Sağ elinde bir kadeh 24 yıllık şarap,sol elinde ise Captain Black;pencereden dışarı bakıyordu Batuhan,su taneciklerini izliyordu bir Şubat akşamı.Sandığınızın aksine yağmur değildi Batuhan’ın izlediği,yanağından süzülen göz yaşlarının camdaki yansımasıydı,o gece bulutlar yıllık izinlerini kullanıyorlardı,gökyüzünde ufacık bir pamuk tanesi bile yoktu.
Sivilceli suratında göz yaşları adeta Paris-Dakar Rallisi edasıyla manevralar yapıyor,çoğu yanağının yarısında tükeniyordu.
Captain Black’ten çektiği her fırttan sonra cep telefonuna bakıyordu,ne cevapsız bir arama ne de gelen bir SMS vardı.Kavak Yelleri izlerken PGEL yazıp 3300’a yollayarak telefonuna yüklediği melodinin odasının duvarlarında yankılanmasını bekliyor,saliseler geçmek bilmiyordu.
Kapısı kilitliydi,bu depresif bekleyişi portakal,mandalina ve bilimum turunçgilden oluşan bir tabakla odasına dalma ihtimali hayli yüksek olan annesinin berbat etmesini istemiyordu.
Annesinden ziyade babasından tırsıyordu,evlilik hediyesi olan şaraplarını pervasızca içtiğini öğrenirse pederinin şişeyi ağzından sokup münasip bir yerinden az önce içtiği şarapla dolu çıkaracağını biliyordu.Elbette birazcık da mide asiti karışacaktı içine kaçınılmaz olarak
Saatine baktı Batuhan,hayal dünyasına dalalı,nerede yanlış yaptığını düşünmeye başlayalı sadece üç dakika geçmişti.Hani ders çalışırken gaza gelir insan,peş peşe çözer soruları,”Vay be iyi çalıştım ha” der fakat kalleş saate bakınca sadece sekiz dakika geçtiğini farkeder,hayal kırıklığına uğrar iki dakika daha çalışıp kitabı kapatır ya,Batuhan da aynen öyle hissetmişti.
GSM cihazından hayır gelmeyeceğini anlayınca,bir diğer iletişim ağı olan internete başvurdu,fakat vurduğu yer bomboştu,çevrimdışıydı…
Neden hiçbir fikir işe yaramıyor,bir türlü çıkış yolu bulamıyorum diye geçirdi aklından.Bu görüşünü açıklayabileceği kimse yoktu etrafında,kafatasında yankılanıyordu cümleleri.
Yatağına çöktü,yüzüstü uzandı,yastığı otuz saniye içinde sırılsıklam olmuştu.Derken annesi yedek anahtarla daldı içeri “Git başımdan ağğğğğğğhhhniiieeee” demesi hiç de yardımcı olmamıştı,tam tersine annesi kenetlenmişti oğluna “Yavrum,noldu sana böyle”
O ses hiçbir delikte yılan bırakmayacak kadar tatlı,o kollar dikenlerinden arındırılmış bir gül kadar yumuşak,o bakışlar Antartika’yı iki saniyede buhara çevirecek kadar sıcaktı,bütün bunlar sadece bir annede toplanabilecek özelliklerdi.
Ama Batuhan’ın zerre umrunda olmadı,kafasını gömdüğü yastıktan kaldırmadı,annesi de bir süre sonra çıktı odadan.İçinde bulunduğu ruh halini destekleyen önemli unsurlardan biri olan karanlık,annesinin odaya dalarken ampülü yakmasıyla dağılmış,çıkarken de kapamamasıyla tarihe karışmıştı.Apaydınlık bir odada kedere boğulamazdı hiç kimse,bu yüzden Batuhan ışığı kapamak için kalktı ayağa.
Tam o sırada babası daldı içeri,yerdeki şişe gözüne çarptı o saniye “Ulan orospu çocuğu” diyecekti tam fakat pek de akılıca bir fikir olmadığının farkına vardı son anda,”Eşşoğlueşek” dedi,ki bu da pek dahiyane değildi.
Tam okkalı bir nutuk atacaktı ki baba,oğlunun pancarlaşmış suratını gördü,tıpkı Kalli’nin maç sırasında heyecanlandığında yüzünün aldığı renkteydi.Ter ve gözyaşı ile cilalanmış yanaklar,kan kırmızısına bürünmüş gözler,”Oğlum gel otur,konuşalım” dedi,şarabı çoktan unutmuştu.
Baba sordu,Batuhan sessiz kalma hakkını kullandı.İşe yaramıyordu,baba da pes etti,sessizce çıktı odadan.
O gece gözüne uyku girmedi Batuhan’ın,sabaha kadar döndü durdu yatağında.Sabah ezanıyla doğan güneş uyuyabilme hayallerine son noktayı koymuştu.Bir saat sonra okula gidecekti çünkü.
O gün pazartesiydi,İstiklâl Marşı’yla başlayacaktı okul.Ne yazık ki İstiklâl Marşı töreni okul müdürleri tarafından öğrencilere fırça atmak için kullanılan ayinler haline gelmişti.Bağımsızlığımızın,özgürlüğümüzün önenimi kavramamız gereken bu törenler,baskıcı müdürlerin bağımsızlığımıza tecavüz ettiği kabuslara dönüşmüştü.
Normalde sekizde başlayan okul İstiklâl Marşı okunurken her defasında bir beş dakika daha erken başlıyordu.Hocalar derse sekiz buçuktan önce girmezdi,kantinde çay keyfi yaparlardı,buradaki amaç İstiklâl Marşı okunduktan sonra gelen çocukları bir araya toplayıp azarlamaktı.İnsanlık suçu işlemiş gibi okulun utanç duvarının önüne dizilen yüzlerce çocuk o soğukta yarım saat bekletilir,o sırada daha okula yeni adımını atmış öğretmenleri görünce iyi de çekilmez bir hal alırdı bu işkence.
Üstelik ders zilinin çalmasına henüz altı dakika varken geç kaldın bahanesiyle azarlanmak,sıcaklığı on derece daha düşürürdü.
Baskıcı müdür ağzından salyalar fışkırarak bağırır “Sizin Atatürk’e bile saygınız yok,beyinsizler,ahlaksızlar,şerefsizler!”.Her öğrenci aradan çıkıp “Vatanımıza,Atamıza saygısı olan biri sırf öğrencilere fırça atıp kendini tatmin etmek için İstiklâl Marşı’nı bir araç olarak kullanmaz” demek ister ama müdürlerle iletişim kurmanın imkansız olduğunu hepsi bilir.Ağzından çıkan ilk heceden sonra “Sus,konuşma,pislik,okuldan atacağım seni,velin gelsin” sözcük ve ya sözcük öbeklerinden biriyle lafının kesileceği kesindi.
İşte öyle bir Pazartesi’ydi yine,Batuhan evinden çıktı,yürüyerek gidiyordu okula.Her zamanki yolundan giderse arkadaşlarını görecekti,kimseyle konuşmak istemiyordu,ara sokaklara girdi,hiç görmediği caddelerden geçti ve okula sekize on varda ulaştı.Okulun bahçesine girdi,içi rahattı daha beş dakika vardı İstiklâl Marşı’nın okunmasına,sınıf sırasına ulaşmasına yirmi metre kala İstiklâl Marşı okunmaya başladı,müdür mikrofuna eline alıp böğürdü “Sen olduğun yerde kal,kıpırdama”
Müdürün nefret dolu ses tellerinden çıkan,kargaları bile kıskandıracak kadar detone sesiyle başladı İstiklâl Marşı,bittiği saniye de müdürün pis yardakçılarından biri yanında bitti,”Sen gel bakalım”
Yine o ayinlerden biri başlamıştı,yüzlerce öğrenci utanç duvarında bekliyordu.Umurlarında değildi müdürün boş hakaretleri ya da soğuktan titreyen bedenleri,haftalık rutinleri haline gelmişti.Yarım gün yok yazılacaklardı,okulun son günleri cehennem sıcağında bomboş sınıfları doldurmak zorunda kalacaklardı,işte buydu onlara koyan.
Kırbaçlı müdür başladı,”Sen kızım,saçın neden yukardan toplu,arkadan toplayacaksın” başka bir kıza “Bu toka plastik,git lastik toka bul” erkeklere ise “Senin favorilerin neden uzun”,”Neden süveterin bisiklet yaka değil de V yakalı” ve ve ve sıra Batuhanımıza gelmişti “SEEEEEEEEEEEN” diye kükredi müdür,”Ne işin var lan okulda,terörist!!!”
Batuhan’ın terörist damgası yemesine sebep olan yegane şey sabah kesmeyi unuttuğu,ya da kesmeye üşendiği diyelim,ergen sakallarıydı.Farkına varmak için yakından bakmak gerekiyordu,o kadar ince ve seyrekti suratındaki tüyler.
Müdür numarasını aldı Batuhan’ın,nasılsa her hafta en az üç kez alınıyordu numarası,okuldaki diğer yüzlerce öğrenci gibi.Dalga geçermiş gibi de “Numaranı aldım,bir daha yakalarsam disiplin cezası veririm” diyordu bu işkence kampının tepesindeki adam.Ama Batuhan’ın aklı başka yerlerdeydi,”İyi ki servisle geliyor okula karşılaşmadık burada” diye sevinmek istiyor,ama gözleri yaşla doluyordu zavallılığının farkına varınca.
Okul bahçesinde yarım saat rehin tutulduktan sonra sınıfına girdi.Öğretmenler alışmıştı pazartesileri derse geç giren öğrencilere,hatta bazıları krallık yapıp yok yazmıyorlard,ama Batuhan bu konuda da pek şanslı değildi.Yalakanın önde gideni bir öğretmeni vardı.Hem müdürün götünü yalayan hem de öğrencilerin dostu gibi görünmeye çalışan,iki yüzlü,karaktersiz bir öğretmendi bu,”Batuhan seni yok yazmak istemiyorum ama müdür numaranı almıştır yok yazmazsam başım belaya girer” diyordu her hafta.”Müdürün de çok sikinde ha” dedi arka taraftan biri yanındaki arkadaşına,gülüştüler.
Batuhan yerine oturdu,selam veren arkadaşlarına cevap bile vermeden kafasını sıraya dayadı,aldığı derin nefesler sınıfta yankılanıyordu.Yaklaşık on dakika sonra zil çaldı,tenefüstü.
Sınıftan çıkmak istemiyordu Batuhan,eğer O’nu görürse kabir azabı çekeceğinin farkındaydı,ilk tenefüs sınıfta geçti,ikinci tenefüs de,hatta üçüncü de.
Kulaklıklarını takıp müziğin sesini sonuna kadar açmıştı,kimse onunla iletişim kurmaya kalkışmasın diye.Dürtülüyordu bazen ama hiçbirşey olmamış gibi davranıyordu.Alnına pis ahşap sıra kokusu işlemişti.
Öğle arası geldi,arka taraf tayfasından biri “Oğlum gel yemek yiyelim,sen de birşeyler iç ağlaya ağlaya vücudunda su kalmadı amına koyayım ehehehe” dedi.Batuhan istifini bozmadı birkaç desibelle “Siz gidin” diye cevapladı.”Bırakmam valla,bizimle gelecen” diye ısrar etti arkadaşları,tuttular kolundan zorla çıkardılar dışarı.
Kantin mahşer yeri gibiydi,Hac’da şeytan taşlama neyse okulda da öğle arası oydu.Cengaver bir öğrenci 4-5 kişiden siparişleri ve paraları alır,atardı kendini kalabalığın içine,on dakika için elinde soğuk tostlar,ceketi dağılmış bir şekilde geri gelirdi.
Bu on dakikalık arada,erkek öğrenciler futbol muhabbetine dalar genellikle.”Olum Arda resmen sikmiş adamı öyle gol mü olur,yüzde yüz faul” diyordu biri,diğeri de “Ya bırak Deivid’in penaltısını da gördük biz,bal gibi gol,kendini yere atmış Kerim”.Koyu bir Fenerbahçeli olan Batuhan ise kafası eğik dikiliyordu öylece.”Batuhan sence de faul değil mi” diye sordu Fenerbahçeli arkadaşlarından biri,zira ortamda başka Fenerli yoktu sadece Batuhan’a güvenebilirdi,”İzlemedim” dedi Batuhan,yaklaşık üç aydır futbolla pek ilgilenmiyordu.
Tam bu sırada omzuna sıcacık bir elin dokunuşuyla irkildi,”Aşkım,cumartesi akşamı mesajını aldım tam cevap atacaktım telefonum bozuldu,dün de heryer kapalıydı tamir ettiremedim,yanlış anlamadın dii miiii”
Bir anda kendine çekidüzen verdi Batuhan “Ben anlamıştım zaten böyle birşey olduğu bitanem” dedi,sarıldı kız arkadaşına.Tüm o keder bir anda yok olmuştu,suratından yavşaklık akıyordu.Arkadaşları Batuhan’a pis pis baktılar “Ya bırakın şu hıyarı,gelin sınıf maçı var izleyelim” dediler,Batuhan’ın tostunu da kendi aralarında paylaştılar.Batuhan ise öğle arasının tamamını kız arkadaşıyla bahçede kol kola gezinerek geçirdi.Kız arkadaşı görüşmeyeli naptığını sordu,”Hiçbir şey aşkım,oturdum işte boş boş,sen naptın” dedi Batuhan,”Aaaayy sorma,Merve’yi erkek arkadaşı aldatmış,çok üzgündü alışveriş yaptık onunla uğraştım”.Öğle arasının geri kalanı Merve,biten ilişkisi ve yeni açılan alışveriş merkezindeki çantaların ne kadar güzel olduğu hakkında konuşularak geçildi.Batuhan’ın gözyaşı,bunalım,asosyallik dolu 48 saatinin bir saniyesinden bile söz edilmedi.
Geri kalan derslerde gayet neşeli,mutlu bir Batuhan vardı sınıfta.Eve gidince de sanki dün gece hiçbirşey olmamış gibi davrandı anne babasına,onlar da oğullarını mutlu mesut görünce seslerini çıkarmadılar.
O gece ilginç bir rüya gördü Batuhan.Boşluktaydı,nefes alamıyordu,ama yaşamak için oksijen almasına gerek de yoktu.Yuvarlaklaşmıştı,sivilcelerinin yerini kraterler almıştı,elinde olmadan belli bir yörünge etrafında dönüp duruyordu,bir uyduya dönüşmüştü,gezegeni de kız arkadaşından başkası değildi.
Hepimizin içinde birer Batuhan var,sadece içimizde kalması kendi ellerimizde…
25 Nisan 2008 Cuma
12 Nisan 2008 Cumartesi
Afedersiniz,Sakıncası Yoksa Amınıza Koyabilir Miyim?
“Küfür,acizlerin işidir,hayatlarında hiçbir baltaya sap olmamış ve bu saatten sonra olması da pek muhtemel gözükmeyen zavallıların destelerindeki son karttır.Ahlaktan,terbiyeden nasibini almamış bu mahlukatlar bulundukları toplumun seviyesinin düşürmekle kalmaz üstüne üstlük bir marifetmiş gibi de kendilerine uymayanlarla alay ederler.Küfürbazların psikolojik sorunları vardır,bu insanlarla arkadaşlık etmek büyük bir hatadır.Bu zavallılar için umut kesilmiştir,topluma kazandırılmaları söz konusu değildir…”
Parmak basacağın noktaya sokayım diyerek yazıma başlıyorum sevgili okurlar.Her zaman olduğu gibi toplumun kanayan yaralarından birine elimden geldiğince pansuman yapmaya çalışacağım.
