this?This is a bank” gibi kaliteli reklamların hakkını yersek ayıp olur.Bu guzide eserleri saygıyla andıktan sonra sizlerden izin istiyorum sevgili okurlar.Son sözüm ise Denizli’deki yerel bir ayran firmasının sloganı olacak

Çünkü insanlar iyi şeylere layıktır…