19 Ekim 2009 Pazartesi
Herşey Ankara İçin
Bunun yegane sebebi onbir ayın sultanı Ramazan'da olmamızdı. Evet, kimisi Allah rızası, kimisi mahalle baskısı, kimisiyse göt korkusundan orucunu tutuyor ve evine iftar için sıcak pide götürmek amacıyla fırınların önünde kuyruk oluşturuyordu. Bu insanların çoğu pidesini birkaç saat önceden alabilir, pide hariç bir unlu mamulu pekala tüketebilir, ya da hiç sıraya girmeden soğuk pidesini alıp evine gidebilirdi zira fırında her daim soğuk pide bulunuyor ama ben ve benim gibi maceraperestler sıcak pide uğruna minimum 30 dakika sıra bekliyordu. Diğerlerini bilemem ama ben pideye bayılırım, keşke oniki ay pide çıksa, hep pide yerim. Ama sıcaklığı pek de umrumda değildir. Eğer acelem varsa gider soğuk pidemi alır, afiyetle yer, zerre de üzülmem. "O zaman ne sikime derman sıraya giriyorsun yarrrram" dediğinizi duyar gibiyim içten içe bir Münir Özkul kadar sevimli fakat özgür düşünce platformunu bulunca iki lafından biri küfür olan bastırılmış duyguların insanı sevgili okurlarım ve hemen sorunuzu cevaplıyorum.
Malumuzun ramazan ayında geçiyor hikayemiz ve ben niyetliyim. Bu yıl Ağustos ayına denk geldiği için adama koyuyor oruç ister istemez. Sıcaklık, uzun gün süresinin üstüne kafa meşgul edecek iş güç olmaması iyice zorluyor bünyeyi. En zoru da psikolojik dayanıklılığın iyice azaldığı iftar öncesi oluyor. Artık aç karın, susuz vücut değil yaşlı bir kadın gibi yavaş ilerleyen saatler oluyor baş düşmanınız. Sürekli başka şeyler düşünmeye çalışsam da dağıtamıyordum bir türlü kafamı, beynimde yankılanan seslerle boğuşuyordum düşünce alemimde. Beynimde yankılanan ses "Bu gece barda gönlüm hovarda" melodisi eşliğinde "Cami imamı/Ebenin amı/Okusana hadi ezanı/Lalalalaylalalay" dediği için ben de sıcak pide sırasına atıyordum kendimi. Böylece din adamlarına, eksen eğikliğine ve dünyanın kendi etrafındaki hareketine değil de Geçit Ekmek yönetimi ve çalışanlarına söverek öbür dünyada daha az bronzlaşmayı umuyordum.
Yine aynı sıraya girip sıcak pidemi almış, evimin yolunu tutmuş ve orucumu açmıştım. O ana kadar herşey normaldi. Ta ki ananem o soruyu sorana kadar, "Namaza gidecek misin bugün". Pidemin en sevdiğim bölümü olan kenarı boğazımda düğümlendi bir an. Hayır dedim. Evladım bugün git dedi. Neden anane dedim, nesi var bugünün. Kadir gecesi dedi. Az önce yuttuğum pide kenarı midemde düğümlendi bu sefer.
Kadir gecesi öyle mübarek bir gecedir ki herkesin içindeki küçük mümin ortaya çıkar. Müslümanlar camileri doldurduğu gibi bazı ateist, deist ya da ikisinden biriymiş ayağına yatıp karı-kız düşürmeye çalışan dallamalar bile ibadet ederler. Bunun sebebi günün anlam ve öneminden ziyade dinimizce Kadir Gecesi'nin bin geceden daha hayırlı olması, yani o gün yapılan ibadetlerde bol bol bonus kazanılmasıdır.
Evet, görev çağırıyordu. O gece namaza gidecektim, kaçışı yok. Yemekten sonra abdest almak için tuvalete girdim. Tam musluğu açarken kafama bir şey takıldı, önce ağıza mı su alıyorduk yoksa buruna mı? İşi sağlama almak için yüksek bilgi mecrası internete danışmaya karar verdim. Google'a girip "Nasıl abdest alınır bedava video izle" diye arama yaptım. Oldukça ufak bir oğlan çocuğunun model olarak kullanıldığı bir video sayesinde doğru sırayı öğrendim. Abdest almadan önce birkaç ibretlik video -yılan bebek falan filan- izleyerek imanımı sağlamlaştırdım. Lavaboya attım kendimi, üç ağzımdan su aldım, üç burnumdan -okuru sıkmamak adına buraları makaslıyorum- ve sıra kafamın dörtte birini mesh etmeye geldi. Tam kafamı mesh edecekken mesh sözcüğünün ne kadar klas bir kelime olduğunu fark ettim. Bunun üzerine kafamın dörtte birini değil tamamını mesh ettim, kesmedi. Yüzümü mesh ettim, koltuk altlarımı, kollarımı, dizlerimi derken şimdi burada sizlerle paylaşamayacağım bir bölgemi şevkle mesh ederken gusül abdesti almamı gerektirecek talihsiz bir olay yaşandı. Zamanım kısıtlı olduğu için yıldırım hızıyla duşumu alıp abdestimi tamamladım, overlok maceramdan hiçbir ders çıkarmadığımı anladım ve caminin yolunu tuttum.
Erkenden evden çıkmama rağmen ancak ayakkabılık arkasında bir yer bulabildim. İmamı görmeye pek meraklı olmadığım için üzülmedim ama yoğun ayak kokusu biraz moralimi bozdu. Cami imamı Kadir gecesi, imanın şartları ve camimizin yenilenmesi gereken ışıklarından bahsederken bense Yaradan'la hesaplaşıyordum. Hayır, cenabet değildim. Herkes camiyi tıka basa doldurmuştu, saflar gemici düğümü gibi sıktı, daha namaza başlamadan milletin orasına burasına değiyordum. Hayır, fordçu da değildim. Benim ne işim var burada diye düşündüm. Hayır, ateist, deist ya da ikisinden biriymiş ayağına yatıp karı-kız kaldırmaya çalışan dallama hiç değildim. Yalnızca, namaz kılmayı bilmiyordum. Her yıl benzer travmalar geçiriyor, "Bu sefer öğreneceğim lan" diyerek camiden eve emin adımlarla dönüyor ama bugün yarın diye diye başka bir namazı daha buluyordum. Ufaklıkken anlayışla karşılıyordu herkes, hatta çoğu kişiye sevimli bile geliyordu. Ben ise masumiyet çağını kapatalı uzun zaman olmuştu. Sanki herkes beni yargılıyordu bakışlarıyla, taşıdığım korkunç sırrı hepsi gazetelerden, ana haber bültenlerinden takip ediyordu. Gözlerimi kaçırıyordum cemaattekilerden. Raflara dizilmiş kösele ayakkabılar bile "cık cık cık" diyor gibi geliyordu bana. Biraz rahatlamak için cemaatteki ufak çocukları gözlemlemeye karar verdim. Keza onlar biliyordu çektiğim çileyi, aynı korkunun esiriydik. 10 metre sağımdaki çocuk topluluğuna bir göz attım kendimi aklamak amacıyla. Zaten ben büyüklerin arasında kendimi misafir gibi hissediyordum. Çocuk ruhlu bir delikanlıydım ben, mağara adamı kılıklı bir Sezercik. Suratlarındaki ifadeyi seçemiyordum kalabalıktan dolayı. Birdirbir oynar gibi cemaattekilerin sırtlarından zıplayarak çocuk topluluğunun yanına geçtim. Fakat gözlerinde korkuyu ararken gülümseme, hatta kopuşla karşılaştım. Çocuklar kikiki kokoko gülüyordu. Sonra gördüm ki içlerinden bir tane çocuk, almış eline cep telefonunu, dizlerinin üzerine koymuş, bi şekilde internete bağlanıyor. Dedim vayarlısla kablonun olmadığı yerde internete nasıl bağlanıyorsun. Çocuk dedi ki "Vodafone". Peki bana bunu biraz açıklar mısınız dedim, nasıl oluyor. Dedi ki sadece bir modem vasıtasıyla internete girip işlerimi halledebiliyorum dedi. Kafama yattı, yani hoşuma gitti. Sonra baktım namaz başlamak üzere, içimdeki Tugay Kerimoğlu'nu susturup "Olm cami burası, kapatın şunu, Youtube zaten yasaklı site, çarpılacaksınız" diyerek beklentilerimi uzaktan yakından karşılamadıkları için korkuttum 3Götlekleri.