Çoğumuzun başına gelmiştir,kızların ya da büyüklerimizin önünde ağzımızdan kötü bir kelime çıkar yanlışlıkla,yerin dibine gireriz,suratımız kan kırmızısına bürünür,kem küm ederek telafi etmeye çalışırız.Arkadaşlarıyla geyik yaparken kullandığı iki kelimeden üçü küfür olan insanlar –özellikle geyik ortamında ben varsam bu sayı ikide beşe kadar çıkabilir- pot kırmaya daha da yatkındır doğal olarak.
Bu kötü kelimelerden biri ağzımızdan kaçtığında,eğer sevilen biriysek,sabıkamız yoksa ve anlayışlı insanların arasında isek sanki iki saniye önce “Amına kodumunun” sıfatını kullanmamışız gibi devam eder sohbet.İş kazasına uğrayan bizler de bol bol “Efendim” ve “Lütfen” deriz, hitap ettiğimiz kişi her ne kadar tekil olsa da 2. çoğul kişi kipinde çekimleriz fiillerimizi.
Peki ya bulunduğunuz ortamda sadece laf sokmak için insanlarla iletişim kuran,götü atmosferin 3. tabakasına kadar kalkmış,kimse tarafından sevilmeyen birisi varsa?O zaman siki tuttunuz demektir sevgili okurlar.Yerin dibine sokar sizi bu insan azmanı,çocuk gibi azarlar,bin kere özür dileseniz de onun amacı size hatanızı gösterip bir daha yapmamanız değil,kendini yüceltmektir,bu yüzden hiçbir şekilde yaranamazsınız kendisine.Muhabbet bitene kadar yüzünüze vurur yaptığınız hatayı,saniyeleri geçirtmez size…
Şimdi soruyorum,burada kendisini sohbete kaptırmış,yanlışıklıkla ağzından masum –evet yazımın ilerleyen bölümlerinde bunu uzun uzun açıklayacağım- iki kelime kaçan,sonra da hemen özür dileyen kişi mi terbiyesizdir,yoksa bir üst paragrafta tanımladığım şahıs mı?
Beni az çok tanıyan biri bu soruya B cevabını vereceğimi bilir.Hatta beni yakından tanıyan bir insan az önce bahsi geçen olaydaki mağdurun da büyük ihtimalle ben olduğumu düşünür,ama yanılır ne yazık ki.Küfür edilmesi hoş karşılanmayan ortamlarda sadece “Selamın aleyküm” ve “Hadi bana müsade” diyerek işi sağlama aldığım için hiç bu tarz boktan durumlara düşmedim,ama düşeni çok gördüm.
Bu yazıda kalemimle ağzını burnunu dağıtmak,suratını tanınmaz hale getirmek istediğim insan tipi az önce “B şıkkı” diye adlandırdığım kişiden başkası değildir sevgili okurlar.Detaylarda kaybolmuş,hakikatları unutmuş bu puştlardır benim sinirimi bozan.
Ahlak,terbiye nedir?Karşındakine saygı duymak,değer vermek,küçüklerini korumak,büyüklerini saymak....
Ama elini sallasan sansüre çarptığın bu güzelim ülkede işler böyle yürümüyor.”Terbiyesiz insan=Küfredeninsan” şeklinde son derece yanlış bir görüş oluşmuş durumda.
Şimdi ben kardeşim diyebileceğim kadar yakın bir dostumla konuşurken “Naber yarrak kafalı” dediğim saniye ahlak düşmanı damgası yiyorum.Ama arkadaşlarına “Naber cannıımm”diyen birisi ahlak timsali oluyor,şimdi hep beraber bu iki örneği inceleyelim.
Anlatmak istediğim ahlak düşmanları arkadaşlarıyla konuşurken küfür eder evet,fakat karşısında küfürden haz almayan birisi varsa da haddini bilir,ona birşeyler anlatırken başvurmaz kötü kelimelere.Kimseyi aşağılamaz,hor görmez,arkalarından konuşmaz,çevresindekilerle kavga etmez,kendini beğenmez,mütevazı takılır.Ama samimi olduğu insanlara “yarrak kafalı” diye hitap ettiği için toplumdan uzaklaştırılması gerekir çoğularını göre.Karşısındakinin bu laftan alınmaması,gücenmemesi hiçbir şeyi değiştirmez.
Benim tiksindiğim ahlak timsallerinden bahsedeyim birazcık da.Ağızlarından sinkafın “S”i çıkmaz ama şımarığın tekidir,her gün başka biriyle tartışır,karşısındakine 10 kuruşluk madeni para gibi davranır,dedikodu yapar,milletin arkasından atıp tutar ama bu kişi terbiyelidir,ahlaklıdır,örnektir.
Bu nasıl bir mantık,nasıl bir iki yüzlülük,nasıl bir değer yargısıdır?
Ahlak bu kadar basit bir kavram mıdır sevgili okurlarım?Terbiyeli kelimesi o kadar ayaklar altına alınmıştır ki küfür etmeyen insanlara karşı bir önyargı oluşmuştur burada size derdini anlatmaya çalışan yazarınızda.
Zaman kötü,kolla götü demişler.Haklılar da,dünya çok kötü bir gezegen haline geldi.Her türlü pislik,adilik bini bir para.Ama en kötüsü de sevgili okurlarım,en acı vereni de saf diye nitelendirdiğimiz,yağmurda ıslanmamak için kafamızı soktuğumuz,sığındığımız o değerlerin kendini bilmezler tarafından sahiplenilmesi,anlamını yitirmesidir.
İki çeşit küfür vardır,birisi benim burada savunduğum,kimi zaman gülmek,kimi zaman duygularımızı ifade etmek için başvurduğumuz kelimelerdir.”Amına koyayım,ibne,puşt,göt lalesi,amınoğlu,yarrak Hasan” gibi çok da ağır olmayan,sohbeti zenginleştirmek için, kullanılankimseye zararı olmayan,karşımızdakinin “Anama küfretme ulan” diye tepki veremeyeceği küfürlerdir.
Burada annelerimiz işin içine giriyor.Bizlere hayat veren,büyüten,ayaklarının altında cennetin bulunduğu annelerimiz.Eğer “Orospu çocuğu,ananı sikeyim,ananı sikerdim ama çok sıra var babanı sikeceğim” gibi kelime öbekleri kullanılırsa buradaki gerçek amaç kini dışarı vurmaktır,kavga çıkarmaktır,”Terbiyesizlik” yapmaktır.Bu küfürlere halk arasında “Kavgada söylenmez”ler de denilmektedir.
İşte aradaki farkı anlamamakta ısrar edenlerin sayısı oldukça yüksek.
Tabii ki nerede küfür edip etmeyeceğimizi biliyoruz,kötü kelimeleri insanları üzmek değil güldürmek için kullanıyoruz ama yine de ahlaksız olan bizleriz.
Küfür edenler ahlaklı,etmeyen terbiyesizdir demek “Terbiyesiz insan=Küfreden insan” demekle eşdeğer ölçüde yanlış bir tanımdır.Gerçek terbiyenin ölçütü seçtiğimiz kelimelerden ziyade insanlara gösterdiğimiz saygı olmalıdır.Küfür,sözcüklere duygularımızı katmanın çeşitli şekillerinden biridir sadece.Koskoca ahlak değerlerini böyle bir olguyla ölçmek ahlaksızlığın önde gidenidir.
Durumun vahimliğine bakar mısınız,öyle çarpık bir dünya ki bu bir takım insanlar karşılarındaki aşağılamak için küfür etmemeye başvuruyor.Sizce de burada özne-yüklem uyuşmazlığından kaynaklanan bir “ahlak” bozukluğu yok mu?
Parmak basacağın noktaya sokayım diyerek yazıma başlıyorum sevgili okurlar.Her zaman olduğu gibi toplumun kanayan yaralarından birine elimden geldiğince pansuman yapmaya çalışacağım.
Çoğumuzun başına gelmiştir,kızların ya da büyüklerimizin önünde ağzımızdan kötü bir kelime çıkar yanlışlıkla,yerin dibine gireriz,suratımız kan kırmızısına bürünür,kem küm ederek telafi etmeye çalışırız.Arkadaşlarıyla geyik yaparken kullandığı iki kelimeden üçü küfür olan insanlar –özellikle geyik ortamında ben varsam bu sayı ikide beşe kadar çıkabilir- pot kırmaya daha da yatkındır doğal olarak.
Bu kötü kelimelerden biri ağzımızdan kaçtığında,eğer sevilen biriysek,sabıkamız yoksa ve anlayışlı insanların arasında isek sanki iki saniye önce “Amına kodumunun” sıfatını kullanmamışız gibi devam eder sohbet.İş kazasına uğrayan bizler de bol bol “Efendim” ve “Lütfen” deriz, hitap ettiğimiz kişi her ne kadar tekil olsa da 2. çoğul kişi kipinde çekimleriz fiillerimizi.
Peki ya bulunduğunuz ortamda sadece laf sokmak için insanlarla iletişim kuran,götü atmosferin 3. tabakasına kadar kalkmış,kimse tarafından sevilmeyen birisi varsa?O zaman siki tuttunuz demektir sevgili okurlar.Yerin dibine sokar sizi bu insan azmanı,çocuk gibi azarlar,bin kere özür dileseniz de onun amacı size hatanızı gösterip bir daha yapmamanız değil,kendini yüceltmektir,bu yüzden hiçbir şekilde yaranamazsınız kendisine.Muhabbet bitene kadar yüzünüze vurur yaptığınız hatayı,saniyeleri geçirtmez size…
Şimdi soruyorum,burada kendisini sohbete kaptırmış,yanlışıklıkla ağzından masum –evet yazımın ilerleyen bölümlerinde bunu uzun uzun açıklayacağım- iki kelime kaçan,sonra da hemen özür dileyen kişi mi terbiyesizdir,yoksa bir üst paragrafta tanımladığım şahıs mı?
Beni az çok tanıyan biri bu soruya B cevabını vereceğimi bilir.Hatta beni yakından tanıyan bir insan az önce bahsi geçen olaydaki mağdurun da büyük ihtimalle ben olduğumu düşünür,ama yanılır ne yazık ki.Küfür edilmesi hoş karşılanmayan ortamlarda sadece “Selamın aleyküm” ve “Hadi bana müsade” diyerek işi sağlama aldığım için hiç bu tarz boktan durumlara düşmedim,ama düşeni çok gördüm.
Bu yazıda kalemimle ağzını burnunu dağıtmak,suratını tanınmaz hale getirmek istediğim insan tipi az önce “B şıkkı” diye adlandırdığım kişiden başkası değildir sevgili okurlar.Detaylarda kaybolmuş,hakikatları unutmuş bu puştlardır benim sinirimi bozan.
Ahlak,terbiye nedir?Karşındakine saygı duymak,değer vermek,küçüklerini korumak,büyüklerini saymak....
Ama elini sallasan sansüre çarptığın bu güzelim ülkede işler böyle yürümüyor.”Terbiyesiz insan=Küfredeninsan” şeklinde son derece yanlış bir görüş oluşmuş durumda.
Şimdi ben kardeşim diyebileceğim kadar yakın bir dostumla konuşurken “Naber yarrak kafalı” dediğim saniye ahlak düşmanı damgası yiyorum.Ama arkadaşlarına “Naber cannıımm”diyen birisi ahlak timsali oluyor,şimdi hep beraber bu iki örneği inceleyelim.
Anlatmak istediğim ahlak düşmanları arkadaşlarıyla konuşurken küfür eder evet,fakat karşısında küfürden haz almayan birisi varsa da haddini bilir,ona birşeyler anlatırken başvurmaz kötü kelimelere.Kimseyi aşağılamaz,hor görmez,arkalarından konuşmaz,çevresindekilerle kavga etmez,kendini beğenmez,mütevazı takılır.Ama samimi olduğu insanlara “yarrak kafalı” diye hitap ettiği için toplumdan uzaklaştırılması gerekir çoğularını göre.Karşısındakinin bu laftan alınmaması,gücenmemesi hiçbir şeyi değiştirmez.
Benim tiksindiğim ahlak timsallerinden bahsedeyim birazcık da.Ağızlarından sinkafın “S”i çıkmaz ama şımarığın tekidir,her gün başka biriyle tartışır,karşısındakine 10 kuruşluk madeni para gibi davranır,dedikodu yapar,milletin arkasından atıp tutar ama bu kişi terbiyelidir,ahlaklıdır,örnektir.
Bu nasıl bir mantık,nasıl bir iki yüzlülük,nasıl bir değer yargısıdır?
Ahlak bu kadar basit bir kavram mıdır sevgili okurlarım?Terbiyeli kelimesi o kadar ayaklar altına alınmıştır ki küfür etmeyen insanlara karşı bir önyargı oluşmuştur burada size derdini anlatmaya çalışan yazarınızda.
Zaman kötü,kolla götü demişler.Haklılar da,dünya çok kötü bir gezegen haline geldi.Her türlü pislik,adilik bini bir para.Ama en kötüsü de sevgili okurlarım,en acı vereni de saf diye nitelendirdiğimiz,yağmurda ıslanmamak için kafamızı soktuğumuz,sığındığımız o değerlerin kendini bilmezler tarafından sahiplenilmesi,anlamını yitirmesidir.
İki çeşit küfür vardır,birisi benim burada savunduğum,kimi zaman gülmek,kimi zaman duygularımızı ifade etmek için başvurduğumuz kelimelerdir.”Amına koyayım,ibne,puşt,göt lalesi,amınoğlu,yarrak Hasan” gibi çok da ağır olmayan,sohbeti zenginleştirmek için, kullanılankimseye zararı olmayan,karşımızdakinin “Anama küfretme ulan” diye tepki veremeyeceği küfürlerdir.
Burada annelerimiz işin içine giriyor.Bizlere hayat veren,büyüten,ayaklarının altında cennetin bulunduğu annelerimiz.Eğer “Orospu çocuğu,ananı sikeyim,ananı sikerdim ama çok sıra var babanı sikeceğim” gibi kelime öbekleri kullanılırsa buradaki gerçek amaç kini dışarı vurmaktır,kavga çıkarmaktır,”Terbiyesizlik” yapmaktır.Bu küfürlere halk arasında “Kavgada söylenmez”ler de denilmektedir.
İşte aradaki farkı anlamamakta ısrar edenlerin sayısı oldukça yüksek.
Tabii ki nerede küfür edip etmeyeceğimizi biliyoruz,kötü kelimeleri insanları üzmek değil güldürmek için kullanıyoruz ama yine de ahlaksız olan bizleriz.
Küfür edenler ahlaklı,etmeyen terbiyesizdir demek “Terbiyesiz insan=Küfreden insan” demekle eşdeğer ölçüde yanlış bir tanımdır.Gerçek terbiyenin ölçütü seçtiğimiz kelimelerden ziyade insanlara gösterdiğimiz saygı olmalıdır.Küfür,sözcüklere duygularımızı katmanın çeşitli şekillerinden biridir sadece.Koskoca ahlak değerlerini böyle bir olguyla ölçmek ahlaksızlığın önde gidenidir.
Durumun vahimliğine bakar mısınız,öyle çarpık bir dünya ki bu bir takım insanlar karşılarındaki aşağılamak için küfür etmemeye başvuruyor.Sizce de burada özne-yüklem uyuşmazlığından kaynaklanan bir “ahlak” bozukluğu yok mu?
13 Mart 2008 Perşembe
Gol Yemem,Sörf Tabii Ki Yerim
Çocukken televizyon bağımlısıydım.O ufak gözlerimi hiç ayırmazdım parlak ekrandan,ama beni cezbeden yarışma programları ya da filmler değildi.Çoğu insanın tiksindiği,görür görmez kanalı değiştirdiği reklamlardı beni televizyona aşık eden.O kadar ilerlemişti ki bu ilişki,annem brüksel lahanası,brokoli gibi lezzetten nasibini almamış sağlıklı gıdaları bana yedirmek için en sevdiğim reklamları kasede kaydetmiş,yemek zamanı izlettirirken o parıltılı reklamları bir
karış açık ağzıma ham yaptırtıyordu brüksel lahanalarını.
Bu bağımlılık yıllar geçtikçe hafifleşmişti üstelik yemeğimi kendim yiyordum artık.Annemin çeşitli bizans oyunlarına başvurması gerek kalmamıştı.Rehabilite olmuştum,reklamlar beni etkilemiyordu,ta ki doksanlı yılların sonuna kadar.
Uzun metrajlı reklam furyasının patlamasıyla eski aşkım depreşti,sabah okula gitmeden önce yayınlanan bu kısa film tadındaki tanıtımlar kalbimi çalmıştı.Her Allah’ın sabahı aynı ürünün aynı reklamını göreceğimi bilsem de yatağımdan zıpkın gibi fırlayıp salondaki büyük ekran televizyona koşuyordum.Ürünler bana hitap etmiyordu,kendi boyum kadar olan AB Shaper istediğim birşey değildi fakat o dublajlı sunumlar,üründen son derece memnun olan tüketicilerin hayatlarına AB Shaper girmeden önce ne kadar siyah-beyaz ve siktiriboktan yaşadıklarını görmek her defasında zevk veriyordu bana.
Bu reklamlarda başka birşey vardı,asıl hedefleri olan ürün satmaktan sapmışlar,izleyenleri kendilerine tutsak etmişlerdi.Tek rahatsız ben varım sanırken,bir gün okulda “Sabahki uzun reklamlar çok güzel lan” dememle beraber yalnız olmadığımı anladım.Hatta uzun süredir halkın haykırmak istediği fakat korktuğu “Benden başka kim izliyordur bunu,okulda adım cinse çıkar en iyisi susayım” diyerekten hiç açmadığı bir konuya parmak bastığım için büyük saygı gördüm arkadaşlarımdan.Ben bir liderdim artık,tenefüslerde ezberlediğim repliklerle hava atıyordum sınıftakilere.Sınıf başkanlığı seçiminde tüm oyları alarak tabiri caizse seçim kutusunun amına koymuştum.
Sonra o reklamlar bitti,21. yüzyılda Magic Bullet ve Nicer Dicer gibi ürünlerle biraz kıpırdanma olsa da eski şaşalı günlerinden uzaktı reklam piyasası.Belki de biz büyüdük,meşaleyi gençlere verme zamanı gelmişti diye düşünüyordum,fakat kendimi avutmuşum yıllardır.
Yaklaşık bir ay önce Denizli’de bir hafta geçirdim ve orada artık bir evimiz olmadığı için Tanrı misafiri modunda yedi günde beş farklı evde kaldım.Neredeyse hepsinde bir AB Shaper ya da Nicer Dicer olduğunu görmemle gerçek suratıma bir Osmanlı tokadı gibi çarptı.Benim sırf taşşağına izlediğim reklamları ciddiye alan insan sayısı hayli fazlaydı.
"Ahmet İkimiye Tuzla'da bir tersanede çalışıyor.Hem yoğun işi hem de hayatını kaybeden iş arkadaşları yüzünden büyük stres altında Ahmet.Tek isteği ise eve gelip sıcak çorbasının yanında salatasını yemek.Fakat kullandıkları normal bıçaklar yüzünden domates kesmek tam bir işkence.Evin hanımı Zeynep İkimiye hem kocasını birbirine eşit hacimde kesilmiş küp domates parçacıklarıyla mutlu edemediği hem de mahallede Nicer Dicer kullanmayan tek ev hanımı olduğu için yoğun bunalımda.Çocukları Aras İkimiye annesi sürekli babasıyla kavga etmekten yemek yapmaya zaman bulamadığı için kendini dürüm,tost,kokoreç gibi yiyecekler vermiş durumda.Ahmet her gün eve sinirli gelip Zeynep'le kavga ediyor,genç Aras ise kendisini odasına kilitleyip ağlıyordu.Yaptığı göbekten dolayı kızlardan hiç pas alamayan Aras,erkeklerle takılmak istediğinde ise "Ara Sikimiye puhahahahahaha" esprisine maruz kaldığı için depresyona girer ve bir sabah odasından çıkmaz.Kilitli kapıyı kırarak açan İkimiye ailesi genç Aras'ın cansız bedenini yatakta görünce şok olur.Başucundaki bir not vardır.Ahmet notu açar
Yıllarca size anlatmaya çalıştım,haykırdı ruhum.Hiçbiriniz dinlemedi beni,çocuk olduğum için kelimelerim görünmez geldi size.Birbirinize bağırıp çağırırken ben etrafımı gözlemledim,çözümü buldum ama ulaşmanız için dikkatinizi çekmem gerekiyordu,bu yüzden intihar ettim.Eğer Nicer Dicer alsaydınız bunların hiçbiri olmazdı...
İşte Nicer Dicer’ı olmadığı için parçalanan binlerce aileden sadece birinin hikayesi.Acele edin,eğer 25 dakika içinde sipariş verirseniz ikinci Nicer Dicer domates başlığına ücretsiz sahip olabilirsiniz…"
Reklam gurmesi olmama rağmen hiçbir zaman kot ve parfüm reklamlarını anlayamadım.Kuzenlerimle beraber izlediğim sadece iki gencin seviştiği -farklı cinsiyetlerden iki birey elbette- ve parfüm kutusunun gözüktüğü reklamdan sonra “Bu ne biçim reklam amına koyayım” şeklindeki serzenişime kuzenim “Olm kızlar leş gibi ayak kokan adama vermez” demesiyle bu gereksiz ürünün gereksiz bir kitleye hitap ettiği yeniden teyit edilmiş oldu.
Peki leş gibi ayak kokmayıp kızlara çakmak için sürdüğümüz o parfümler yüzünden ozon tabakası delinmedi mi,hepimiz köpek gibi terlemiyor muyuz,sürdüğümüz kokular on dakika sonra terle karışarak iyice iğrenç bir hale gelmiyor mu,zamanında koskoca Titanik’i devirmiş buzdağları şimdi içme suyu olarak satılmıyor mu?
Kot reklamlarında ise durum daha vahim,saatlerce düşünülse bile hiçbir anlam çıkartılamıyor.Üstsüz erkekler ve altta kot üstte bikini giyen kızların boş sokaklarda koşuşturduğu “Hayatın anlamı keşfet” sloganlı pantolon reklamlarından ben bir mesaj çıkartamadım sevgili okurlar,beni aydınlatırsanız çok memnun olurum.
Gençlerin yüzde doksanbeşinin giydiği kot pantolondan alarak kendini belli etmeye çalışmak,toplumda imajını oturtma çabasına girmek nedir peki?
15 milyonluk resistanz kireçlenmesin diye her yıl yüzlerce milyon verilen Calgon hakkında konuşmaya başlarsam bitmez bu yazı
“Aganigi naganigi”,”Biz komando gençleriz,doping doping doping yeriz” ya da “What is this?This is a bank” gibi kaliteli reklamların hakkını yersek ayıp olur.Bu guzide eserleri saygıyla andıktan sonra sizlerden izin istiyorum sevgili okurlar.Son sözüm ise Denizli’deki yerel bir ayran firmasının sloganı olacak
Çünkü insanlar iyi şeylere layıktır…
karış açık ağzıma ham yaptırtıyordu brüksel lahanalarını.
Bu bağımlılık yıllar geçtikçe hafifleşmişti üstelik yemeğimi kendim yiyordum artık.Annemin çeşitli bizans oyunlarına başvurması gerek kalmamıştı.Rehabilite olmuştum,reklamlar beni etkilemiyordu,ta ki doksanlı yılların sonuna kadar.
Uzun metrajlı reklam furyasının patlamasıyla eski aşkım depreşti,sabah okula gitmeden önce yayınlanan bu kısa film tadındaki tanıtımlar kalbimi çalmıştı.Her Allah’ın sabahı aynı ürünün aynı reklamını göreceğimi bilsem de yatağımdan zıpkın gibi fırlayıp salondaki büyük ekran televizyona koşuyordum.Ürünler bana hitap etmiyordu,kendi boyum kadar olan AB Shaper istediğim birşey değildi fakat o dublajlı sunumlar,üründen son derece memnun olan tüketicilerin hayatlarına AB Shaper girmeden önce ne kadar siyah-beyaz ve siktiriboktan yaşadıklarını görmek her defasında zevk veriyordu bana.
Bu reklamlarda başka birşey vardı,asıl hedefleri olan ürün satmaktan sapmışlar,izleyenleri kendilerine tutsak etmişlerdi.Tek rahatsız ben varım sanırken,bir gün okulda “Sabahki uzun reklamlar çok güzel lan” dememle beraber yalnız olmadığımı anladım.Hatta uzun süredir halkın haykırmak istediği fakat korktuğu “Benden başka kim izliyordur bunu,okulda adım cinse çıkar en iyisi susayım” diyerekten hiç açmadığı bir konuya parmak bastığım için büyük saygı gördüm arkadaşlarımdan.Ben bir liderdim artık,tenefüslerde ezberlediğim repliklerle hava atıyordum sınıftakilere.Sınıf başkanlığı seçiminde tüm oyları alarak tabiri caizse seçim kutusunun amına koymuştum.
Sonra o reklamlar bitti,21. yüzyılda Magic Bullet ve Nicer Dicer gibi ürünlerle biraz kıpırdanma olsa da eski şaşalı günlerinden uzaktı reklam piyasası.Belki de biz büyüdük,meşaleyi gençlere verme zamanı gelmişti diye düşünüyordum,fakat kendimi avutmuşum yıllardır.
Yaklaşık bir ay önce Denizli’de bir hafta geçirdim ve orada artık bir evimiz olmadığı için Tanrı misafiri modunda yedi günde beş farklı evde kaldım.Neredeyse hepsinde bir AB Shaper ya da Nicer Dicer olduğunu görmemle gerçek suratıma bir Osmanlı tokadı gibi çarptı.Benim sırf taşşağına izlediğim reklamları ciddiye alan insan sayısı hayli fazlaydı.
"Ahmet İkimiye Tuzla'da bir tersanede çalışıyor.Hem yoğun işi hem de hayatını kaybeden iş arkadaşları yüzünden büyük stres altında Ahmet.Tek isteği ise eve gelip sıcak çorbasının yanında salatasını yemek.Fakat kullandıkları normal bıçaklar yüzünden domates kesmek tam bir işkence.Evin hanımı Zeynep İkimiye hem kocasını birbirine eşit hacimde kesilmiş küp domates parçacıklarıyla mutlu edemediği hem de mahallede Nicer Dicer kullanmayan tek ev hanımı olduğu için yoğun bunalımda.Çocukları Aras İkimiye annesi sürekli babasıyla kavga etmekten yemek yapmaya zaman bulamadığı için kendini dürüm,tost,kokoreç gibi yiyecekler vermiş durumda.Ahmet her gün eve sinirli gelip Zeynep'le kavga ediyor,genç Aras ise kendisini odasına kilitleyip ağlıyordu.Yaptığı göbekten dolayı kızlardan hiç pas alamayan Aras,erkeklerle takılmak istediğinde ise "Ara Sikimiye puhahahahahaha" esprisine maruz kaldığı için depresyona girer ve bir sabah odasından çıkmaz.Kilitli kapıyı kırarak açan İkimiye ailesi genç Aras'ın cansız bedenini yatakta görünce şok olur.Başucundaki bir not vardır.Ahmet notu açar
Yıllarca size anlatmaya çalıştım,haykırdı ruhum.Hiçbiriniz dinlemedi beni,çocuk olduğum için kelimelerim görünmez geldi size.Birbirinize bağırıp çağırırken ben etrafımı gözlemledim,çözümü buldum ama ulaşmanız için dikkatinizi çekmem gerekiyordu,bu yüzden intihar ettim.Eğer Nicer Dicer alsaydınız bunların hiçbiri olmazdı...
İşte Nicer Dicer’ı olmadığı için parçalanan binlerce aileden sadece birinin hikayesi.Acele edin,eğer 25 dakika içinde sipariş verirseniz ikinci Nicer Dicer domates başlığına ücretsiz sahip olabilirsiniz…"
Reklam gurmesi olmama rağmen hiçbir zaman kot ve parfüm reklamlarını anlayamadım.Kuzenlerimle beraber izlediğim sadece iki gencin seviştiği -farklı cinsiyetlerden iki birey elbette- ve parfüm kutusunun gözüktüğü reklamdan sonra “Bu ne biçim reklam amına koyayım” şeklindeki serzenişime kuzenim “Olm kızlar leş gibi ayak kokan adama vermez” demesiyle bu gereksiz ürünün gereksiz bir kitleye hitap ettiği yeniden teyit edilmiş oldu.
Peki leş gibi ayak kokmayıp kızlara çakmak için sürdüğümüz o parfümler yüzünden ozon tabakası delinmedi mi,hepimiz köpek gibi terlemiyor muyuz,sürdüğümüz kokular on dakika sonra terle karışarak iyice iğrenç bir hale gelmiyor mu,zamanında koskoca Titanik’i devirmiş buzdağları şimdi içme suyu olarak satılmıyor mu?
Kot reklamlarında ise durum daha vahim,saatlerce düşünülse bile hiçbir anlam çıkartılamıyor.Üstsüz erkekler ve altta kot üstte bikini giyen kızların boş sokaklarda koşuşturduğu “Hayatın anlamı keşfet” sloganlı pantolon reklamlarından ben bir mesaj çıkartamadım sevgili okurlar,beni aydınlatırsanız çok memnun olurum.
Gençlerin yüzde doksanbeşinin giydiği kot pantolondan alarak kendini belli etmeye çalışmak,toplumda imajını oturtma çabasına girmek nedir peki?