Namaz başladı. Gözüme namazında niyazında birini kestirip hareketlerini birebir taklit etmeye koyuldum. Adamın sadece sırtını görmeme rağmen yüzünden nur fışkırdığını, imanla, Allah sevgisiyle dolup taştığını hayal ediyordum. Camide namazı en kusuruz kılan oydu bana göre. Hareketleri az buçuk kaptıktan sonra dualara el attım. İlk rekat son birkaç kelimesi hariç bildiğim Sübhaneke, ortasını velveleye getirerek tamamladığım Fatiha ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde sözlüye kalkan her öğrencinin kalbinde kısalığıyla taht kurmuş Kevser surelerini okudum. Sonraki rekat biraz daha freestyle takılıp Türkçe dua etmeye başladım. Birkaç rekat sonra şükredecek, dileyecek şey kalmadı, sağdan soldan duyduğum mırıltıları taklit etmeye çalıştım. Selam verirken sağımdaki çocuklarla senkronize hareket ettiğimizi görmemle onların da beni takip ettiğini anladım. Foyamın ortaya çıkmaması için kendime başka bir hedef seçtim ve her iki rekatta bir hedef değiştirerek devam ettim namaza. Kolay değil, teravih namazı tam 33 rekat, baya sürüyor, benim de kafa dağılmaya başladı doğal olarak. Aklım bir sonraki gün oynanacak maçlara gitti. Finlandiya'da geçen yılın şampiyonu Inter Turku evinde küme düşmemeye oynayan KuPS Kuopio'yu ağırlayacaktı. Her Türk bahissever gibi benim de isminden dolayı Inter Turku'ya karşı sempatim vardı. Yüreğim banko 1 diyordu ama oran çok düşüktü, 1.10. Adamlar utanmasa banko maçlara 0.90 oran verip toplam oranı düşürtecekti. Nefret ediyordum İddaa'nın oranlarından. Halbuki eskiden ne güzel Bwin'den oynuyorduk cillop oranlarla. Değişik bahis türleri de vardı orada, boşluk doldurmayla, İddaa bayiye gitmeyle de uğraşmıyorduk. Ama sonra yasaklandı yabancı bahis siteleri. Diğer yasaklı siteler gibi DNS ayarıyla giriliyordu ama yasaktan dolayı Türk banka hesaplarını kabul etmedikleri için sadece oradaki oranlara bakıp kaderimize sövüyorduk. Zaten öğrenci adamız, 1 YTL'lik oynuyoruz, onla da çorba parası çıkartabilmek için fantastik kuponlar yapıyor, bir tane bile futbolcusunu bilmediğimiz takımlardan medet umuyorduk İddaa'nın merhametsiz oranları yüzünden. İki maçtan yatınca tutturmuş kadar seviniyorduk. Birşeyler yapmalıydım artık, daha nereye kadar gidecekti bu iş böyle? Bwin'in açılması için dua ettim, İddaa'nın daha insancıl oranlar vermesi için, Inter Turku'nın rahat bir galibiyet alması için. Kafama o haftaki fikstürü getirip para basmayı düşündüğüm tüm takımlara kondisyon, kolektif uyum, hakem şansı, taraftar desteği ve etkili hücum varyasyonları diledim. Rakip takımlara ise sakatlık, kırmızı kart, ceza sahasına yakın bölgelerde pas hatası, direkten top dönme, kalecinin kovalaşması gibi "bad"dualar okudum.
İyice kaptırmışım kendimi, bir baktım namaz bitmiş, cami boşalmış, ben hala dua ediyordum. İmam ise beni uzaktan izliyordu. Pek sık gelmesem de diğer camilerdeki gibi bu camide de iyi imam-kötü imam dinamiğinin geçerli olduğunu varsaydım. O ana kadar beni tekmelemediği için iyi imam olduğuna kanaat getirdim. Namazımı bitirip kalktım ayağa, imam yanımda bitti. Sağ eliyle tuttu omzundan, bana hadisler, ayetler okumaya başladı. Çok duygulanmıştı imam, herkesin namazı bir görev gibi görmesi, mesai biter bitmez tüymesi onu oldukça üzüyordu belli ki. Beni de dışarıdan bakınca bir gönül müslümanı zannetmiş ve içindeki coşkuyu paylaşmaya karar vermişti. Kötü imam tarafından falakaya yatırılsam acıtmazdı bu kadar. Napacağımı bilemiyordum, iyi imamın gözleri mutluluktan yaşlanırken ben "Evet abi, haklısın abi, zaten önemli olan niyet" demekle yetiniyordum. Yaman bir çelişkinin tam ortasındaydım. Yanımda böylesine hoş bir insan varken benim kafamda hala soru işaretleri cirit atıyordu. Acaba inancımı mı kaybetmiştim? Kendi kendimi sorgulamaya başladım. Aklımın, gönlümün, ruhumun sesine kulak verdim ve şuna kanaat getirdim. Aslında inancımı kaybetmemiştim. Hala emindim inandıklarımdan, sadece biraz kafam karışmıştı. O, hala kalbimin içinde bir hamur gibi duruyordu. İhtiyacım olan onu şekillendirecek usta ellerdi. Norveçli balıkçıklarınki gibi pürüzsüz olmalarına da gerek yoktu, ne yaptıkları bilmeleri kafiydi. Hakikata ulaşmama yardım edebilirdi iyi imam, nefes almak için yürek okşayan sözlerine ara verdiği bir anı fırsat belleyip lafa girdim. "Hocam" dedim "Var şu mümin kardeşinin bir derdi, umarım bulabilirsin çaresini". O içten sesiyle dinliyorum evladım dedi. İlk başta ağzımı açtım ama ses çıkmadı. Belki de hayatımı kökten etkileyecek bir konuşmaya başlamadan önce olağan şeylerdi bunlar. İmamın şefkat dolu gözlerine bakınca güç geldi dilime. "Şimdi hocam" dedim, "Inter Turku - KuPS Kuopio maçına 1 oynamayı düşünüyorum ama oranı çok düşük, sizce üst biter mi". Hoca gözlerimin içinde baktı, omzumu bıraktı, derin bir iç çekti, az sonra döneceğini söyleyip yanımdan uzaklaştı. Adama çok ayıp etmiştim, kim bilir belki de hüngür hüngür ağlıyordu şu anda. Şimdi kaçıp gitsem hiç olmayacaktı, hak ettiğim fırçayı yemek için beklediğim olduğum yerde. Elinde kızılcık sopasıyla dönmesini beklerken kağıtlarla geldi, hepsini yere serip incelemeye başladı. Sırtımda soğuk terler dinlenme tesisinde yıkanan otobüslerin camlarındaki gibi aşağı iniyordu. İmam belli bir süre düşünüp taşındıktan sonra açtı ağzını, yumdu gözünü: "Inter Turku evinde güçlü bir ekip ama son on iç saha maçının yedisi alt bitmiş. Eğer misafir takım gol bulursa maç üst olur, sistem kuponlarına konabilir"
Halka Sesleniş:
Sevgili Okurlar,
Bildiğiniz üzere siteye uzun süredir yazı eklemiyordum. Sizler de doğal olarak bu konudan şikayetçisiniz. İnanın ben de en az sizin kadar öyleyim. Özellikle son yazıma gelen iki yorum beni derinden etkiledi. İlki libido isimli okurumdan gelen bir veryansın idi. Senden özür diliyorum libido, biliyorum severek okuyorsun yazılarımı ve emin ol bundan sonra daha sık yazmak için elimden geleni yapacağım. Ve bir yorum daha geldi, ama ne yazık ki ona karşı aynı dileklerde bulunamayacağım. Adsız olduğu kadar da terbiyesiz arkadaşım, ben bu blogta hiçbir okuruma laf söyletmem. Yok bir elin parmağı kadarlarmış, yok MİK okumayı bırakacaklarmış, kimsin sen cevap ver. Adam olsan oraya adını yazardın zaten, default isimlerin ardına sığınmazdın. Bak, bizi burada tüm dünya okuyor, terbiyeni takın yoksa ananın amını sikerim.
Sadece o ikisi de değil, yazılarımı takip eden neredeyse herkesten benzer tepkiler aldım son bir ayda. Hatta sağda solda "Zaten götü büyüktü, şimdi de parmak büyütüyor" dendiğini bile duydum. Şu blogu az buçuk takip edenler kimseden gizlim saklım olmadığını, tüm kirli çamaşırlarımı sanki OMO beyazlığını göstermek istercesine sergilediğimi bilir. Ve yine size karşı dürüst olacağım. Siteye eskisi kadar sık yazmamamın sebebi şu sıralar fazla gülememem. Gerek okuduğum kitaplar, yazılar, karikatürler olsun, gerek izlediğim diziler, filmler neredeyse hiç gülmüyorum. Sakın yanlış anlamayın, depresif ibne modunda değilim, gayet memnunum hayatımın gidişatından, sevdiklerimle sohbet ederken veyahut kalitesiz TV programı izlerken o iğrenç gülüşümle çevreme rahatsızlık vermeye devam ediyorum fakat önceden hazırlanmış şeylere pek gülemez oldum son birkaç aydır. Bu sorunu çözmek için dünyanın en güzel gülen insanının belediye başkanlığını yaptığı Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne başvurdum. Sağolsunlar çok yardımcı oldular, doğalgazlı evde oturmama rağmen birkaç torba kömür, yakında esrarengiz bir şekilde imara açılacak ormanlık bir arazi ve iki adet Ankaragücü kale arkası kombinesi vererek içinde bulunduğum sıkıntılı durumu atlatmamda büyük rol oynadılar. Şimdi İ. Melih Gökçek gibi bir bebek masumiyetiyle gülebiliyorum. Sitenin sağ alt tarafında kendisinin çıkması da hürmetimin bir göstergesidir. Sağlıcaklı kalın sevgili MİK okurları, Gökçek'e emanet olun!
Geyik bir yana dediğim gibi komik olma çabası güden şeylere pek gülemiyorum bir süredir ve sizlerin de yazılarımı okurken benzer duygular hissetmenizden korkuyordum açıkçası. Her yazıda üstüne koymaya çalışan ama ne kadar başarılı olduğu büyük bir muamma olan bendenizin istediği son şey herhangi bir yazımı bitse artık gari nidalarıyla okumanız ya da ortada bırakmanızdır. O yüzden bu sefer araya biraz süre koydum, farklı bir iş çıkartmaya çalıştım, yazıyı gereksiz detaylardan arındırdım ve o güzel yüzlerinizde küçük de olsa bir tebessüm bırakmaya çalıştım. Umarım amacıma ulaşmışımdır. Ve yeniden, Gökçek'e emanet olun.
12 Eylül 2009 Cumartesi
Ne Demek Alt Tarafı İki Dikiş!!!
Bohem yaşayacağım ayağına insanlıktan çıkmıştım, ufukta da edebi bir başarı görünmüyordu. En vahimiyse kağıtla karışık sıçmaktan basur olmamdı. Oturamıyordum bile. Ayakta yazmaya çalışıyordum bir boka benzemeyen yazılarımı. Aynanın karşına geçip uzun uzun kendime baktım. Bu muydu yani kendimi beş yıl önce gördüğüm yer? Duvara kağıt dayayıp küfür üzerinden ucuz mizah yapmaya çalışan bir zavallı. Aynaya yumruk atmaya yeltendim ama son anda elim kanar diye tırsıp vazgeçtim. Gittim yastığa saldırdım, sikip attım yastığı, paramparça ettim, tüm hıncımı ondan çıkardım.
Evdeki bütün tekstil ürünlerini tahrip ettikten sonra temiz kafayla düşündüm. Gittiğim yol, yol değildi. Bir değişime ihtiyacım vardı, yıllar yılı yazar olacağım diye kendimi şartlandırmıştım ama artık bakkala veresiye bile yazdıramaz hale gelmiştim. Kabullenmeliydim bazı gerçekleri. Aksi takdirde açlık ya da yoğun selülöz tüketimi sonucu mide spazmından genç yaşta gözlerimi bir daha açmamak üzere kapayacaktım.
Sabah ilk işim bakkala gidip normal insanlar gibi gazeteyle ekmek almak oldu. Önce karnımı doyurdum sonra gazetenin geri kalanıyla herhangi bir renk farkı olmamasına rağmen sarı sayfalar adı verilen bölümü açtım. Çok iş vardı ama hiçbiri benim aradığım fırsat değildi. Ben hayatımı değiştirecek, geçimimi sağlamasının yanı sıra sosyal avantajlar da sağlacak bir iş arıyordum ama ilandakiler "yemek artı yol"dan fazlasını vaat etmiyordu. Tek tek inceledim tüm ilanları, haklarında kendilerinden on kat uzun analizler yaptım. Kelime seçimlerinden işverenin karakter tahlillerini çıkardım. İçinde 31 geçen bütün telefon numaralarını aradım ama bir tane bile kendime uygun iş bulamadım. Tam ümidimi kesecekken ışıl ışıl parlayan o ilanı gördüm.
Eğer benim gibi kelimelerle haşır neşir olan, onlara dik dik bakıp “Ne ayaksın lan sen” diyebilen bir adamsanız anlarsınız şimdi söyleyeceklerimi. Bazı kelimeler vardır ki anlamları çok geniştir, sonuna üç nokta koydun mu olur hayat felsefesi. Bazı kelimeler vardır ki içeriği güzeldir ama kendisi çirkin, ya da tam tersi. Ve bazı kelimeler vardır ki, nasıl söylesem 90-60-90’dır onlar, ay yüzlüdür, candır, canandır. Sürekli söyleyesi, yazası, okuyası gelir insanın anlamını bilmese bile. İşte ben de öyle bir kelimeye vuruldum ilanları incelerken:
OVERLOKÇU ARANIYOR
Aman Allahım bu ne zerafet, bu ne efsun! Sayfalarca overlok yazasım geldi onu görür görmez. Elle, daktiloyla, bilgisayarla, kanımla hatta. Örnek cümlelerde kullanmak istedim. Akrostiş şiirler yazmaya yeltendim. Ama yapamadım sevgili okurlar, benim gibi odun bir yazarın ellerinde harcanmayacak asalette bir kelimeydi overlok. Ona hayran hayran baktım sadece, belki bir gün usta bir yazar olurum da hakkını vere vere kullanabilirim diye hayaller kurdum.
Ben overlokçu olmalıydım, yıllardır içinden çıkamadığım kimlik bunalımına ilaç gibi gelecekti bu meslek. İnsanlar beni Overlokçu Bengisu diye tanıyacaktı. İlkokul çağındaki bir öğrenci kendini yeterince ifade edecek kapasiteye sahip değildir. İşte bu yüzden okulun ilk günü öğretmenleri ebeveynlerinin mesleğini sorar, oradan bir sonuca gitmeye çalışır. Bizimkiler emekliydi, olabilecek en dandik meslek. Öğretmen olsalar hocalar bana kıyak geçerdi, babam imam olsa Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni keza. Serbest mesleğin bile kendine has bir albenisi vardı. Genelde ayakçılığa tekabul etse de serbest meslek her şey olabilirdi, düşününce Dünyayı Kurtaran Adam bile serbest meslek sahibiydi, o derece açıktı ucu. Ama emeklide yoktu o, sıkıcı bir hayat geçirmiş ve şimdi daha da sıkıcı bir hayata devam ediyorlar demekti yalnızca. Gençliğim emekli çocuğu olmanın verdiği eziklikle geçti. Ama şimdi elime kaçırmamam gereken bir fırsat geçmişti. Doğmamış çocuklarım “Benim babam overlokçu hocam” diyerek sınıfın en havalı elemanları olabilir, öğretmenlerin gözüne rahatça girebilir, her sabah Andımız’ı mikrofondan okuyabilirdi. O kadar ileriye gitmeye de gerek yok, şöyle iki üç ortama aksam, overlokçuluğumu karıya kıza beyan etsem her gece bafi, her gece pompa...
Sakalıma takılan ekmek kırıntılarını tamamen reklam amacı güden Pazar ekiyle sildikten sonra ilandaki numarayı aradım. Müstakbel işverenimle konuştum. İş tecrübem olup olmadığını sordu. Efendim dedim, benim bebekken söylediğim ilk kelime overlok idi, inanmazsanız anneme sorun. Gezici overlokçuluk yapacağımı, iş saatlerinin uzun olduğunu, altından kalkıp kalkamayacağımı sordu bu sefer. Emin Bey dedim, siz ne diyorsunuz Allah aşkına, ben overlok için soyunurum, hatta götümü bile veririm. Başka soru sormadan işe aldı beni.
Bütün gece gözüme uyku girmedi, hayallerimin gerçek olmasına saatler varken nasıl uyuyabilirdim ki? Daha şimdiden akacağım ortamları, yiyeceğim hatunları düşünmekten kendimi alamıyordum.
-Merhaba, adım Bengisu, overlokçuyum. Tabi neden olmasın. Yalnız anal seks yapmıyorum, büyük günah diyorlar.
Sabah kalktığımda sağ elime baktım bir süre. Elveda kadim dostum. Yalnız gecelerimin yareni, en ihtiyaç duyduğum anlarda hep yanımdaydım, ama artık ayrılmamız gerekiyor. Bir overlokçu olarak sağ elimle takılamam bu saatten sonra. Unut beni, seni mutlu edecek biri elbette karşına çıkacaktır. Otogardaki iki sevgili gibi duygusal dakikalar geçirdik sağ elimle, kulağıma fısıldadı, gitme dedi, beni bırakma. Benim adıma sevinmesi gerekirken bu dediği laf mıydı şimdi? Sağ elimin kancığın teki olduğunu anladım o an. İğrendim sağ elimden, kavgada söylenmeyecek küfürler ettim, ağlaya ağlaya uzaklaştı. Zerre üzülmedim, hak etmişti orospu.