15 milyonluk resistanz kireçlenmesin diye her yıl yüzlerce milyon verilen Calgon hakkında konuşmaya başlarsam bitmez bu yazı
“Aganigi naganigi”,”Biz komando gençleriz,doping doping doping yeriz” ya da “What is this?This is a bank” gibi kaliteli reklamların hakkını yersek ayıp olur.Bu guzide eserleri saygıyla andıktan sonra sizlerden izin istiyorum sevgili okurlar.Son sözüm ise Denizli’deki yerel bir ayran firmasının sloganı olacak
Çünkü insanlar iyi şeylere layıktır…
14 Şubat 2008 Perşembe
Diğer 364 Gün Benim
Uzun bir aradan sonra,yeniden karşınızdayım MİKsever dostlarım.Zonguldak’ta başlayıp Denizli’de devam eden ve herşeyin başladığı ya da bittiği yer olan İstanbul’da sonlanan bir gezintinin ardından elbette anlatacak çok şeyim var.Fakat gündemi takip etmemek olmaz,bugünün anlamsızlığı ve önemsizliği şerefine,bir 14 Şubat yazısı yazmaya karar verdim.
Sokağa çıkıyorum,mağaza vitrinlerinde “14 Şubat’ı Unutmayın!” yazıları,dergilerde tam sayfa reklamlar,gazetelerin pazar eklerinde hediye tavsiyeleri,ana haber bültenlerinin son on dakikasında 14 Şubat dosyaları…
Merakla bekleyen sevilenler,son iki haftadır kara kara ne alsam diye düşünen sevenler,ne uğruna peki bunlar?Çapkın bir rahibi anmaktan başka bir sikim yaptığı yok bu sevgililerin.
14 Şubat’ta hediye alınır,peki neden bu “hediye” bir miktar para değildir de bir miktar para karşılığında alınmış karşıdakinin ne olduğunu eline geçene kadar öğrenemediği bir üründür?Sürpriz unsuru için sevgili okurlarım.Karşıdakini şaşırtma,meraklandırma ve en sonunda mutlu etme.
Peki 14 Şubat gibi hediye verileceği kesin bir günde sürpriz yapmak yerine hiç beklenmeyen bir günde verilse o hediye,sevilen kişi daha mutlu olmaz mı,daha da şaşırmaz mı,size daha da bağlanmaz mı?
“Kültür Küreselleşmesi” etkisi altında olduğu için dünya nüfusunun çoğu,cevabım hayır olacak maalesef.14 Şubat’ta sevgilisinden hediye almayan bir kız ya da bu tarihte abazalığını muhafaza bir erkek dipsiz keder okyanusunda,kafasında çok ufak bir “Belki yunusun biri gelip beni kurtarır” umuduyla bekleyen –ki en çok acıyı veren de bu gerçekleşme olasılığı binde bir olmasına rağmen insanın kafasından bir türlü çıkmayan umutcuktur- çırpınmayı bırakmış,boğulmak isteyen fakat suyun kaldırma kuvvetinden dolayı amacına ulaşamayan bir zavallıya dönüşüyor.
Balzac’dan fazlaca etkilendiğimi gösteren bu tasvirler tamlamasından sonra mevzuya biraz daha derinden dalacağım.14 Şubat’ın etkilerini anlatabilmek için konuyu iki bölüme ayırmak en iyisi.
1)Hediye Sorunsalı:
Bir çift düşünün,3 aydan daha uzun süredir birlikteler.İster 4 ay olsun ister 4 yıl,o 3 ay barajı geçildikten sonra balayı sona ermiş demektir.Birbirlerine deliler gibi aşık olan iki genç,bu süre zarfından sonra iki devlet memuru gibi ilerletirler ilişkilerini.Ve 14 Şubat günü hediyeleşme gerçekleşir.Erkek biraz dişini sıkar,para biriktirir,hediyelik eşya dükkanına gider,sevgilisinin hoşuna gideceğini düşündüğü bir ürün alır.Mesela üstünde “I Love You” yazan kocaman bir peluş ayı.
Sevgili okurlar,normal oyuncak ayıdan 3-4 kat daha iri olan ve göğsünde kalp motifi bulunan bir obje,bence hediye değil hakarettir.Bilinçaltından verilmiş bir “Sıkıldım senden,formalite icabı aldım hediyeyi” mesajıdır aslında.Birlikte geçirilen o üç ay uğruna,yaşanan o doyumsuz,dünyalara değişilmeyecek tecrübeler hatrına verilmiştir.Peki değişen nedir?
Size söyleyeyim,hediyelik eşya dükkanı sahibinin götü.Yaptığı yüksek hasılat sonunda kendini yemeye içmeye verecek ve büyük ihtimalle evinin tuvaleti hariç başka hiçbir yerde büyük abdestini yapamayan biri olduğu için sıçamayacaktır bulunduğu eğlence mekanlarında.Akabinde bu iki etken kaçınılmaz olarak göt çapında hatırı sayılır bir büyümeye vesile olacaktır.
Ya sevgililer?Artık ilişkileri nereye doğru gidiyorsa o yolda devam edecekler.En fazla 2 gün sürer sevgililer günü gazı.
Ve hepimiz bu oyuna geliyoruz.Tamamen medyanın yarattığı saçma sapan bir gelenek uğruna aşklarımız sömürülüyor,belki bir öpücük için yeterli bonus biriktiririm diye abanıyoruz kredi kartlarımıza,sevgimizi YTL kurundan bozdurmaya çalışıyoruz.
Tamamen kendi eserin olan,üzerinde haftalarca kafa yorduğun bir hediye versen,tüm bu sevimsizlik,ikiyüzlülük yok olacak belki de fakat hayır,bir dakikanın bile en azından bir milyon dolar ettiğinin farkında değil çoğumuz.
”Ben sevgilimi 3 haftalık değil 30 liralık seviyorum”,”Üstelik sadece hediye vermemenin ayıp olacağı bir günde ona süpriz yapıyorum”.
Üstteki paragrafı okuyan herkes “Ben böyle değilim” diyecektir,adım gibi eminim.Bizi kandırabilirsiniz,sevgilinizi de,ama kendinizi asla!
Aslına bakarsanız,14 Şubat insanoğluna tamamen zarar bir gün değil.Bir de şu açıdan bakalım olaya:
Sen sevgilini 3 haftalık bir hediyeye layık görsen bile –ki bu ona delicisine aşıksın demektir- o sana karşı 30 liralık duygular besliyorsa –ki bu da birkaç saliseye tekabül eder- yalnış yoldasın demektir arkadaşım.14 Şubat senin için eşi bulunmaz bir fırsattır,gözlerini kör eden aşkı tüm çıplaklığıyla görmen için sunulmuş bu ikramı reddersen,er ya da geç siki tutarsın.Çünkü gün gelir birisi senin aşkına 40 liralık hediye alır,yersin tekmeyi;günlerin,ayların,yılların boşa gider…Ondan sonra en yakın arkadaşının yanında,bir elinde bira,diğerinde sigara “Boşuna dememişler abi;seversen sikilirsin,sikersen sevilirsin”,eğer XX kromozon sahibiysen yine en yakın arkadaşınla fakat bu sefer bir elinde cep telefonu diğer elin dostunun kolunda “Benim suçum hep,insanlara hakkettiklerinden fazla değer veriyorum”.
Sonra kimse gelip bana aşkmış,meşkmiş,sevgiymiş demesin.Bu kutsal,bu saf duyguların içine eden,yalnızları daha da abazalaştıran,sevgilileri daha da uzaklaştıran bu oyunlar yüzündendir ki,bu kadar aşk acısı çekiyor insanoğlu,hem aşk yaşayanı hem de aşkı arayanı.
Farkına varmadan ikinci bölüme giriş yapmışım.
2)Abazalık Sendromu:
“14 Şubat’ta yine el sikiyoruz be abi” ya da dişi versiyonu “14 Şubat’a yapayalnızım girmek de mi vardı kaderimde”.İki cümle arasında bırakın yediyi bir tane bile fark bulamıyorum.
Allah aşkına,doğum günlerini anlarım,bunlar bir insan için özel günlerdir fakat 14 Şubat gibi sıradan bir güne yalnız girdiği için neden üzülür insan?27 Temmuz’a yalnız girmekten neden bu kadar üzüntü duymuyoruz?O günün suçu ne,üstelik Şubat gibi yan gelip yatan,bırak 31’i zar zor 29 çeken bir ayda nedir bu çifte standart?
Abaza kardeşlerim –ki okur kitlemin büyük çoğunluğu bu gruba mensup- üzülmeyin,neşelenin.Etrafınıza bakın,görün sahte sevgi gösterilerini,”Acaba 60 liralık birşey alırsam yatağa atabilir miyim” diye verilen hediyelere bakın,paketi açıp içindekini gördükten sonra melekler gibi gülümseyen o kızın götüne göz dikmiş,aşağıda çadırını kurmuş erkek arkadaşına da bir göz atın.Aklınıza gelecek ilk cümle “İşte böyleleri götürüyor hatunları” olacaktır.Fakat ailenizin yazarı Bengisu’nun şu sözlerini şu sözlerini hatırlayın devamında “Böyle biri olacağına Bülent Ersoy’un kocası ol daha iyi amına koyayım”
Sizin 90-60-90 vücutlu sevgilileriniz olmayıversin,bir bakışı 10 erkeğin gönlünü eritecek güce sahip gözlere bakmayıverin,ciddiyim fazla birşey kaybetmezsiniz,hatta birçok şey kazanırsınız.
“Kazanacağım tek şey elimdeki nasır” dediğinizi duyar gibiyim.Bırakın bu otuzbirci küçük Emrah ayaklarını,çeki düzen verin kendinize.Sokarım 14’üne de Şubat’ına da,bir tane bile damar ileti görürsem bugün çok pis söverim,uyarmadı demeyin sonra.
Sokağa çıkıyorum,mağaza vitrinlerinde “14 Şubat’ı Unutmayın!” yazıları,dergilerde tam sayfa reklamlar,gazetelerin pazar eklerinde hediye tavsiyeleri,ana haber bültenlerinin son on dakikasında 14 Şubat dosyaları…
Merakla bekleyen sevilenler,son iki haftadır kara kara ne alsam diye düşünen sevenler,ne uğruna peki bunlar?Çapkın bir rahibi anmaktan başka bir sikim yaptığı yok bu sevgililerin.
14 Şubat’ta hediye alınır,peki neden bu “hediye” bir miktar para değildir de bir miktar para karşılığında alınmış karşıdakinin ne olduğunu eline geçene kadar öğrenemediği bir üründür?Sürpriz unsuru için sevgili okurlarım.Karşıdakini şaşırtma,meraklandırma ve en sonunda mutlu etme.
Peki 14 Şubat gibi hediye verileceği kesin bir günde sürpriz yapmak yerine hiç beklenmeyen bir günde verilse o hediye,sevilen kişi daha mutlu olmaz mı,daha da şaşırmaz mı,size daha da bağlanmaz mı?
“Kültür Küreselleşmesi” etkisi altında olduğu için dünya nüfusunun çoğu,cevabım hayır olacak maalesef.14 Şubat’ta sevgilisinden hediye almayan bir kız ya da bu tarihte abazalığını muhafaza bir erkek dipsiz keder okyanusunda,kafasında çok ufak bir “Belki yunusun biri gelip beni kurtarır” umuduyla bekleyen –ki en çok acıyı veren de bu gerçekleşme olasılığı binde bir olmasına rağmen insanın kafasından bir türlü çıkmayan umutcuktur- çırpınmayı bırakmış,boğulmak isteyen fakat suyun kaldırma kuvvetinden dolayı amacına ulaşamayan bir zavallıya dönüşüyor.
Balzac’dan fazlaca etkilendiğimi gösteren bu tasvirler tamlamasından sonra mevzuya biraz daha derinden dalacağım.14 Şubat’ın etkilerini anlatabilmek için konuyu iki bölüme ayırmak en iyisi.
1)Hediye Sorunsalı:
Bir çift düşünün,3 aydan daha uzun süredir birlikteler.İster 4 ay olsun ister 4 yıl,o 3 ay barajı geçildikten sonra balayı sona ermiş demektir.Birbirlerine deliler gibi aşık olan iki genç,bu süre zarfından sonra iki devlet memuru gibi ilerletirler ilişkilerini.Ve 14 Şubat günü hediyeleşme gerçekleşir.Erkek biraz dişini sıkar,para biriktirir,hediyelik eşya dükkanına gider,sevgilisinin hoşuna gideceğini düşündüğü bir ürün alır.Mesela üstünde “I Love You” yazan kocaman bir peluş ayı.
Sevgili okurlar,normal oyuncak ayıdan 3-4 kat daha iri olan ve göğsünde kalp motifi bulunan bir obje,bence hediye değil hakarettir.Bilinçaltından verilmiş bir “Sıkıldım senden,formalite icabı aldım hediyeyi” mesajıdır aslında.Birlikte geçirilen o üç ay uğruna,yaşanan o doyumsuz,dünyalara değişilmeyecek tecrübeler hatrına verilmiştir.Peki değişen nedir?
Size söyleyeyim,hediyelik eşya dükkanı sahibinin götü.Yaptığı yüksek hasılat sonunda kendini yemeye içmeye verecek ve büyük ihtimalle evinin tuvaleti hariç başka hiçbir yerde büyük abdestini yapamayan biri olduğu için sıçamayacaktır bulunduğu eğlence mekanlarında.Akabinde bu iki etken kaçınılmaz olarak göt çapında hatırı sayılır bir büyümeye vesile olacaktır.
Ya sevgililer?Artık ilişkileri nereye doğru gidiyorsa o yolda devam edecekler.En fazla 2 gün sürer sevgililer günü gazı.
Ve hepimiz bu oyuna geliyoruz.Tamamen medyanın yarattığı saçma sapan bir gelenek uğruna aşklarımız sömürülüyor,belki bir öpücük için yeterli bonus biriktiririm diye abanıyoruz kredi kartlarımıza,sevgimizi YTL kurundan bozdurmaya çalışıyoruz.
Tamamen kendi eserin olan,üzerinde haftalarca kafa yorduğun bir hediye versen,tüm bu sevimsizlik,ikiyüzlülük yok olacak belki de fakat hayır,bir dakikanın bile en azından bir milyon dolar ettiğinin farkında değil çoğumuz.
”Ben sevgilimi 3 haftalık değil 30 liralık seviyorum”,”Üstelik sadece hediye vermemenin ayıp olacağı bir günde ona süpriz yapıyorum”.
Üstteki paragrafı okuyan herkes “Ben böyle değilim” diyecektir,adım gibi eminim.Bizi kandırabilirsiniz,sevgilinizi de,ama kendinizi asla!
Aslına bakarsanız,14 Şubat insanoğluna tamamen zarar bir gün değil.Bir de şu açıdan bakalım olaya:
Sen sevgilini 3 haftalık bir hediyeye layık görsen bile –ki bu ona delicisine aşıksın demektir- o sana karşı 30 liralık duygular besliyorsa –ki bu da birkaç saliseye tekabül eder- yalnış yoldasın demektir arkadaşım.14 Şubat senin için eşi bulunmaz bir fırsattır,gözlerini kör eden aşkı tüm çıplaklığıyla görmen için sunulmuş bu ikramı reddersen,er ya da geç siki tutarsın.Çünkü gün gelir birisi senin aşkına 40 liralık hediye alır,yersin tekmeyi;günlerin,ayların,yılların boşa gider…Ondan sonra en yakın arkadaşının yanında,bir elinde bira,diğerinde sigara “Boşuna dememişler abi;seversen sikilirsin,sikersen sevilirsin”,eğer XX kromozon sahibiysen yine en yakın arkadaşınla fakat bu sefer bir elinde cep telefonu diğer elin dostunun kolunda “Benim suçum hep,insanlara hakkettiklerinden fazla değer veriyorum”.