Sabah trafiğine, otobüsün içinde metrekare başına düşen 27 insana aldırmadan gittim işyerine. Kapının önündeydim. Bir adım uzaktaydı hayallerim ama bekliyordum olduğum yerde. Dürüst olmak gerekirse heyecanlıydım, ya yüzüme gözüme bulaştırırsam korkusu yaşıyordum. Acaba meslek adının hakkını verebilecek miydim? Hayır, hayır, bunlar eski Bengisu’nun besleyeceği türden duygulardı. Yeni Bengisu Cem Uzan’dan bile daha sikici bir adamdı. Yapabilirdim, Orta Doğu ve Balkanlar’ın en sağlam overlokçusu olabilirdim, yeter ki isteyeyim. Göğsüme bir yumruk salladım ve “İstiyorum amına koyayım” diye haykırdım, sokaktaki herkes bana baktı, kafamı eğip girdim içeri.
İşverenin yanına gidip detayları konuştum, el sıkıştık ve beni ortağımla tanıştırdı. Şimdi eminim benden ortağım hakkında uzun uzun şeyler yazmamı, hikayeden kopup sizleri sıkmamı bekliyorsunuz ama yanıldınız sevgili okurlar. O an aklımdaki tek şey overloktu, geri kalanı zerre sikimde değildi. Ha yine de illa ben kafamda bir karakter canlandıracağım diyorsanız orası başka. Ortağım tipik bir yarrak kafalıydı. Ben önyargılarıyla yaşayan bir adamımdır, bundan kelli tanımadığım herkes gözümde potansiyel bir yarrak kafalıdır. Bu adam da sezilerimi boşa çıkaracak türden birine benzemiyordu. Standart bir yarrak kafalının taşıması gereken bütün fiziksel özelliklere sahipti. Patron bize kullanacağımız taşıtı gösterdi. Dışarıdan bakınca tipik bir minibüs gibi görünen bu araç benim gözümde bambaşka bir şeydi, ona lafı fazla uzatmadan Overlokmobil diyordum. Ortağım direksiyona geçti, ben ise arkaya. İşte karşımdaydı o müthiş alet, üstün Alman mühendisliğinin ürünü, teknoloji harikası, dünyanın en kudretli elektronik cihazı...
Overlok!
Turist Ömer için kompüter neyse benim için de overlok oydu. İlk görüşte aşık oldum ona, parmaklarımı birbirine overloklamamak için zor tuttum kendimi. Ben makineyle yakın temastayken patron ortağıma nerelere gideceğini anlattı ve çıktık yollara.
Sokak sokak geziyorduk, çok duygulandım. 3G falan hikaye, overlok halkın ayağına gelmişti. 70 milyon bu hizmetten faydanabilecekti artık, overlok değmemiş ev kalmayacaktı. Minibüsün dışına yerleştirilmiş hoparlörlerden sürekli aynı ses kaydını çalıyordu ortağım, bayık sesli kadın overlok der demez kulaklarımda bir orgazm peydahlanıyor, bir sonraki overlok deyişine kadar başka hiçbir şey duyamıyordum. Beklediğimin çok altındaydı ilgi, yarım saattir yolda olmamıza rağmen siftah bile yapmamıştık. Normal karşılamak lazım, halkımız henüz hazır değildi overloğa, belli bir sindirme süresi tanımak gerekiyordu. Bayık sesli kadının da suçu vardı biraz, içinde overlok kelimesi geçmesine rağmen hiç de dikkat çekici değildi anonsları. Patronumun pintiliği yüzündendi hepsi. Parayı basıp Seda Sayan’a yaptırması gerekiyordu o anonsu. “Overrrrlok” diye inlemeliydi canım memleketimin sokakları. İş başa düşmüştü. Ortağımdan aracı durdurmasını istedim. Minibüsün üstüne çıktım ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. “Ovevvlok” diye bağıra çağıra götümü yırtmama rağmen beni takan yoktu, ilgi çekmek amacıyla tişörtümü çıkarttım. Üzerimde atlet, bir yandan avaz avaz bağırıyor, öte yandan sağ elimle tişörtümü pervane gibi sallıyordum. Sonunda pencereden bakan kadının biri tepki verdi, indi aşağı. Minibüsün üzerinden artistik bir takla atarak kadının yanına zıpladım. Halısıyla gelmişti teyze. İlk başta anlam veremesem de jeton sonradan düştü. Kendi çapında bir kırmızı halı merasimi yapmak istemişti. Kendisine teşekkür edip nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. Taramalı tüfek gibi konuşmaya başladı, ne dediğini anlayamadım bir türlü. Yaprak dolmadan çıkıp kabak dolması kıvamına geçmiş boğuk parmaklarıyla halının püsküllerini gösterdi. Çürümüş hayvan leşinden farksızdı püsküller. Nefes almak için sustu. Bir süre bakıştık. Ne kadar istersin diye sordu. Dehşete düştüm, oldukça yaşlı bir kadından ahlaksız teklif almıştım. Tamam gururum biraz okşandı ama düşünmesi bile yaklaşık bir ay boyunca ereksiyon geçirmemem için yeterliydi. Ben çıtır ararken yaklaşık 20 yıl önce sabunluk olarak anılan, şimdiyse kelimelerin kıyafetsiz kaldığı kadının teki beni bulmuştu. Ama teyzeye de hak verdim, sonuçta o da bir kadındı ve içten içe overlokçu bir erkek arzuluyordu. Maalesef hayat ona yeterince cömert davranmamıştı. Genç yaşta hiç de karizmatik bir mesleğe sahip olmayan adamın tekiyle zorla evlendirilmiş; sevgiden, anlayıştan, ihtişamdan kısacası overloktan yoksun acı, çile ve gözyaşı dolu bir hayat geçirmişti. Büyük ihtimalle de kirli halı püsküllerini iğrenç hayatını anlatmak için bir metafor olarak kullanmıştı. Kadının ellerinden tuttum, uzun uzun açıklamalarda bulundum. Eğer başka şartlar altında karşılaşsak teklifini düşünebileceğimi anlattım, ama yine de hayattan ümidini kesmemesini, kendine uygun bir overlokçu bulabileceğini söyledim. Sonradan anladım ki yalnızca püsküllerden bahsediyormuş. İlk başta rahatladım, sonra acı acı güldüm. Overlokçuya gidip halı püskülü vermek, bir ortopedistten sırta bardak çekmesini istemekten beterdi. Kadına acıdım, fazla üstüne gitmedim. Belli ki günde minimum altı saat Cennet Mahallesi'ne maruz kalmaktan beyin ölümü gerçekleşmişti zavallıda. Bize o muhitten iş çıkmayacaktı, minibüsün arkasına atlayıp ortağımdan başka bir mahalleye gitmesini istedim.
Ortağıma Nişantaşı, Etiler gibi ortamlara sürmesini emretsem de kabul etmedi, patron kızar dedi. Ben size demiştim bu adam yarrak kafalı diye, gördünüz haklı çıktım. İşte, tipik bir otorite yakalası daha diye geçirdim içimden. Sırf ortağımın korkaklığı yüzünden pörsümüş mahalle karıları arasında çürütüyordum altın yıllarımı. Overlokmobil ile İstiklal Caddesi’nden bir tur geçsek sikimde döl kalmazdı şerefsizim. Unvanımın ekmeğini mesai sırasında yiyemeyecektim, bunu anladım.
Artık mesaim bitsin de ortamlara akayım havasındaydım. Şöyle yavaştan başlamak en mantıklısıydı, ilkin tekstil atölyelerinde çalışan kızları kaldırıp daha sonra kampüslere, oradan ise plazalara yükselmeyi planlıyordum. Overlokmobil’in arka tarafında dudak alışkanlığı broşür çiğnerken ortağım minibüsü durdurdu. Müşteri vardı herhalde. Oflaya puflaya indim aşağı, kadının biri paspasıyla karşıladı beni. “Ne var teyze” dedim. Metresine ne kadar istediğimi sordu. Fiyat listesine bakmamla beynimden vurulmuşa döndüm. Metre başı 5 YTL yazıyordu, patron delirmiş olmalıydı. Overlok gibi bir hizmet nasıl 5 YTL’den sunulurdu? Benim gibi halkçı, BİMperver bir insan için bile çok düşük bir fiyattı. Overlokçuluk müessesine bir hakaretti bu, hayır izin veremezdim overloğun ayaklar altına alınmasına. Kadına 50 YTL dedim, çıngar çıkardı. Mahalledeki tüm komşuları toplayıp teker teker metre başına 50 YTL istediğimi, soyguncu olduğumu iddia etti. Ulan yıllar yılı bu halk ezildi, hor görüldü, kandırıldı gıkları çıkmadı; şurada ömürleri boyu alamayacakları bir hizmet sunuyoruz verdikleri tepkiye bak diye geçirdim içimden. Amerika'da Umutsuz Ev Kadınları varken bizdekiler Beyinsiz Ev Kadınıydı. Aradaki seksapalite farkına girmiyorum bile. Tiksindim ev kadınlarından, hepsinden. Ama en çok kendini sendika lideri sanan kadından tiksindim. Asabımı bozduğu, uzmanlığımı küçük gördüğü yetmezmiş gibi arkasında onlarca ev kadını, üzerime üzerime yürüyordu. “Alt tarafı iki dikiş atıcan dünyanın parasını istiyon be” demesiyle sinirlerime hakim olamadım, itiverdim kadını, yere yığıldı. Bir kadına, çoluk çocuk, hatta torun sahibi bir kadına şiddet uygulamıştım. Resmen bir canavara dönüşmüştüm. Büyük güç büyük sorumluluk getiriyormuş hakikaten. Kendime çeki düzen verip bir overlokçuya yakışır şekilde hareket etmeliydim. Hemen teyzenin yanına gittim, özür dileyip ayağa kaldırmak için elimi uzattım. Tam elimi tutacakken az önce yaptığı terbiyesizlik yeniden aklıma geldi, koydum karnına tekmeyi. Baktım yerde savunmasız yatıyor, bu fırsat kaçmaz diyerek dizlerimin üstüne çöktüm, sağdan soldan vurmaya başladım.
Bu, overloğu 50 YTL’ye layık görmediğin için, TAK!
Bu, insanların sosyal hassasiyetini kendi çıkarların uğruna kullandığın için, ŞLAK!
Bu da overloğa “Alt tarafı iki dikiş” dediğin için, DAAKKŞŞİNYAAA!
Kendime geldiğimde kadın çoktan yumruk manyağı olmuştu, benim de ellerim kana bulanmıştı. Mahalle sakinleri irileşmiş gözbebekleriyle bana bakıyordu. Herhangi bir tepki vermemelerinin yegane sebebi benden ölümüne korkmalarıydı. Bir ay önce otobüste parmak arası terlikle çorap giyen bir adam görmüştüm. Altıma sıçacaktım az kalsın, gülmekten değil korkudan. Eğer bir insan parmak arası terlik ve çorap kombinasyonuyla sokağa çıkabiliyorsa her şeyi yapabilirdi. Seri katliam, yeni bir toplu yıkım silahı, biyolojik tehdit, kısacası her şeyi. Eminim mahalle sakinleri benzer şeyler hissediyordu şu an bana karşı, ve daha da eminim ki birisi çoktan polisi aramıştı. Kelimenin tam anlamıyla yarrağı yan basmıştım.
Minibüse atladım, ortağıma gaza basmasını söyledim. Oralı bile olmadı. Yalvardım, yakardım, genç yaşıma, overlokçuluğuma dem vurdum ama tek yaptığı kollarını kavuşturup beklemekti. Belli ki suç ortağım olmak istemiyordu. Aşağı indim, mahalle sakinlerine eğer çenelerini kapalı tutarlarsa ömür boyu bedava overlok servisi sunacağımı söyledim. Sanki başka bir frekansta konuşuyormuşum gibi kimse dediklerime cevap vermiyordu. Acaba Cem Uzan napardı bu durumda? Kerizin tekini bulup overloğu dünyanın parasına satardı herhalde. Fakat benim o tarz bir iş yapacak ne meziyet ne de zamanım vardı. Çakallık değil pratik çözüm üretmem gerekiyordu. Beynim mavi ekran vermişti. Güvenli mod bile açılmıyordu. Anakartım yanmıştı. Son çare minibüsün arka tarafına geçip avazım çıktığı kadar bağırarak “Overlokmobil, İLERİ” komutunu verdim. Bir sikim olmadı.
Ah bizim pinti patron!
Yerde kanlar içinde yatan kadını gördükçe yüreğim parçalanıyordu. O benim eserimdi. Bir nevi natürmort. Tek farkı meyveler kasede değil, yere dökülmüş. Ha bir de resmedilen meyve değil insandı. Bir an önce oradan uzaklaşmak, bu talihsiz badireyi unutmak istiyordum. Mapushane köşelerinde bolca vaktim olacaktı unutmak için. Hepsi onun yüzündendi. İbne overlok, sıçtın ağzıma. Yumruk salladım demir gövdesine bir tane, parmaklarım acıdı, üfleyerek acıyı gidermeye çalıştım. İyice sinirlendim, enlemesine kaldırıp yere fırlattım devirlerine kodumunun aletini, parçalara ayrıldı. Derken minibüs hareket etti. Gazı kökledi ortağım. Etrafımızda polis falan da yoktu, anlam veremedim, şimdi mi aklına gelmişti kaçmak? “O lanet aletten kurtuldun sonunda” dedi. Kıskançlık sezdim sesinde. “Merak etme” dedi “Birlikte hepsini atlatacağız”. Planını anlattı, sakin bir sahil kasabasına kaçacak, olay unutulana kadar orada bekleyecek, sonra da hayatlarımıza kaldığımız yerden devam edecektik. Tek çözüm format sanırken güncel bir sistem geri yükleme noktası gibi yetişmişti imdadıma. Sarıldım ona, en içten şekilde. Daha önce bir kaç kez yarrak kafalı damgası vurduğum için sinirlendim kendime. “Kral adammışsın abi” dedim. Elini dizime koydu. Garipsedim. Baktım dikiz aynasından sürekli beni kesiyor, iyice kıllandım. Çadırı kurduğunu fark edince anladım ne dolaplar döndüğünü. Demek ki overlokçu sadece "kadınlara" has bir fantezi değildi. İşemem gerektiğini söyledim. Tenha bir yerde durdurdu arabayı. Çabuk olmamı tembih etti. Ağaçların arkasına geçip kaçtım oradan arkama bile bakmadan; teknolojiden, insanlardan, overloktan uzak diyarlara...
NOT: Uzun süredir bahsettiğim sürpriz elimde olmayan sebeplerden dolayı yattı. Galeyana getirdiğim tüm okurlarımdan özür dilerim.
NOT 2: Evet, iyice seviyesizleştim.
1 Ağustos 2009 Cumartesi
Bugüne Kadar Yazdığım En Uzun Yazı
Okul bahçesinde oturuyordum. Sanki hava yeterince bunaltıcı değilmiş gibi sıcak nefesini üzerime üzerime üflüyordu rüzgar. Benimle birlikte bu iç karartan avluda bekleyenlerin aksine bütünlemelere girmiyordum, okulla alakamı aylar önce kesmiştim. Kestim derken kağıt üzerinde hala İstanbul Üniversitesi öğrencisiydim, ama ne derslere katılıyordum ne de sınavlara giriyordum. Evet kalacaktım, zerre de sikimde değildi. Gelecek yıl ÖSS’ye girecek ve hayatıma bir lanet gibi çöken katsayı farkı kalktığından istediğim bölümü yazacaktım. Okulla olan resmi bağlantımı koparmamıştım zira öğrenciliğin getirdiği avantajlardan mahrum kalmak istemiyordum. 2010 Akbil’ini alır almaz sildirecektim kaydımı. Şimdiyse sağlık karnesi için öğrenci belgesi çıkartmam gerekiyordu.
Bizim okulda öğrenci belgesi çıkartmak kabız olmaya benzer. Yavaştır, sabır ister, ıkınırsınız, tek gayeniz bir hafta önce yediğiniz köfteyi vücunuzdan dışarı atmaktır ama gelin de bunu boşaltım sisteminize anlatın. Mesaisinin son dakikalarındaki bir memur şımarıklığıyla gayet doğal olan isteğinizi reddeder. Görevini yerine getirmez. Pek sevmediğim bir kelime olsa da kullanmak zorundayım, “trip” atar. Tuvalette gazeteleri bitirir, bulmaca ekininin tamamını çözersiniz ama bir gram bile dışkı yoktur klozette. Birkaç gün sonra geçer kabız, güle güle sıçarsınız.