Sonra kimse gelip bana aşkmış,meşkmiş,sevgiymiş demesin.Bu kutsal,bu saf duyguların içine eden,yalnızları daha da abazalaştıran,sevgilileri daha da uzaklaştıran bu oyunlar yüzündendir ki,bu kadar aşk acısı çekiyor insanoğlu,hem aşk yaşayanı hem de aşkı arayanı.
Farkına varmadan ikinci bölüme giriş yapmışım.
2)Abazalık Sendromu:
“14 Şubat’ta yine el sikiyoruz be abi” ya da dişi versiyonu “14 Şubat’a yapayalnızım girmek de mi vardı kaderimde”.İki cümle arasında bırakın yediyi bir tane bile fark bulamıyorum.
Allah aşkına,doğum günlerini anlarım,bunlar bir insan için özel günlerdir fakat 14 Şubat gibi sıradan bir güne yalnız girdiği için neden üzülür insan?27 Temmuz’a yalnız girmekten neden bu kadar üzüntü duymuyoruz?O günün suçu ne,üstelik Şubat gibi yan gelip yatan,bırak 31’i zar zor 29 çeken bir ayda nedir bu çifte standart?
Abaza kardeşlerim –ki okur kitlemin büyük çoğunluğu bu gruba mensup- üzülmeyin,neşelenin.Etrafınıza bakın,görün sahte sevgi gösterilerini,”Acaba 60 liralık birşey alırsam yatağa atabilir miyim” diye verilen hediyelere bakın,paketi açıp içindekini gördükten sonra melekler gibi gülümseyen o kızın götüne göz dikmiş,aşağıda çadırını kurmuş erkek arkadaşına da bir göz atın.Aklınıza gelecek ilk cümle “İşte böyleleri götürüyor hatunları” olacaktır.Fakat ailenizin yazarı Bengisu’nun şu sözlerini şu sözlerini hatırlayın devamında “Böyle biri olacağına Bülent Ersoy’un kocası ol daha iyi amına koyayım”
Sizin 90-60-90 vücutlu sevgilileriniz olmayıversin,bir bakışı 10 erkeğin gönlünü eritecek güce sahip gözlere bakmayıverin,ciddiyim fazla birşey kaybetmezsiniz,hatta birçok şey kazanırsınız.
“Kazanacağım tek şey elimdeki nasır” dediğinizi duyar gibiyim.Bırakın bu otuzbirci küçük Emrah ayaklarını,çeki düzen verin kendinize.Sokarım 14’üne de Şubat’ına da,bir tane bile damar ileti görürsem bugün çok pis söverim,uyarmadı demeyin sonra.
20 Ocak 2008 Pazar
Dokunulmazlar
Evet sevgili MİK okurları,bu haftaki konumuz öncekilere nazaran biraz daha lokal.Her ne kadar okuyucu kitlemin büyük çoğunluğu Anadolu’dan olsa da,İstanbul sınırlarında geçirdiğim 4 ay içinde beni çok pis sinir eden,beynime kan sıçratan bir olay var.Aslında böyle bir sürü olay var,neyse başlayalım yavaştan.
Her sabah okula gitmek için yaklaşık iki saat harcıyorum.Ama sorunum zamanla ilgili değil.İnsanın düşünecek güzel şeyleri olduktan sonra iki dakika ile iki saat arasında pek de bir fark kalmıyor.İlk olarak otobüsle Anadolu Hisarı iskelesine iniyorum onbeş dakikada,oradan Boğaz Hattı vapuruna atlıyorum,yaklaşık bir saat onbeş dakika sonra Eminönü’nde oluyorum.Geriye sadece tramvaya atlayıp on dakika sonra okuluma ulaşmak kalıyor.Ama en geçmek bilmeyeni de bu on dakika oluyor.
Yazının başında bahsettiğim gibi,bu tramvay ortamında haberdar değil okurlarımın çoğu,kısaca açıklayayım.Hani konserve ton balıkları olur ya,oradaki ton balıklarından biri olduğunuzu düşünün.Camlar dışarısı buz gibi bile olsa yapışan insanlardan dolayı sıcacık,iğne atsan afedersiniz birisinin götüne girer.Durak isimlerini söyleyen seksi bayan sesi eşliğinde pek de hoş olmayan bir pasif-homoseksüel deneyim yaşamanız işten bile değil.
“İşte böyle bir kalabalığın içerisinde kendi kederimle yapayalnızım” tarzı gay bir cümle kurmayacağım.Evet,İstanbul kalabalık bir şehir,altyapı sorunlarıyla dolup taşıyor,bunların hepsini kabullendim,toplu taşıma araçlarını benimsedim de bir insan grubunu benimseyemedim gitti.
Tüm o kalabalığın arasında kendisini her nedense imtiyazlı gören,hiçbir şekilde teması tolere etmeyen kişiler bunlar,ve şaşırtıcı bir biçimde hepsi bayan.
Bir örnekle anlatmak en iyisi.Okul açılmadan önce bir git de gör okulunu dedi ailem,benim pek de umrumda değildi açıkçası istemeye istemeye gittim,tabi o zamanlar çömüz,bilmiyoruz toplu taşıma kültürünü.Bindim tramvaya,sıcak bir Ramazan günüydü,tıklım tıklım dolu yine.Tramvay her hareket etmeye başladığında istemeden de olsa arkamdaki şahsa sırtımla hafif bir dokunuş oluyordu ve her defasında güçlü bir ittirilme takip ediyordu bunu.Arkadan gelen seslerin bir dişiye ait olduğunu farkedince herşeyi anladım.”Dokunulmaz” kişilerden biriydi bu.
Çevresindeki abaza kitleden hiç durmadan güzel damgası yediği için kendisini Kahinat Güzeli zanneden,benim gibi kanas görünümlü insanlardan tiksinen zavallılardan biriydi bu da.”Tamam güzelsin ben dahil tüm penis sahibi canlılar sana tecavüz etmek istiyoruz,şu an omzumla senin sol koluna hafif bir temas ederek kendimi tatmin ediyorum anam” diye düşündüğümü farz ediyordu adım gibi eminim.İlerleyen dakikalarda son derece itici ve şımarık bir ses tonuyla “Biraz ilerı gider misınıııızz yaaa!” dedi.Evet büyük ünlü uyumu ve ahlak kurallarını hiçe sayarak kurulmuş bir cümleydi bu.”Ulan Ramazan ayındayız,niyetliyim bırak bir adımı bir santim ileri gitsem benim oruç gidecek,önümdeki adamın erkekliği.Sen ne hakla beni yargılıyorsun kaltak!” demek vardı orada,ama istifimi hiç bozmadım.Kafamı hafifçe arkaya bir çevirdim sevgili okurlar görmeniz gerekirdi,zaten kız tam hayal ettiğim tipte,bronzlaşması yeni bitmiş,kocaman camlı güneş gözlüğü,parlayan renkte kıyafetler,saçlar her daim güneş ışığı alıyormuş gibi gözükecek şekilde boyanmış,ufak bir burun,alaycı bakışlar.Ama yanındaki teyzeydi asıl kanımı donduran.Üzerime “6 aylık bir bebekle seks yapıp kasede kaydettim” yazan bir T-shirt giysem böyle bir bakış yemezdim herhalde.Teyze oracıkta asacaktı beni elinde imkanı olsa,masum bir kızın ırzına geçmiştim çünkü ona göre.Ölümü bile haketmiyordum, İmralı’da Apo ile beraber çürümeye bırakılmalıydım.
Peki benim gibi balta tipli biri yerine Murat Boz olsaydı orada nolurdu?Her istemdışı temasta arkamı döndüğümde hafif bir gülümseme,hatta bile bile bana çarpardı o karı,muhabbet falan açardı.Gerisi malum,kafede arkadaşlarıyla “Aayyy kızlar bugün tramvayda bir çocuk vardı çooook tatlıyı ya,süper yakışıklı idiiiiiiiiii”
Sokakta,otobüslerde,tramvaylarda sözlü ve ya fiziksel tacize uğrayan bacılarımız için ben de üzülüyorum,içim kan ağlıyor ama böyle orospular da var sevgili okurlar.Şimdi bana şu yapılanın kişiliğime tecavüzden ne farkı var sorarım sizlere.Hayatımda tanımadığım kimseye laf atmadım,ford da yapmadım ama hep suçlu damgası yedim.Suçumuz ne,yerçekimi kuvvetine uymak mı?
Peki üzülüyorum muyum?Kesinlikle hayır,Allah muhafaza şu canlılara çekici gelseydim etrafımda sürüyle gereksiz kişi olacak,yalan dolan bir hayat yaşayacaktım.Bu gerçeklerin farkında varmadan göçüp gidecektim şu fani dünyadan.
Bu “dokunulmazlar” kendilerini her zaman üstün görür bizim gibilerden.Onlar üstün ırktır,güzellik bir nimet değil erdemdir onlara göre,yakışıklı olmayan erkeklerin hepsi göz zevklerini bozdukları için karantinaya alınmalıdır.Onların dış görünüşlerine aldanıp aşık olanlar “tipsizler” ise idamlıktır.”Sen kimsin ki beni seviyorsun,git önce aynaya bak”.Elektrikli sandalye ya da darağacı gibi kısa bir ölüm yaşatmazlar mahkumlara,hayatları boyunca hiç kaybolmayacak bir eziklik aşılarlar.Kişi başına 5 santimetrekare düşen bir toplu taşıma aracında bile bütün “sıradan görünümlü” insanlar kol kola verip bunlara yer açmalıdır,hatta bazıları bir sonraki aracı beklemelidir.İstemedikleri zaman rüzgar bile kusursuz bedenlerine temas etmemelidir.
Şu dünyada “Ben güzelim”den daha itici bir cümle yoktur sevgili okurlar.Alçak gönüllülük,efendilik,karşındaki saygı,iyi niyet,hoşgörü bunlardır insanı güzel yapan.Ama bizde öyle mi,iki abaza peşinden koştursun tamam dünya senin etrafında dönüyor.Sokakta yürürken herkes sana bakıyor,tüm erkek nüfusu peşinden koşturuyor.Senin de bu güzelliğinin hakkını verecek kadar yakışıklı biriyle birlikte olman gerek.Aksi takdirde kendine çok büyük saygısızlık etmiş olursun.
Bütün güzeller yakışıklılar ile çıksın,insan olanlar bizlere kalsın sevgili okurlarım.Sizi sadece siz olduğunuz için sevecek insanlar bulursanız ne mutlu sizlere…
Her sabah okula gitmek için yaklaşık iki saat harcıyorum.Ama sorunum zamanla ilgili değil.İnsanın düşünecek güzel şeyleri olduktan sonra iki dakika ile iki saat arasında pek de bir fark kalmıyor.İlk olarak otobüsle Anadolu Hisarı iskelesine iniyorum onbeş dakikada,oradan Boğaz Hattı vapuruna atlıyorum,yaklaşık bir saat onbeş dakika sonra Eminönü’nde oluyorum.Geriye sadece tramvaya atlayıp on dakika sonra okuluma ulaşmak kalıyor.Ama en geçmek bilmeyeni de bu on dakika oluyor.
Yazının başında bahsettiğim gibi,bu tramvay ortamında haberdar değil okurlarımın çoğu,kısaca açıklayayım.Hani konserve ton balıkları olur ya,oradaki ton balıklarından biri olduğunuzu düşünün.Camlar dışarısı buz gibi bile olsa yapışan insanlardan dolayı sıcacık,iğne atsan afedersiniz birisinin götüne girer.Durak isimlerini söyleyen seksi bayan sesi eşliğinde pek de hoş olmayan bir pasif-homoseksüel deneyim yaşamanız işten bile değil.
“İşte böyle bir kalabalığın içerisinde kendi kederimle yapayalnızım” tarzı gay bir cümle kurmayacağım.Evet,İstanbul kalabalık bir şehir,altyapı sorunlarıyla dolup taşıyor,bunların hepsini kabullendim,toplu taşıma araçlarını benimsedim de bir insan grubunu benimseyemedim gitti.
Tüm o kalabalığın arasında kendisini her nedense imtiyazlı gören,hiçbir şekilde teması tolere etmeyen kişiler bunlar,ve şaşırtıcı bir biçimde hepsi bayan.
Bir örnekle anlatmak en iyisi.Okul açılmadan önce bir git de gör okulunu dedi ailem,benim pek de umrumda değildi açıkçası istemeye istemeye gittim,tabi o zamanlar çömüz,bilmiyoruz toplu taşıma kültürünü.Bindim tramvaya,sıcak bir Ramazan günüydü,tıklım tıklım dolu yine.Tramvay her hareket etmeye başladığında istemeden de olsa arkamdaki şahsa sırtımla hafif bir dokunuş oluyordu ve her defasında güçlü bir ittirilme takip ediyordu bunu.Arkadan gelen seslerin bir dişiye ait olduğunu farkedince herşeyi anladım.”Dokunulmaz” kişilerden biriydi bu.
Çevresindeki abaza kitleden hiç durmadan güzel damgası yediği için kendisini Kahinat Güzeli zanneden,benim gibi kanas görünümlü insanlardan tiksinen zavallılardan biriydi bu da.”Tamam güzelsin ben dahil tüm penis sahibi canlılar sana tecavüz etmek istiyoruz,şu an omzumla senin sol koluna hafif bir temas ederek kendimi tatmin ediyorum anam” diye düşündüğümü farz ediyordu adım gibi eminim.İlerleyen dakikalarda son derece itici ve şımarık bir ses tonuyla “Biraz ilerı gider misınıııızz yaaa!” dedi.Evet büyük ünlü uyumu ve ahlak kurallarını hiçe sayarak kurulmuş bir cümleydi bu.”Ulan Ramazan ayındayız,niyetliyim bırak bir adımı bir santim ileri gitsem benim oruç gidecek,önümdeki adamın erkekliği.Sen ne hakla beni yargılıyorsun kaltak!” demek vardı orada,ama istifimi hiç bozmadım.Kafamı hafifçe arkaya bir çevirdim sevgili okurlar görmeniz gerekirdi,zaten kız tam hayal ettiğim tipte,bronzlaşması yeni bitmiş,kocaman camlı güneş gözlüğü,parlayan renkte kıyafetler,saçlar her daim güneş ışığı alıyormuş gibi gözükecek şekilde boyanmış,ufak bir burun,alaycı bakışlar.Ama yanındaki teyzeydi asıl kanımı donduran.Üzerime “6 aylık bir bebekle seks yapıp kasede kaydettim” yazan bir T-shirt giysem böyle bir bakış yemezdim herhalde.Teyze oracıkta asacaktı beni elinde imkanı olsa,masum bir kızın ırzına geçmiştim çünkü ona göre.Ölümü bile haketmiyordum, İmralı’da Apo ile beraber çürümeye bırakılmalıydım.
Peki benim gibi balta tipli biri yerine Murat Boz olsaydı orada nolurdu?Her istemdışı temasta arkamı döndüğümde hafif bir gülümseme,hatta bile bile bana çarpardı o karı,muhabbet falan açardı.Gerisi malum,kafede arkadaşlarıyla “Aayyy kızlar bugün tramvayda bir çocuk vardı çooook tatlıyı ya,süper yakışıklı idiiiiiiiiii”
Sokakta,otobüslerde,tramvaylarda sözlü ve ya fiziksel tacize uğrayan bacılarımız için ben de üzülüyorum,içim kan ağlıyor ama böyle orospular da var sevgili okurlar.Şimdi bana şu yapılanın kişiliğime tecavüzden ne farkı var sorarım sizlere.Hayatımda tanımadığım kimseye laf atmadım,ford da yapmadım ama hep suçlu damgası yedim.Suçumuz ne,yerçekimi kuvvetine uymak mı?
Peki üzülüyorum muyum?Kesinlikle hayır,Allah muhafaza şu canlılara çekici gelseydim etrafımda sürüyle gereksiz kişi olacak,yalan dolan bir hayat yaşayacaktım.Bu gerçeklerin farkında varmadan göçüp gidecektim şu fani dünyadan.
Bu “dokunulmazlar” kendilerini her zaman üstün görür bizim gibilerden.Onlar üstün ırktır,güzellik bir nimet değil erdemdir onlara göre,yakışıklı olmayan erkeklerin hepsi göz zevklerini bozdukları için karantinaya alınmalıdır.Onların dış görünüşlerine aldanıp aşık olanlar “tipsizler” ise idamlıktır.”Sen kimsin ki beni seviyorsun,git önce aynaya bak”.Elektrikli sandalye ya da darağacı gibi kısa bir ölüm yaşatmazlar mahkumlara,hayatları boyunca hiç kaybolmayacak bir eziklik aşılarlar.Kişi başına 5 santimetrekare düşen bir toplu taşıma aracında bile bütün “sıradan görünümlü” insanlar kol kola verip bunlara yer açmalıdır,hatta bazıları bir sonraki aracı beklemelidir.İstemedikleri zaman rüzgar bile kusursuz bedenlerine temas etmemelidir.
Şu dünyada “Ben güzelim”den daha itici bir cümle yoktur sevgili okurlar.Alçak gönüllülük,efendilik,karşındaki saygı,iyi niyet,hoşgörü bunlardır insanı güzel yapan.Ama bizde öyle mi,iki abaza peşinden koştursun tamam dünya senin etrafında dönüyor.Sokakta yürürken herkes sana bakıyor,tüm erkek nüfusu peşinden koşturuyor.Senin de bu güzelliğinin hakkını verecek kadar yakışıklı biriyle birlikte olman gerek.Aksi takdirde kendine çok büyük saygısızlık etmiş olursun.
Bütün güzeller yakışıklılar ile çıksın,insan olanlar bizlere kalsın sevgili okurlarım.Sizi sadece siz olduğunuz için sevecek insanlar bulursanız ne mutlu sizlere…
5 Ocak 2008 Cumartesi
160 Karakterlik Aşk Destanları
“Sanırım yanlış siteye geldim.Bengisu sikseler böyle birşey yazmaz,belki de sitesini hacklediler,kiminle kavga etti yine bu dengesiz”
Duygularınıza tercüman olarak başlıyorum yepyeni bir yazıya.Uzun süredir sizlerden uzak kaldım sevgili okurlar farkındayım,bazı özel işlerim vardı,baya meşgul ettiler beni.Ama alnımın akıyla bitirdim hepsini.Bundan sonra ayda en az iki yazıyla karşınızda olacağım.
Bu duyurunun ardından asıl meseleye girebilirim.21. yüzyıla damgasını vuran cihazlardan biri şüphesiz cep telefonları.Özellikle ülkemizde götünde don yokken gömlek cebinde Bluetooth’lu telefonu olan insan sayısının hayli fazla olması,bu aletlere gösterilen ilgiyi gözler önüne seriyor.
Üstelik sadece cep telefonu da değil bunlar!Fotograf çeker,MP3 çalar,video açar,ütü yapar,renkli ile beyazları aynı anda yıkar,beş vakit namaz hariç ellerinden her iş gelir kafirlerin.
Asıl derdim bu cihazları iletişim aracından öte şekilsiz,anlamsız birşey haline getiren,ne doğru dürüst fotograf çeken,ne adam gibi ses veren ne de doğru dürüst video izleten mahlukatlara dönüştüren ekstra özellikler değil,SMS adı verilen olgu.Türkçe meali Kısa Mesaj Servisi olan bu illet ne yazıktır ki insanlar arasındaki iletişimi Servet’in Galatasaray defansını baltaladığı gibi piç etmiştir.Nasıl mı?
Şimdi 40 yaşındaki adamın kalkıp da “Mrq nbr yaaaa?Grşmyoz bayadir aq nrlerdsn” şeklinde mesaj atacak hali yok.SMS’in hitap ettiği 12-24 yaş grubuna mensup insanlar için geçerlidir bu hastalık.
Gavurlar bunu bulurken demişler ki “İnsanlar bir yerde buluşacaklarsa abi geldin mi ya da yarın ikide aksarayda bilmemne otelde buluşalım şeklinde mesajlarla işlerini sağlama alsınlar,hem daha ucuz hem de pratik olur”Tamam iyi demişler,ağızlarına sağlık,güzel fikir.Peki biz nasıl kullanıyoruz bu mesajları?
“Askmm sni ck sevyorum snsz yasymam nlr bni hc birkma,hp ynmda ol aslnda bu srdn br msj deil,sna evlnme tklf ediyrm gel ayni ystkta kcyalim,kntrun yksa evt icn 1 hyr icn 2 kere caldir.Öptm kiibbbb:)”
Yemin ediyorum şu paragrafı yazarken acı çektim,alnımdan koç taşşağı kadar terler döküldü.Ne zor işmiş be kardeşim,böyle mesaj atanları kutluyorum,ayakta alkışlıyorum.Gerçekten büyük bir yetenek bu,benim gibi yetersiz insanların beceremeyeceği bir ustalık söz konusu.Üstelik sesli harf tasarrufu yaparak küresel ısınmayı azaltıyorlar.Al Gore’un sizi gibi gençlere ihtiyacı var yürüyün be kim tutar sizi!
Türkçe’ye tecavüz edilmesini bir kenara bıraktım –bunu başka bir yazıda tartışalım sevgili okurlar,malum genciz,malız,vizyonumuz dar,konu az,dikkatli harcamak lazım- asıl kopukluk birbirimize bu kadar “yakın sanıp uzak” olmamız.Nerede eski asker mektupları,nerede aşıkların ailelerinden gizli buluşmaları,sevdiğinden sadece bir cümle duyabilmek için 3 ay beklemeleri,”Merhaba aşkım iyi misin” gibi basit bir cümlenin bile bir ay boyunca ağzın kulaklarda sabit kalmasını sağladığı o zamanlar
Burada suçu SMS’e yüklemek yanlış,her zamanki gibi suç bizlerin,şu mis gibi gezegenin birkaç bin yılda ağzına sıçmış,kardeş kardeş yaşamak yerine senin saçın kıvırcık benimki düz diye gruplara ayrılmışların çocuklarıyız biz.Hiçbir zaman doymamış,mis gibi cennette yaşamak varken kurtlu bir elma merakına sürgün edilmişlerden gelmişiz hepimiz,ama ne yazık ki hiçbirimiz ders alamamış geçmişten.
Şimdi bazılarınız “Ne alakası var yine sallamaya başladı salak salak konuşuyor,ne sanıyor ki kendini bu” diyebilir,ama hitap etmek istediğim kitle “Vay be önce pizza sonra SMS’ten çıkarak sağlam tespitlerde bulunmuş ibne,helal olsun valla” diyecektir.Eğer demiyorsanız boşuna okumayın bu yazıyı,hatta benimle iletişim kurmayın bir daha,Facebook’tan ilkokul arkadaşlarınızı bulun.
Konuyu biraz dağıttım her zamanki gibi,en son yakın sanıp uzak olmakta kalmıştım.Cep telefonlarının ve internetin bize tanıdığı müthiş olanakları hoyratça kullanıyoruz. Karşımızdaki özel kişiyle geçirdiğimiz zamanı kaliteli kılmak yerine sırf kalbimizdeki ses öyle diyor diye suyunu çıkartıyoruz.Belli bir süre sonra da bayatlıyor tabi herşey, canımızdan çok sevsek de kaybetmiş oluyoruz karşımızdakini.Bu tarz iletişimin en kötü tarafı ise yalan söylemenin çok ama çok kolay olması.Bir yandan “Çok da sikimde ya” derken parmaklarımız “AAA gerçekten mi,beni hep şaşırtıyorsun” yazıyor.Milyon kez söylenmiş “Seni Seviyorum”lar karşımızdaki için 2 kelime ve 13 harften öteye gitmez oluyor.Kaçınmaz son gelince kendimizi değil karşıdakini suçluyoruz,daha da gaza gelip toplumu suçlayanlar da olmuyor değil.Başımıza gelen herşeyin en azından yüzde bir bile olsa bizim suçumuz olduğunu kabullenmek istemiyoruz.Dostlarımız da “Sana kız mı yok abi,onun kaybı nah bulur senin gibi adamı” diyerek pek de yardımcı olmuyorlar.
“Sevmek suç mu abi,her gün onlarca mesaj attım,şimdi sıkıldım diye bıraktı beni”
Evet yanlış yerdesiniz,tanıdığınız Bengisu’yu siktim öldü,bundan sonra böyle.Ağzı hala bozuk ama düşünce adamı oldu eski dostunuz.”Ulan hayatında bir kızın elini bile tutmamış adam nasıl böyle ilişkiler hakkında atıp tutuyor” şeklindeki serzenişlerinizi “Siz 31 çekerken ben çiftleri izliyordum ibneler” şeklinde yanıtlarım.Yazıya da burada son veririm.
Duygularınıza tercüman olarak başlıyorum yepyeni bir yazıya.Uzun süredir sizlerden uzak kaldım sevgili okurlar farkındayım,bazı özel işlerim vardı,baya meşgul ettiler beni.Ama alnımın akıyla bitirdim hepsini.Bundan sonra ayda en az iki yazıyla karşınızda olacağım.
Bu duyurunun ardından asıl meseleye girebilirim.21. yüzyıla damgasını vuran cihazlardan biri şüphesiz cep telefonları.Özellikle ülkemizde götünde don yokken gömlek cebinde Bluetooth’lu telefonu olan insan sayısının hayli fazla olması,bu aletlere gösterilen ilgiyi gözler önüne seriyor.
Üstelik sadece cep telefonu da değil bunlar!Fotograf çeker,MP3 çalar,video açar,ütü yapar,renkli ile beyazları aynı anda yıkar,beş vakit namaz hariç ellerinden her iş gelir kafirlerin.
Asıl derdim bu cihazları iletişim aracından öte şekilsiz,anlamsız birşey haline getiren,ne doğru dürüst fotograf çeken,ne adam gibi ses veren ne de doğru dürüst video izleten mahlukatlara dönüştüren ekstra özellikler değil,SMS adı verilen olgu.Türkçe meali Kısa Mesaj Servisi olan bu illet ne yazıktır ki insanlar arasındaki iletişimi Servet’in Galatasaray defansını baltaladığı gibi piç etmiştir.Nasıl mı?
Şimdi 40 yaşındaki adamın kalkıp da “Mrq nbr yaaaa?Grşmyoz bayadir aq nrlerdsn” şeklinde mesaj atacak hali yok.SMS’in hitap ettiği 12-24 yaş grubuna mensup insanlar için geçerlidir bu hastalık.
Gavurlar bunu bulurken demişler ki “İnsanlar bir yerde buluşacaklarsa abi geldin mi ya da yarın ikide aksarayda bilmemne otelde buluşalım şeklinde mesajlarla işlerini sağlama alsınlar,hem daha ucuz hem de pratik olur”Tamam iyi demişler,ağızlarına sağlık,güzel fikir.Peki biz nasıl kullanıyoruz bu mesajları?
“Askmm sni ck sevyorum snsz yasymam nlr bni hc birkma,hp ynmda ol aslnda bu srdn br msj deil,sna evlnme tklf ediyrm gel ayni ystkta kcyalim,kntrun yksa evt icn 1 hyr icn 2 kere caldir.Öptm kiibbbb:)”
Yemin ediyorum şu paragrafı yazarken acı çektim,alnımdan koç taşşağı kadar terler döküldü.Ne zor işmiş be kardeşim,böyle mesaj atanları kutluyorum,ayakta alkışlıyorum.Gerçekten büyük bir yetenek bu,benim gibi yetersiz insanların beceremeyeceği bir ustalık söz konusu.Üstelik sesli harf tasarrufu yaparak küresel ısınmayı azaltıyorlar.Al Gore’un sizi gibi gençlere ihtiyacı var yürüyün be kim tutar sizi!
Türkçe’ye tecavüz edilmesini bir kenara bıraktım –bunu başka bir yazıda tartışalım sevgili okurlar,malum genciz,malız,vizyonumuz dar,konu az,dikkatli harcamak lazım- asıl kopukluk birbirimize bu kadar “yakın sanıp uzak” olmamız.Nerede eski asker mektupları,nerede aşıkların ailelerinden gizli buluşmaları,sevdiğinden sadece bir cümle duyabilmek için 3 ay beklemeleri,”Merhaba aşkım iyi misin” gibi basit bir cümlenin bile bir ay boyunca ağzın kulaklarda sabit kalmasını sağladığı o zamanlar
Burada suçu SMS’e yüklemek yanlış,her zamanki gibi suç bizlerin,şu mis gibi gezegenin birkaç bin yılda ağzına sıçmış,kardeş kardeş yaşamak yerine senin saçın kıvırcık benimki düz diye gruplara ayrılmışların çocuklarıyız biz.Hiçbir zaman doymamış,mis gibi cennette yaşamak varken kurtlu bir elma merakına sürgün edilmişlerden gelmişiz hepimiz,ama ne yazık ki hiçbirimiz ders alamamış geçmişten.
Şimdi bazılarınız “Ne alakası var yine sallamaya başladı salak salak konuşuyor,ne sanıyor ki kendini bu” diyebilir,ama hitap etmek istediğim kitle “Vay be önce pizza sonra SMS’ten çıkarak sağlam tespitlerde bulunmuş ibne,helal olsun valla” diyecektir.Eğer demiyorsanız boşuna okumayın bu yazıyı,hatta benimle iletişim kurmayın bir daha,Facebook’tan ilkokul arkadaşlarınızı bulun.
Konuyu biraz dağıttım her zamanki gibi,en son yakın sanıp uzak olmakta kalmıştım.Cep telefonlarının ve internetin bize tanıdığı müthiş olanakları hoyratça kullanıyoruz. Karşımızdaki özel kişiyle geçirdiğimiz zamanı kaliteli kılmak yerine sırf kalbimizdeki ses öyle diyor diye suyunu çıkartıyoruz.Belli bir süre sonra da bayatlıyor tabi herşey, canımızdan çok sevsek de kaybetmiş oluyoruz karşımızdakini.Bu tarz iletişimin en kötü tarafı ise yalan söylemenin çok ama çok kolay olması.Bir yandan “Çok da sikimde ya” derken parmaklarımız “AAA gerçekten mi,beni hep şaşırtıyorsun” yazıyor.Milyon kez söylenmiş “Seni Seviyorum”lar karşımızdaki için 2 kelime ve 13 harften öteye gitmez oluyor.Kaçınmaz son gelince kendimizi değil karşıdakini suçluyoruz,daha da gaza gelip toplumu suçlayanlar da olmuyor değil.Başımıza gelen herşeyin en azından yüzde bir bile olsa bizim suçumuz olduğunu kabullenmek istemiyoruz.Dostlarımız da “Sana kız mı yok abi,onun kaybı nah bulur senin gibi adamı” diyerek pek de yardımcı olmuyorlar.