Her türlü bürokratik engeli aşıp birkaç gün bekledikten sonra öğrenci belgemi almak için gelmiştim okula. Ne ders için ne de ortam. O belgeye ihtiyacım vardı. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışım. Öğle molası. Aslında öğle molasını hesaba katmıştım, ama memurların bir saatlik molaya onbeş dakika erken çıkıp yetmişbeş dakikalık molaya modifiye ettiklerini unutmuştum. 12:00-13:00 arası kapalıydı öğrenci işleri -en azından kapıda öyle yazıyordu- ve ben enayi gibi 11:48’de okula gelmiştim. 72 dakika vardı öğrenci belgeme ulaşmama. Tanıdık var mı diye bahçede iki tur attım. Kimse yoktu ve 69 dakika kalmıştı öğrenci işlerinin açılmasına. Çantamdan bir mizah dergisi çıkardım. Diğer mizah dergileri gibi omurgasızdı o da. Yeni çalıştırılan arabada henüz soğumamış klima etkisi yapan yaz meltemi dergimi sıradaki dansa kaldırmak için ısrar ediyordu. Ama izin vermiyordum, dergimi havalanırken izlemek değil okumak istiyordum. Dans teklifini reddettiğim için sinirlenmişti rüzgar bana, acısını dergimi okumamı engelleyerek çıkarıyordu. Sayfa çevirmek için yumruk atmam gerekiyordu. Dergi bir yelken gibi açılıyor, iki elimle sıkı sıkı tutuyordum kanatlanmaması için. Zorluyordu rüzgar, artık öncelikli amacım içindekileri okumak değil elimde tutmaktı dergiyi. Direnmeme rağmen terli parmaklarımdan kaydı gitti, uzaklara doğru yol almaya başladı. Rüzgar istediğine kavuşmuştu en sonunda, dergimle tango yapıyordu. Ne danstı o! Buenos Aires’te bile bu kadar güzel tango yapılmıyordu, rüzgar belli ki işinde ustaydı. Dergimi belinden tutmuş kimi zaman döndürüyor, kimi zaman ise yere yatırıyordu. Bir adım bile kaçırmamıştı, acemi dergimin tecrübesizliğini engin bilgisiyle kapatıyordu, kusursuz bir koreografi sergileniyordu okul bahçesinde. Amerikan Güzeli’ndeki torba halt etmişti. Ben dergimi kovalıyordum, o ise bir yandan dans ederken öte yandan ani manevralarla sıyrılıyordu benden. Rüzgar çevikti, ve bir matador kadar sakin. Dergiye yaklaşmamı bekliyor ve hamlemi yapar yapmaz kavalyesini öbür tarafa çekiyordu. Ben de gittikçe sinirleniyordum. Tüm okula rezil olsam bile umursamıyordum, zaten bir daha gelmeyecektim bu boktan müesseseye. 1,5 YTL bayıldığım mecmuaydı benim için önemli olan, gerisi tefarruattı. Deli danalar gibi koşuyordum, kelebek gibi uçuyor ama bir türlü arı gibi sokamıyordum. Her başarısız deneme beni daha da hırslandırıyor, yerden her kalkışımda daha sert hamleler yapıyordum. Bir ara ortam o kadar hareketlendi ki dergimin figürleri kolbastıya döndü. Uzun bir münakaşanın ardından yakaladım tüm sayfaları, çantama tıkıştırdım. Kızgındım dergime, neyi düğü belirsiz bir hava akımını bana tercih etmişti. Bendim onun sahibi! Gazete bayi, dağıtım şirketinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak bizi okur-dergi ilan etmişti. Aile içi meseleleri toplum önünde tartışmak istemiyordum, eve gidince ağzının payını verecektim ona. Ama tek suçlu o değildi, gökyüzüne doğru işaret parmağımı kaldırıp intikam için and içtim.
Yorulmuştum, bütün enerjimi okul bahçesinde zilli dergimle köşe kapmaca oynayarak harcamıştım. Bir bankın ahşap ve tırtıklı kollarına bıraktım kendimi. Kalp atışlarım normal hızına döndükten sonra çantamdan rüzgarın istese de elimden alamayacağı ağırlık ve kütleye sahip PSP’mi çıkardım. Kendisi portatif bir oyun konsolu olsa da %95 evde oynuyordum. Misal, otobüste oynadığım zaman tüm gözler üzerime çevriliyor, çocuklar etrafımda toplanıyor, daha sonra da o çocuklardan birinin ebeveyni elimdeki “zımbırtı”nın ne kadar olduğunu soruyordu. Piyasa fiyatının dörtte birini söylememe rağmen “Oha oyuncağa o kadar para verilir mi” diyor ya da der gibi bakıyor ve çocuğunu benden uzaklaştırıyordu. Halbuki vasat özelliklere sahip bir cep telefonuyla aynı fiyattaydı PSP. Ama o ebeveynin gözünde elimdeki teknoloji harikasının çelik çomaktan farkı yoktu. Fakat çocuk biliyordu o “zımbırtı”nın bin çelik çomağa bedel olduğunu. “Ben de istiyom” diye ağlamaya başlıyordu. Benim yüzümden aile dramı yaşansın istemiyordum. Aile dramını geçtim, masumiyetinin son demlerini yaşayan gencecik bir fidanın hayallerini paramparça etmek istemiyordum. O yüzden toplu taşıma araçlarında açmıyordum PSP’mi. Şu an etrafımda çocuk da aile de yoktu. 47 dakika vardı öğrenci işlerinin açılmasına ve PSP zamanıydı.
PSP son derece güçlü bir alet. Teknik açıdan Playstation 2’ye denk diyebilirim, ebatlarını orantılarsak elbette. Üç boyutlu oyunlar, sağlam grafikler, gerçekçi kontroller, bunlar beni açmıyordu artık. Oyunların gerçekçi olmasından bıkmıştım, gerçekse oynamanın ne anlamı vardı zaten, yaşardım. Lumines oynuyordum, Tetris benzeri bir oyun, ama bağımlılık yapan cinsinden. Kaç kere reklam arasında oynamaya başlayıp da Telegol’ün geri kalanını kaçırmıştım. Menüden oyunu seçerken O’nu gördüm. Arkadaşımın arkadaşı. Tanımıyordum, hatta ismini bile bilmiyordum. Tek bildiğim karşı banktaki kızın bizim sınıftaki Murat’ın arkadaşı olduğuydu. Öyle çok da sıkı fıkı değillerdi, karşılaşınca selamlaşıyorlar, formalite icabı hal hatır soruyorlardı, o kadar. Acaba yanına gitmeli miydim, Murat’ı referans olarak kullanarak yepyeni bir arkadaşlığa, dostluğa, belki de aşka yelken açmalı mıydım? Kız tek başına oturuyor ve sıkılmış görünüyordu. Belki beyaz atlı prensini bekliyordu, belki de incir çekirdiğine doldurmayacak bir mevzudan dolayı surat asıyordu. Bilemiyordum, fazla da güzel değildi zaten. Yani ne güzel ne çirkin, yolda gördüğünüzde üzerinizde bir etki bırakmaz. Ne “Off hatuna bak” , ne de “Iyyyy ne iğrenç karı” dersiniz.
Ama buydu beni ona çeken, güzel ve çirkin olmaması. Güzel olsa bana bakmazdı zaten, çoktan başkasına varırdı, varmasa bile götü yaklaşık 10 metre havada olurdu. Çirkin olsa, uzun uzun anlatmama gerek yok, midem kalkardı. Hayatın toz pembe değil de bok sarısı olduğunu öğrendiğimden beri göz kamaştıran kızlara karşı derin duygular besleyemiyordum, çünkü biliyordum aşkımın bumerang gibi geri döneceğini. Tanrım, çok ortalamaydı, tam benim kalemim. Saçları dağınık, arkadan bir lastikle toplamıştı ama sağdan soldan fırlıyordu kırık saç telleri. Ağır makyaj yapmamıştı, yanağındaki sivilceleri uzaktan seçebiliyordum. Yine de ince, uzun, asil bir yüzü vardı. Şişman değildi, zayıftı, ama sıfır beden de sayılmazdı. Vucüt hatları çok belirgin olmasa da tahta gibi düz değildi. Nispeten uzundu. Fiyakalı giyinmemişti, ama en azından rükuş değildi. Bazı kızlar gibi festivali andırmıyordu kılık kıyafeti, şıklığın sadelikten geçtiğinin farkında gibi duruyordu. Gözümü alamıyordum ondan, sıradanlığı büyülemişti beni. O kadar ulaşılabilir duruyordu ki, bir merhaba kadar yakınımda. Yine de emin olamıyordum, ikilemdeydim. Kalbimin sesini dinlemem gerekiyordu, sordum kalbime, ne yapmalıydım sence?
“Siktir et amına kodumunun karısını, oyununa bak”
Kalbim o kadar çok hançer darbesi almıştı ki insiyatif hakkını beynime bırakmıştı. O artık haddini bilip vücudumdaki kan dolaşımıyla ilgileniyordu yalnızca. Tam kızın yanına gidecek gibi oluyor ama beynim aklıma olumsuz şeyler getiriyordu. Ben bir aşk tablosu hayal etmek isterken, kızın beni az önce amansızca dergi sayfası kovalarken görmüş olma ihtimalini düşünüyordum. İçimdeki ses kimi zaman “O kız yolludur olm” diyor, kimi zamansa “Oyunda rekor kırmak üzeresin sakın kapatma” diye tembihliyordu. Güvenmiyordum beynime, taraflı yayın yapıyordu. İn kalk, in kalk, oyundan da zevk alamıyordum ki. Bir gözüm PSP ekranında diğeri ise kızdaydı, ama bana doğru döndüğü an iki gözüm de PSP ekranındaydı. Bekliyordu orada, hadi git, konuş, ne kaybederdin ki? Kaybedecek bir şeyim yoktu, en kötü ihtimal kız yüz vermez ben de oyunuma geri dönerdim. Hiçbir şey kaybetmeyecek olsam da korkuyordum. Dergim gibi ona sahip olduğumu zannedip elimden uçup gitmesine tanıklık etmek, otobüsteki çocuk gibi PSP’nin renkli ekranına vurulup daha sonra da asla o oyunları oynayamayacağım gerçeğini zorla kabullenmek istemiyordum. Şu düşündüklerime bakın hele, Balkanlardan gelen bir sıcak hava dalgası ve gördüğü her oyuncağı isteyen sulugöz bir bebe ile neleri bağdaştırıyordum. Tehlike çanları çalıyordu, tırlatmama ramak kalmıştı. Elbette her düşünce insanı gibi er ya da geç kafayı yiyeceğimi biliyordum ama henüz çok gençtim, keçileri kaçırmak için kafadan 20 yılım vardı önümde.
Davetiye falan mı bekliyordum yoksa, kızın gelip benimle konuşacak hali yoktu, filmlerde bile olmuyordu o tarz şeyler. PSP benimdi, istediğim zaman oynayabilirdim. Kararımı verdim, tanışacaktım. PSP’yi kapattım, çantama koydum, kafamı kaldırdım ve kaderime ana avrat düz gittim. Kız yoktu yerinde, gitmişti. Üzerinde kesik izlerimin bulunduğu boş bir banktan fazlası yoktu karşımda.
Gerizekalı beynim benim.
Çantamı açtım, PSP’yi çıkardım, menüye girdim, Lumines’ı seçtim ve yeni bir oyun başlattım. Az önceki rekorluk performansımı bir hiç uğruna yarıda bırakmış, harcadığım emeği skor tablosuna yansıtamamıştım. 26 dakika içinde Lumines’da rekor kırmak, gidip öğrenci belgemi almak, sonra da eve dönmek istiyordum. Azimli bir şekilde oyunumu oynarken bir ses duydum: “Aaa, Lumines mı o”, hiç heyecanlanmayın, erkek sesiydi. Belki de kalın sesli bir kızdır ümidiyle kafamı çevirsem de hayallerim birkaç saniye sürdü. Erkekti, kalın sesli bir erkek. “Evet, Lumines” dedim. Bir şey daha dedi ama dinlemiyordum, aklım hala kaçan kızdaydı. “Afedersin duyamadım” dedim, “Şey demiştim, merhaba ben VIZZZZ”. Vızzzz dememişti elbette, ama öyle duymuştum. Cümlenin en önemli öğesinde kulağıma yakın irtifada bayağı gürültücü bir haşerat geçmişti. Adama aynı cümleyi otuz kez söyleterek sinirini bozmak istemediğimden “Benimki de Bengisu” dedim “tanıştığımıza memnun oldum”. Lumines’ın ne kadar iyi bir oyun olduğu hakkında keyifli bir sohbet ettikten sonra diğer oyunlara geçtik. PSP’ye çıkmış neredeyse her oyun hakkında bilgisi vardı. Son model cep telefonlarından birine dünyanın parasını saydıktan sonra “Ya ben telefona nasıl dosya atıldığını bilmiyorum, al kablosu bu, rica etsem güzel mp3 oyun video yükleyebilir misin” diyen tiplerden değildi. Elindeki makinenin hakkını veriyordu. O da çıkardı PSP’sini, karşılıklı Tekken oynadık, birkaç el Burnout attık. Ama bunların hiçbiri ölçü değildi, er meydanına davet ettim onu.
Mehmet, ülkemizde en çok kullanılan isimmiş. Tam sayı vermek gerekirse 2,096,486. İkinci sırada Ali var, bu ikisini Mustafa takip ediyormuş. Fakat istatistikten öteye gidemiyordu bu bilgiler, ülkemizde Mehmet/Ali/Mustafa olmayan milyonlarca erkek vardı.
En yakındaki Playstation kafeye gidip kozlarımızı paylaştık. İyi oynuyordu ama her defasında yeniyordum. Olabilecek en iyi rakip tipiydi. Acemilerle oynarken birkaç maçtan sonra fark atmaktan sıkılıyordu insan, fark yiyen de mızıkçılık yapıp gidiyordu zaten. İyi oynayıp yenilen birisiyle oynamak her Playstation’cının hayalidir, ben dahil. Son dakika golleri, uzatmaya giden maçlar, penaltılar, hepsinin ortak noktası kazananın benim olmamdı. Heyecan ve zafer, işte PES bu. Üstelik her maç yenilen arkadaşım bir kez bile kolunun bozuk olduğunu iddia etmedi, topun sürekli önüme düştüğünü öne sürmedi ve kendi defans hattına küfürler yağdırmadı. Bir beyefendi gibi kabul etti yenilgisini, oynamaya devam etti. O, gördüğüm en centilmen PES'ciydi, keşke adını bilseydim de üçüncü tekil zamir kullanmak zorunda kalmasaydım.
Ben en çok Onur tanıyordum. Sırf lise arkadaşım beş tane Onur vardı. Bunların üçü aynı grupta takılıyordu. İsim karışıklığını önlemek için birine Erdoğan -göbek adı-, diğerine Işık -soyadı-, öbürküne ise OEÇ -adı, göbek adı ve soyadının baş harfleri- diyorduk.
İsimsiz adam çetin bir geyikçi çıkmıştı. Sınırları yoktu, bilgi birikimi yüksek, hayalgücü ondan da yüksekti. En önemlisi geniş düşünüyordu. Başkası konuşurken lafı bölmüyor, sırası gelince dolu dolu konuşuyordu. 20 yaşında olmamıza rağmen 40 yıllık dost gibi muhabbet ediyorduk . Hiçbir espri kahkahasız, hiçbir soru cevapsız kalmıyordu. Böyle adamlar zor bulunuyordu artık, insanların çoğu içmeden bırakın geyik yapmayı iki cümleyi ard arda getiremez hale gelmişti.
Cenk nasıl? Kallavi isim, Karındeşen Cenk. Çocuğum olsa adını Cenk koyardım. Evet, Cenk olabilirdi adı.
Müzikten açılmıştı konu. “Queens Of The Stone Age” dedim, “Songs For The Deaf” dedi. “No One Knows” dedim, “Do It Again” dedi. ”God Is In The Radio” dedim, “Another Love Song” dedi. Son iki haftadır Queens Of The Stone Age’in Songs For The Deaf albümünü aralıksız dinliyordum ve en sevdiğim şarkılar No One Knows, Do It Again, God Is In The Radio ve Another Love Song idi.
En mantıklısı Can demekti. Can, Türkiye’deki en yaygın 33. isim. Neden diğer otuziki isimden birini değil de Can’ı seçtiğimi soranlar olabilir, hemen cevaplayayım. Can seksenli yılların ortalarından itibaren isimlik hüveyetini bir nebze kaybedip yardımcı isim görevini üstlenmektedir. Bakın etrafınıza, bir sürü ......can var. Ahmetcan, Mehmetcan, Hasancan, Cafercan ve daha niceleri. Oradan tutardı belki.
Telegol’ün yalnızca bir futbol programı değil hayat felsefesi olduğu konusunda hemfikirdik. Gerçek Kesit’in sona ermesi ikimizi de derinden üzmüştü. Gurbetçi kanallarında yayınlanan reklamlar ve yarışma programları gülme krizine girmemizi sağlıyordu. Bu programlardan yola çıkarak gurbetçilerde zeka geriliği olduğuna, ya da bir takım iç veya dış mihrakların gurbetçileri gerizekalı yapmaya çalıştıklarına dair iki adet komplo teorisi ürettik. Yabancı programlara geçiş yaptık. Family Guy gelmiş geçmiş en iyi çizgi filmdi. It’s Always Sunny In Philadelphia’dan daha komik bir televizyon dizisi çekilmesi imkansız gibi görünüyordu. Arrested Development hakkı en çok yenmiş programların başındaydı.