“Sevmek suç mu abi,her gün onlarca mesaj attım,şimdi sıkıldım diye bıraktı beni”
Evet yanlış yerdesiniz,tanıdığınız Bengisu’yu siktim öldü,bundan sonra böyle.Ağzı hala bozuk ama düşünce adamı oldu eski dostunuz.”Ulan hayatında bir kızın elini bile tutmamış adam nasıl böyle ilişkiler hakkında atıp tutuyor” şeklindeki serzenişlerinizi “Siz 31 çekerken ben çiftleri izliyordum ibneler” şeklinde yanıtlarım.Yazıya da burada son veririm.
17 Kasım 2007 Cumartesi
Yiyebildiğin Kadar Ye
Başlığı görür görmez bazılarının suratında hin bir gülümseme oluşmuş olabilir,özellikle söz konusu yazar ben isem bu olasılık baya yüksek.Lütfen sevgili okurlar,bu kadar da fesat olmayın,emeğe saygı gösterin,teraziyi paslandırmayın.
Birkaç hafta önce şehirdışından bir arkadaşım geldi.İlkokulda aynı sınıftaydık,yaklaşık 10 yıldır tanırım kendisini.Yine ilkokuldan arkadaşım olan 3. şahıs,kendisi şu an Boğaziçi'nde okumakta, toplandık,gezelim dedik.3. arkadaş bize okulunu gösterdi,kampüste gezdik ve o soruyu sordu: "Aç olan var mı?"Öyle bir sordu ki bu sabah bir at yedim desem bile gidecektik yemek yemeye,suratından belliydi.Evet birşeyler yiyelim dedi şehirdışından gelen arkadaşım."Hadi Akmerkez'e gidelim o zaman,buraya yakın,yürüyerek 15-20 dakika"
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm,ben ve Akmerkez!Kendi irademle sikseler girmeyeceğim,tiksindiğim, kapladığı yerin milyonda biri kadar bile işe yaramayan bir gereksizlik silsilesi.Hadi adam şehirdışından gelmiş diye fazla sesimi çıkarmadım.
Akmerkez'e doğru yaklaştıkça nerede yemek yesek diye beyin fırtınası yapmaya başladılar.Ben ise zerre sikimde değil modunda görünmeye çalışıyordum,ama öyle değildi.Sikimden taşşağıma kadar nolur pizzacı olmasın diye haykırıyordum,feryadımı sadece böbreklerim duyabiliyordu.Ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Ve korktuğum başıma geldi,Boğaziçili arkadaş hadi yiyebildiğimiz kadar pizza yiyelim dedi.Bunun ne anlama geldiğini biliyordum.Tatsız,tutsuz,hiçbir şekilde tatmin olmayacağım iğrenç ötesi bir beslenme şekliydi bu.Sürekli daha fazla yemeyelim diyerek kendimi zorlayacaktım,eğer insan kadar yersem kendimi kötü hissedecektim,eğer hayvan gibi yersem o gece en az bir saatim tuvalette geçecekti.
Akmerkez'e girdik,o mağazalara,alışveriş yapan insanlara paso küfrettim.Bir insan niye buraya gelir diye düşündüm kendi kendime,aynaya baktım ve cevabı gördüm,toplum beni buraya getirtmişti.Arkadaşlarım için gelmiştim ama onlar gayet mutlu duruyordu,çektiğim çilenin farkında bile değillerdi.Üst kata çıktık dakika bir gol bir.Boğaziçili arkadaşım "Abi daha geçen hafta geldim 8,50 liraydı şimdi 9,90 olmuş" direkt daldım "Ya siktir edin beyler başka yerde yiyelim" dedim.Ama bu önerimin kaale alındığını söylemek güç.Masaya oturdular.3 tane açık büfe dedi arkadaş,garsonun parmağıyla gösterek "Oradan alabilirsiniz yemeğinizi" dedi.Herkes bize bakıyordu.Kız arkadaşıyla gelen erkekler "Ulan ben 30-40 milyon veriyorum beleşçiler 9,90'a kurtuluyor" diyorlardı içlerinden.Kızlar ise "Iyyy açık büfe ne kadar havalı olmaktan uzak" der gibi bakıyordu bizlere.Ama benim umrumda olan onlar değildi,geçireceğim tatsız akşam yemeğiydi.
Pizzacılar çok akıllı,insanoğlunu en zayıf noktasından vuruyorlar,açgözlülük.Nasıl mı?İlk başta çok yüksek fiyat koyuyorlar ürünlerine,pizza çok özel birşeymiş gibi lanse edilmiş oluyor böylece,bana sorsanız kıymalı-kaşarlı pide çok daha lezzetli,doyurucu ve hesaplı derim ama herkes ben değil ne yazık ki.Ondan sonra "Yiyebildiğin Kadar Ye","Açık Büfe" gibi davetkar kampanyalara başlıyorlar.Görür görmez insan "Aaa hemen gidelim" diye geçiriyor aklından.Ama gidince,işte o zaman gerçek kazığı yiyorsunuz.
Bu kampanyalarda şöyle birşey de var.Kimliğiniz herkese ifşa ediliyor.Gerek gidip açık büfeden "self servis" yaparken gerekse "Gel,al,siktir git beleşçi ibne" gibi diğer kampanyalarla,bedava ya da yüzde elli indirimli ikinci pizzanızı alıp uzaklaşırken dükkandan.Eğer bunları takmayacak kadar umursamaz ya da takamayacak bir bütçeye sahip iseniz -kısaca öğrenci- düşüyorsunuz tuzağa.Adam gibi yemek yiyememekle kalmayıp,kendinizi aşağılık biri gibi hissediyorsunuz.
İlk başta normalde karnını doyuracağınız fiyatın 2 katını verip sınırsız pizza yeme hakkına sahip oluyorsunuz.Burada iki ana etken var zevkiniz içine eden.Fiziksel olanı susuzluk.Zaten 9,90 bayıldık bir de kolaya para vermeyeyim diyor insan,hadi para verdin bir çay bardağında yarısı buzlu asiti kaçmış kolaya 3,25 lira vermek insana çok koyuyor.Gece kafa yastıkla buluştuğunda "Allahım ben ne yaptım!!!" demek işten değil.
Hadi bu yine halledilebilecek bir sorun,şahsen ben tuvaletten su içerek atlattım,ama diğeri,ah o diğeri yok mu sevgili okurlar,asıl odur tüm tadınızı kaçıran.Yiyebildiğin kadar ye sloganıyla gaza gelip kusana kadar yemeye çalışmak,midenize eziyet çektirmek,iştahınızı bastırdıktan sonra bitmek tükenmek bilmeyen maymun iştahıyla uğraşmak,Darwin haklı mıymış acaba diye düşünmek.Hiç bitmeyecek bir işkence bu,gerek az gerek çok yiyin,her halükarda pişman olakacaksınız.Fiziksel doyuma ulaşsanız bile zihinsel doyum her zaman uzakta olacak,ne kadar koşarsanız koşun aynı uzaklıkta görünmeye devam edecek,çünkü oraya varmak imkansız.O başarısızlık duygusu altında ezileceksiniz.
Kalkarken ne mi oluyordu?Susuzluktan dilim damağım kurumuş,bütün sindirim sistemin Yaradan'a isyan ederken,arkadaşım çıkıp "Keşke daha fazla yeseydik" diyordu,yetmezmiş gibi çeşitli plan programlarla bunun yapılabileceğini söyleyip bir sonraki sefer için de çeşitli sinyaller vererek.Geçtim pideyi,Burger King veya McDonalds -ikisiyle işim olmaz normalde- gibi yerlere bile razıydım diyordum kendi kendime,hiç olmazsa adam akıllı yerdim yemeğimi,pişmanlık ve hazımsızlık çekmezdim.
Arkadaşım böyle düşünmemesine rağmen o da mutlu değildi.Adamın amacı karnını doyurmak değil ki,ya da ağzını tatlandırmak.Direkt midesine bir hortum ile verilse pizzalar ancak o zaman doyuma ulaşacak,yiyebildiğim kadar yedim diyecek,her pizzacıya gittiğinde "Ben 20 dilim yemiştim" diyecek masadaki herkesten üstün olduğunu gösterecek,ama onların önünde 6 dilimde takıldığında ise "Gelmeden çok yemiştim ya ondan böyle oldu" gibi kaçamak bahanelere sığınacak.
İşte böyle bir bataktır bu sevgili okurlarım,sonuçta kaybeden her zaman sizler,bizler olacağız.Bazılarınız -hatta çoğunuz- "Ulan alt tarafı yemek be,amma konuştun" diyordur şu anda eminim.Sadece yemek değil sevgili okurlar,sadece yemek değil...
Birkaç hafta önce şehirdışından bir arkadaşım geldi.İlkokulda aynı sınıftaydık,yaklaşık 10 yıldır tanırım kendisini.Yine ilkokuldan arkadaşım olan 3. şahıs,kendisi şu an Boğaziçi'nde okumakta, toplandık,gezelim dedik.3. arkadaş bize okulunu gösterdi,kampüste gezdik ve o soruyu sordu: "Aç olan var mı?"Öyle bir sordu ki bu sabah bir at yedim desem bile gidecektik yemek yemeye,suratından belliydi.Evet birşeyler yiyelim dedi şehirdışından gelen arkadaşım."Hadi Akmerkez'e gidelim o zaman,buraya yakın,yürüyerek 15-20 dakika"
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm,ben ve Akmerkez!Kendi irademle sikseler girmeyeceğim,tiksindiğim, kapladığı yerin milyonda biri kadar bile işe yaramayan bir gereksizlik silsilesi.Hadi adam şehirdışından gelmiş diye fazla sesimi çıkarmadım.
Akmerkez'e doğru yaklaştıkça nerede yemek yesek diye beyin fırtınası yapmaya başladılar.Ben ise zerre sikimde değil modunda görünmeye çalışıyordum,ama öyle değildi.Sikimden taşşağıma kadar nolur pizzacı olmasın diye haykırıyordum,feryadımı sadece böbreklerim duyabiliyordu.Ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Ve korktuğum başıma geldi,Boğaziçili arkadaş hadi yiyebildiğimiz kadar pizza yiyelim dedi.Bunun ne anlama geldiğini biliyordum.Tatsız,tutsuz,hiçbir şekilde tatmin olmayacağım iğrenç ötesi bir beslenme şekliydi bu.Sürekli daha fazla yemeyelim diyerek kendimi zorlayacaktım,eğer insan kadar yersem kendimi kötü hissedecektim,eğer hayvan gibi yersem o gece en az bir saatim tuvalette geçecekti.
Akmerkez'e girdik,o mağazalara,alışveriş yapan insanlara paso küfrettim.Bir insan niye buraya gelir diye düşündüm kendi kendime,aynaya baktım ve cevabı gördüm,toplum beni buraya getirtmişti.Arkadaşlarım için gelmiştim ama onlar gayet mutlu duruyordu,çektiğim çilenin farkında bile değillerdi.Üst kata çıktık dakika bir gol bir.Boğaziçili arkadaşım "Abi daha geçen hafta geldim 8,50 liraydı şimdi 9,90 olmuş" direkt daldım "Ya siktir edin beyler başka yerde yiyelim" dedim.Ama bu önerimin kaale alındığını söylemek güç.Masaya oturdular.3 tane açık büfe dedi arkadaş,garsonun parmağıyla gösterek "Oradan alabilirsiniz yemeğinizi" dedi.Herkes bize bakıyordu.Kız arkadaşıyla gelen erkekler "Ulan ben 30-40 milyon veriyorum beleşçiler 9,90'a kurtuluyor" diyorlardı içlerinden.Kızlar ise "Iyyy açık büfe ne kadar havalı olmaktan uzak" der gibi bakıyordu bizlere.Ama benim umrumda olan onlar değildi,geçireceğim tatsız akşam yemeğiydi.
Pizzacılar çok akıllı,insanoğlunu en zayıf noktasından vuruyorlar,açgözlülük.Nasıl mı?İlk başta çok yüksek fiyat koyuyorlar ürünlerine,pizza çok özel birşeymiş gibi lanse edilmiş oluyor böylece,bana sorsanız kıymalı-kaşarlı pide çok daha lezzetli,doyurucu ve hesaplı derim ama herkes ben değil ne yazık ki.Ondan sonra "Yiyebildiğin Kadar Ye","Açık Büfe" gibi davetkar kampanyalara başlıyorlar.Görür görmez insan "Aaa hemen gidelim" diye geçiriyor aklından.Ama gidince,işte o zaman gerçek kazığı yiyorsunuz.
Bu kampanyalarda şöyle birşey de var.Kimliğiniz herkese ifşa ediliyor.Gerek gidip açık büfeden "self servis" yaparken gerekse "Gel,al,siktir git beleşçi ibne" gibi diğer kampanyalarla,bedava ya da yüzde elli indirimli ikinci pizzanızı alıp uzaklaşırken dükkandan.Eğer bunları takmayacak kadar umursamaz ya da takamayacak bir bütçeye sahip iseniz -kısaca öğrenci- düşüyorsunuz tuzağa.Adam gibi yemek yiyememekle kalmayıp,kendinizi aşağılık biri gibi hissediyorsunuz.
İlk başta normalde karnını doyuracağınız fiyatın 2 katını verip sınırsız pizza yeme hakkına sahip oluyorsunuz.Burada iki ana etken var zevkiniz içine eden.Fiziksel olanı susuzluk.Zaten 9,90 bayıldık bir de kolaya para vermeyeyim diyor insan,hadi para verdin bir çay bardağında yarısı buzlu asiti kaçmış kolaya 3,25 lira vermek insana çok koyuyor.Gece kafa yastıkla buluştuğunda "Allahım ben ne yaptım!!!" demek işten değil.
Hadi bu yine halledilebilecek bir sorun,şahsen ben tuvaletten su içerek atlattım,ama diğeri,ah o diğeri yok mu sevgili okurlar,asıl odur tüm tadınızı kaçıran.Yiyebildiğin kadar ye sloganıyla gaza gelip kusana kadar yemeye çalışmak,midenize eziyet çektirmek,iştahınızı bastırdıktan sonra bitmek tükenmek bilmeyen maymun iştahıyla uğraşmak,Darwin haklı mıymış acaba diye düşünmek.Hiç bitmeyecek bir işkence bu,gerek az gerek çok yiyin,her halükarda pişman olakacaksınız.Fiziksel doyuma ulaşsanız bile zihinsel doyum her zaman uzakta olacak,ne kadar koşarsanız koşun aynı uzaklıkta görünmeye devam edecek,çünkü oraya varmak imkansız.O başarısızlık duygusu altında ezileceksiniz.
Kalkarken ne mi oluyordu?Susuzluktan dilim damağım kurumuş,bütün sindirim sistemin Yaradan'a isyan ederken,arkadaşım çıkıp "Keşke daha fazla yeseydik" diyordu,yetmezmiş gibi çeşitli plan programlarla bunun yapılabileceğini söyleyip bir sonraki sefer için de çeşitli sinyaller vererek.Geçtim pideyi,Burger King veya McDonalds -ikisiyle işim olmaz normalde- gibi yerlere bile razıydım diyordum kendi kendime,hiç olmazsa adam akıllı yerdim yemeğimi,pişmanlık ve hazımsızlık çekmezdim.
Arkadaşım böyle düşünmemesine rağmen o da mutlu değildi.Adamın amacı karnını doyurmak değil ki,ya da ağzını tatlandırmak.Direkt midesine bir hortum ile verilse pizzalar ancak o zaman doyuma ulaşacak,yiyebildiğim kadar yedim diyecek,her pizzacıya gittiğinde "Ben 20 dilim yemiştim" diyecek masadaki herkesten üstün olduğunu gösterecek,ama onların önünde 6 dilimde takıldığında ise "Gelmeden çok yemiştim ya ondan böyle oldu" gibi kaçamak bahanelere sığınacak.
İşte böyle bir bataktır bu sevgili okurlarım,sonuçta kaybeden her zaman sizler,bizler olacağız.Bazılarınız -hatta çoğunuz- "Ulan alt tarafı yemek be,amma konuştun" diyordur şu anda eminim.Sadece yemek değil sevgili okurlar,sadece yemek değil...
10 Kasım 2007 Cumartesi
Siftah
Selam sevgili okurlar! -çoğul eki gereksiz oldu,bu yazıyı birden fazla kişinin okuyacağını sanmıyorum-,-saygıdan dolayı -lar ekini kullandım diyerek kıvırayım en iyisi-Eminim çoğunuz şu an şöyle diyordur "Pfff kim okuyacak şimdi iki saat bunu,daha Facebook'tan pokelediğim kızlara mesaj atmam lazım,bir göz gezdirip 10 numara diyeyim bari"Böyle düşünen boşuna okumasın gitsin pokelesin,digilesin ne bok yerse yesin.
Hadi diyelim ıssız bir adaya düştünüz;elinizde laptop,kablosuz adsl modem ve Posta var.Haydar Dümen'i okuduktan sonra sıkıldınız,zira Posta'da okuyacak başka birşey yok,bulmaca eki de kaybolmuş.Youtube
çok kasıyor, MSN'e giremiyorsunuz,terbiyesiz.net de kapalı ve bu siteyi gördünüz.İşte o adama yazıyorum bu yazıyı...
Beni tanıyan bilir nasıl biri olduğumu,hatta yazıya başlar başlamaz "Tipik Bengisu" der,"Acaba nerede küfür edecek" diye beklemeye başlar;yanında kız arkadaşı ya da aile bireyi varsa sayfayı açmaz bile, sadece "Abi işim var sonra okuyayım" der.
Adadaki kardeşim için yazı tarzımdan bahsedeyim biraz.Bugüne kadar birkaç yazı yazdım,hepsi de birşeye sinirlendikten sonra kağıda kin kusma şeklinde oldu,nefretin Word'de hayat bulmuş haliydi ama şu sıralar o tarzda yazmayacağım zira liseden mezun oldum,kolay kolay dellenmiyorum artık.Fakat bu demek değil ki bakış açım annesi tecavüze uğradıktan sonra hiç olmazsa kardeşim olacak diye sevinen Polyanna gibi olacak.Başlıktan da belli olduğu gibi amacım birtakım şeylerin içimde kalmaması.Kimse okumasa bile dışarıya atmak onları.
Traşı kesip ilk şikayetime balıklama dalmak istiyorum.Diyelim ki bu yazı Uykusuz ya da Fermuar'da yayınlanıyor.Bu aleme yeni adım atmış bir yazar olarak ilk iş,Google'da Maksat İçimde Kalmasın diye aramalar yapmak,sözlüklere girip hakkımda ne yazılmış onlara bakmak olur.Ve adım gibi eminim ki yorumların büyük çoğunluğu şu şekilde olacaktır:
Her türlü eleştiriye açığım ama "sokak ağzıyla yazma"yı kötü birşey olarak gösteren birini gördüm mü beynime kan gidiyor sevgili okurlar!İlla latince kelimeler mi kullanmak zorundayım,ya da derdimi anlatmak için alakasız sembollerle kasıntı cümleler kurmak.Birşeyi açıklığa kavuşturayım;ben şiir değil düz yazı yazarım;öyle anlamak için çabalamanız,çocukluğuma inmeniz,otuz kez okumanız gerekmez.İlk okuyuşta alırsınız mesajı;"Joseph patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi,içindeki negatif enerjiyi atması gerekiyordu,deşarj olmazsa bir akrep gibi kendi kendini öldürecekti" demem "Yusuf osurdu" derim.Ben Melissa P değil Şahin K'yım;Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi'ni okumam,Eteği Kaldır Göte Daldır'ı izlerim.
Asıl başarı benim için sokaktaki simitçinin bile anlayacağı tarzda yazarak derdimi dile getirmektir.Yoksa anlamını çoğu kişinin bilmediği -hatta kendi uydurduğum- kelimelerle "Adam neopurtinist yazarak ne demek istemiş anlamadım ama başında neo ve sonunda ist kullandıysa vardır bir bildiği" tarzında düşüncülere mahal vermek hem yalancılıktır hem de korkaklıktır.Ama ne yazık ki ülkemizde bu çok bir bok sanılıyor,böyle amdan götten kelimeler kullanmazsanız boş adam oluyorsunuz, anlamını bilmezseniz de "Ayyy sen neopurtinist ne bilmiyor musun,bir daha bizimle konuşmaaaa!!!" şeklinde tepkilere maruz kalıyorsunuz.
Tipik bir "Sanat sanat için midir yoksa halk için mi" sorunsalı aslında bu.Sırf hava atmak için sanatı kullanan zavallıların bulduğu bir zırvadır "Sanat sanat içindir" saçmalığı.Kendi yeteneksizliklerini,toplumdan kopmuşluklarını telafi etmek adına uydurulmuş koca bir yalan;ya da "Ben diğerlerinden daha üstünüm,onların anlamadığı şeyleri anlıyorum,süperim,müthişim,kız olsam kendime verirdim" diyerek kendi kendini tatmin etmek,bir nevi beyin otuzbiri.
Küfür kullanımı da apayrı bir dava.Şimdi ben burada şanssızlığımı anlatmak için "Başım bitten,götüm sikten kurtulmuyor" desem ahlaksız olurum,banal olurum,tu olurum,kaka olurum.Ama bir Quentin Tarantino filminde geçen her türlü küfür ve şiddet ögesi sanat eseridir,aşmıştır;çünkü Tarantino'nun adı çıkmıştır;eğer ben Tarantino filmlerinden hoşlanmıyorum diyorsanız sinemadan anlamıyorsunuz demektir.Bu tam bir iki yüzlülüktür sayın okurlar,önyargılarıyla yaşayan,her hareketinden önce çevremdekiler ne düşünür diye aklından geçirenlerin kitabını oluşturur bu tarz davranışlar.
İşte gençliğimiz böyle vahim bir durumdadır dostlar,kimisi eğitimsizlikten sadece ıslık çalarak iletişim kurabiliyor,kimisi de aldığı eğitimden dolayı oluşan göt kalkması ile kendini toplumdan soyutluyor,diğerlerini ezmek,kendini üstün göstermek için elinden ne gelirse ardına koymuyor.Yukarı tükürsem bıyık aşağısı sakal hesabı boktan bir durumdayız kısacası.
Aslında bu konuyla bağlantılı olarak "Eğitim nedir",Popüler kültürün piçleri" ya da "Neopurtinizm" gibi başka konulara da dalabilirdim ama onları başka yazılara saklayayım.Umarım sizi sıkmamışımdır sevgili okurlar,zira sıktıysam buraya kadar okumamışsınızdır ve gereksiz yere özür dilemiş olurum.Tıpkı birinin ev telefonunu arayıp "Evde misin" diye sormak gibi anlamsız bir davranış olur bu.Hatta oldu bile.Neyse fazla özür göz çıkarmaz diyerek sizlere veda ediyor ve buraya kadar katlandığınız için teşekkür ediyorum.
Hadi diyelim ıssız bir adaya düştünüz;elinizde laptop,kablosuz adsl modem ve Posta var.Haydar Dümen'i okuduktan sonra sıkıldınız,zira Posta'da okuyacak başka birşey yok,bulmaca eki de kaybolmuş.Youtube
çok kasıyor, MSN'e giremiyorsunuz,terbiyesiz.net de kapalı ve bu siteyi gördünüz.İşte o adama yazıyorum bu yazıyı...
Beni tanıyan bilir nasıl biri olduğumu,hatta yazıya başlar başlamaz "Tipik Bengisu" der,"Acaba nerede küfür edecek" diye beklemeye başlar;yanında kız arkadaşı ya da aile bireyi varsa sayfayı açmaz bile, sadece "Abi işim var sonra okuyayım" der.
Adadaki kardeşim için yazı tarzımdan bahsedeyim biraz.Bugüne kadar birkaç yazı yazdım,hepsi de birşeye sinirlendikten sonra kağıda kin kusma şeklinde oldu,nefretin Word'de hayat bulmuş haliydi ama şu sıralar o tarzda yazmayacağım zira liseden mezun oldum,kolay kolay dellenmiyorum artık.Fakat bu demek değil ki bakış açım annesi tecavüze uğradıktan sonra hiç olmazsa kardeşim olacak diye sevinen Polyanna gibi olacak.Başlıktan da belli olduğu gibi amacım birtakım şeylerin içimde kalmaması.Kimse okumasa bile dışarıya atmak onları.
Traşı kesip ilk şikayetime balıklama dalmak istiyorum.Diyelim ki bu yazı Uykusuz ya da Fermuar'da yayınlanıyor.Bu aleme yeni adım atmış bir yazar olarak ilk iş,Google'da Maksat İçimde Kalmasın diye aramalar yapmak,sözlüklere girip hakkımda ne yazılmış onlara bakmak olur.Ve adım gibi eminim ki yorumların büyük çoğunluğu şu şekilde olacaktır:
- Sokak ağzıyla yazan,hatta küfür bile eden,yeteneksiz,0-6 yaş grubuna mensup olduğunu düşündüğüm ve Uykusuz -ya da Fermuar- gibi bir dergide nasıl yazdığını anlayamadığım yazar bozuntusu
- Her sabah "siiimmmeeeeeettttçiiiiiiieeeeyyyy" diye beni uyandıran çocuk bile daha dolu yazar bu hede hödöden
- Büyük ihtimalle kızlardan çok büyük bir vurgun yemiş,süperegosunu tatmin etmeye çalışan ama ne kadar loser biri olduğunu cümle aleme gösteren yaşam formu,kendisi için değil de annesi babası için üzülüyorum
- (bkz.düz adam)
Her türlü eleştiriye açığım ama "sokak ağzıyla yazma"yı kötü birşey olarak gösteren birini gördüm mü beynime kan gidiyor sevgili okurlar!İlla latince kelimeler mi kullanmak zorundayım,ya da derdimi anlatmak için alakasız sembollerle kasıntı cümleler kurmak.Birşeyi açıklığa kavuşturayım;ben şiir değil düz yazı yazarım;öyle anlamak için çabalamanız,çocukluğuma inmeniz,otuz kez okumanız gerekmez.İlk okuyuşta alırsınız mesajı;"Joseph patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi,içindeki negatif enerjiyi atması gerekiyordu,deşarj olmazsa bir akrep gibi kendi kendini öldürecekti" demem "Yusuf osurdu" derim.Ben Melissa P değil Şahin K'yım;Yatmadan Önce Yüz Fırça Darbesi'ni okumam,Eteği Kaldır Göte Daldır'ı izlerim.
Asıl başarı benim için sokaktaki simitçinin bile anlayacağı tarzda yazarak derdimi dile getirmektir.Yoksa anlamını çoğu kişinin bilmediği -hatta kendi uydurduğum- kelimelerle "Adam neopurtinist yazarak ne demek istemiş anlamadım ama başında neo ve sonunda ist kullandıysa vardır bir bildiği" tarzında düşüncülere mahal vermek hem yalancılıktır hem de korkaklıktır.Ama ne yazık ki ülkemizde bu çok bir bok sanılıyor,böyle amdan götten kelimeler kullanmazsanız boş adam oluyorsunuz, anlamını bilmezseniz de "Ayyy sen neopurtinist ne bilmiyor musun,bir daha bizimle konuşmaaaa!!!" şeklinde tepkilere maruz kalıyorsunuz.
Tipik bir "Sanat sanat için midir yoksa halk için mi" sorunsalı aslında bu.Sırf hava atmak için sanatı kullanan zavallıların bulduğu bir zırvadır "Sanat sanat içindir" saçmalığı.Kendi yeteneksizliklerini,toplumdan kopmuşluklarını telafi etmek adına uydurulmuş koca bir yalan;ya da "Ben diğerlerinden daha üstünüm,onların anlamadığı şeyleri anlıyorum,süperim,müthişim,kız olsam kendime verirdim" diyerek kendi kendini tatmin etmek,bir nevi beyin otuzbiri.
Küfür kullanımı da apayrı bir dava.Şimdi ben burada şanssızlığımı anlatmak için "Başım bitten,götüm sikten kurtulmuyor" desem ahlaksız olurum,banal olurum,tu olurum,kaka olurum.Ama bir Quentin Tarantino filminde geçen her türlü küfür ve şiddet ögesi sanat eseridir,aşmıştır;çünkü Tarantino'nun adı çıkmıştır;eğer ben Tarantino filmlerinden hoşlanmıyorum diyorsanız sinemadan anlamıyorsunuz demektir.Bu tam bir iki yüzlülüktür sayın okurlar,önyargılarıyla yaşayan,her hareketinden önce çevremdekiler ne düşünür diye aklından geçirenlerin kitabını oluşturur bu tarz davranışlar.
İşte gençliğimiz böyle vahim bir durumdadır dostlar,kimisi eğitimsizlikten sadece ıslık çalarak iletişim kurabiliyor,kimisi de aldığı eğitimden dolayı oluşan göt kalkması ile kendini toplumdan soyutluyor,diğerlerini ezmek,kendini üstün göstermek için elinden ne gelirse ardına koymuyor.Yukarı tükürsem bıyık aşağısı sakal hesabı boktan bir durumdayız kısacası.
Aslında bu konuyla bağlantılı olarak "Eğitim nedir",Popüler kültürün piçleri" ya da "Neopurtinizm" gibi başka konulara da dalabilirdim ama onları başka yazılara saklayayım.Umarım sizi sıkmamışımdır sevgili okurlar,zira sıktıysam buraya kadar okumamışsınızdır ve gereksiz yere özür dilemiş olurum.Tıpkı birinin ev telefonunu arayıp "Evde misin" diye sormak gibi anlamsız bir davranış olur bu.Hatta oldu bile.Neyse fazla özür göz çıkarmaz diyerek sizlere veda ediyor ve buraya kadar katlandığınız için teşekkür ediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