Bazı isimler var ki sahiplerine bir takım avantajlar getiriyor. Çocukken bizim mahallede Muhammet diye bir çocuk vardı mesela. Elemanla sürekli alay eder, döverlerdi, insan insana bunu yapar mı dedirtirlerdi benim gibi bilinçli çocuklara. Muhammet çok çekti bizim mahallenin serserilerinden ama bir kere bile adına küfredilmedi. Kendisine sürekli küfredilirdi ama asla isminin geçtiği bir cümlede küfür kullanılmadı. Çünkü peygamberimizin ismiydi, kimsenin götü yemiyordu.
Burcu Esmersoy çok abartılıyordu, keza Adriana Lima. Onlara gelene kadar daha ne güzeller vardı, say say bitmez. Burcu Esmersoy yerine Nazlı Öztarhan mesela; Adriana Lima yerine Elisha Cuthbert. İlk akıllarımıza gelen bunlardı. Banu Güven eski güzelliğini kaybetse zekasıyla gönüllerimizdeki yerini koruyordu. Demet Akalın’dan hoşlananları bir türlü anlayamıyorduk, yolda görsem tırsacağım türden bir kadındı. Makyajlı, makyajsız fark yapmaz, her iki türlü de ürkütücüydü. Peki ya Asi’yi oynayan kıza ne demeliydi? Tuba bilmemne. Ben bu kadar boş bakan bir insan evladı daha görmemiştim hayatımda ve herkes o kızın çok güzel, özellikle gözlerinin olağanüstü olduğunu iddia ediyordu. Evet gözleri olağanüstüydü, olağanüstü sıkıcı. Teessüf ettik onları, gözlerine gözlük ellerine sözlük gerektiğine kanaat getirdik. İnsanoğlu zevksizdi, tek kelimeyle zevksiz.
Aynı şekilde Sevgican ismi de bazı avantajlar getiriyor bence. Yani düşünün, içimizden kimin gönlü razı olur Sevgican isimli birine küfretmeye? Ben yapamam sevgili okurlar, dilim varmaz. Öyle bir şey yazacağıma parmaklarımı tek tek kırarım daha iyi. Şahsına hakareti geçtim kendisini öven küfürlü özdeyiş bile edilemez Sevgican’a. “O laflar boy boy, s.ksin seni Sevgican kovboy” bakınız yazamadım. Maksat İçimde Kalmasın tarihinde ilk defa sansür kullanmak zorunda kaldım, umarım aynı zamanda son defa olur. Kimse kuramaz o cümleyi. Hayır efendim olmaz, en başta konsepte aykırı. Benim tanıdığım Sevgican dünyalar tatlısı biri olduğundan böyle düşünüyor da olabilirim, bilemiyorum.
Aradığım adam karşımda olabilirdi. Bence hayatta güvendiğimiz insanlar hariç pek fazla şeye sahip değiliz. Maddiyatın tamamı geçici; bugün var, yarın yok. Ailem yanımdaydı, ama dostlarım şehirdışında. Kader yine ağlarını örmüştü ve üniversite sınavı sonrası dost bellediğim, kızım olsa veririm dediğim iki adamdan biri İsmail Mersin’de, ötekisi Koray Elazığ’da, ben ise İstanbul’daydım. Yanlış anlamayın, burada arkadaşlarım var ama dost apayrı bir şey. Zor bulunur, zor zamanlarda hep yanınızdadır ve çok zor harcanır. Aşklar biter, arkadaşlıklar yalan olur ama dostluklar olağanüstü durumlar hariç mezara kadar gider. Aynı coğrafi bölgede yaşadığım bir kankam olacaktı artık sanırım. Tamam belki karar vermek için erkendi ama o potansiyeli görmüştüm. İlk görüşte aşka inanmıyordum, ilk görüşte dostluk, neden olmasın diye düşündüm. Müstakbel dostumun adını da bilsem fena olmazdı hani.
Bu arada kötü haberlerim var Sevgican. Nasıl söylesem bilemiyorum, en iyisi kopyala yapıştır yapayım:
Sevgican kelimesi Türkiye'de en çok kullanılan 2.472 ad arasında yer almayacak kadar nadir bir isim ve yaygınlık oranı 30.000'de 1'den az. Bu durumda da Sevgican adının yaygınlık oranının Türkiye'nin resmi nüfus sayımı sonuçları ve günlük ortalama nüfus artış hızına orantılarsak ülkemizde 2.174'den az kişinin isminin Sevgican olduğu ve Sevgican isimli kişi sayısının her yıl taş çatlasa 36 kişi arttığı tahmini yapılabilir.
Sitenin yalancısıyım.
Sohbetin tadını çıkaramaz hale gelmiştim. Çok derine inmiştik, ismini soramazdım artık ona. Kendi ağzından çıkması gerekiyordu, öğleden beri 183 kere abi, 97 kere kanka, 71 kere hacı, 53 kere ortak, 39 kere usta ve 17 kere adamım demiştim. Kullandığım zamir ve gizli öznenin haddi hesabı yoktu. Adını söylesene be adam, azıcık ben-merkezci olsana. Bencil insanları hiç sevmem. İnsan dediğin hafiften uyuz olacak kendine, şaka kaldırabilecek, haddini bilecek, başına gelenlerin hep başkalarının suçu olmadığını kabullenebilecek. Gönüllerimizi hoş ettiğim adam tam belirttiğim türden biriydi. Bir kusurun olsun be abi, hadi kadı kızının bile kusuru vardı. Hayır, hayır hep komik hikayeler anlatıyor ama ismini itinayla gizliyordu. Ne olgunluktu bu, Fuzuli misin sen, nedir bu erdem?
Ülkemizde yaklaşık 2,174 kişinin isminin Satılmış olduğu tahmin ediliyormuş. Demek ki çocuğuna Satılmış gibi bir isim koyacak yaklaşık 2.174 duyarsız aile var Türkiye’de.
İki heteroseksüel erkeğin paylaşabileceği her şeyi yapmış ve akşamı bulmuştuk. Çabucak geçmişti zaman. Evli evine köylü köyüne giderken anonim ortağım bir öneride bulundu. Akşam kendilerinde kalmamdı teklifi, reddedemeyeceğim türdendi. Tereddütsüz kabul ettim. Hala okulun etrafındaydık, biraz daha takıldıktan sonra arkadaşımın evine geçecektik. Banklardan birine oturmuş, gelen gideni gözlemliyor ve alay ediyorduk onlarla. Herkesin bir kusuru vardı, biz de dahil. Alay küçümseme değil vakit geçirme aracıydı bizim için. Hava karardıkça etraftaki Rus bayan sayısı arttı, okul Laleli’deydi, iki durak sonra Aksaray. Daha fazla açıklama yapmama gerek yok sanırım. Yavaştan sıvışma vakti yaklaşıyordu. “Abi kalkalım” dedim. Pek istekli durmuyordu. “Yoksa karıya mı gitçen len” diye seviyesi pek yüksek olmasa da komik bir espri yaptım. Güldü, acı acı güldü, “Çok daha fazlası” der gibi güldü. “Senden bir ricam var abi” dedi, dinlediğimi söyledim. Bir kız varmış, ondan bahsetti. Lanet olsun, işte korktuğum buydu. Tanıştığımızdan beri hiç karı-kız mevzusu açılmamış -ünlüler sayılmaz- aynı sıkıcı muhabbeti 2349829. kez yapmak zorunda kalmamıştım. O kadar çok “kızların hoşlandığı erkek tipi” hakkında konuşmuştum ki o tarz bir konu açıldı mı midem bulanıyordu artık. Kızlar piçlerden hoşlanıyormuş, ibne olmak lazımmış, puşt olmak gerekmiş, parasız adama kimse bakmazmış, arkan olacakmış, arabasız mümkün değilmiş. Biz iyi adamlarmışız, kızlar “sadece iyi” adamlara bakmıyormuş. Hep aynı laflar. Sanki kızlar “Ah çok orospu çocuğu bir sevgilim olsa keşke” diye hayaller kuruyormuş gibi. Züğürt tesellisiydi bunlar, bal gibi de kıskanıyorduk o erkekleri, arkalarından küfretmekten fazlası gelmiyordu elimizden. Onları “tu kaka” göstererek kendimizi aklıyorduk. Bu tarz panallerde kaç kere yumruğumu masaya vurup “Yarrak kafalı olmayı reddediyorum” diye bağırmıştım, ah kaç kere. Soylu serzenişler değil zavallı haykırışlardı bunlar. Madem kızlardan yana şansım yoktu, onlardan bahsederek zaman harcamamaktı en iyisi. Bu ismini vermek istemeyen kişiyle tanıştıktan sonra sabahki travmayı tamamen unutmuştum, eğer arkadaşın arkadaşı olan kız olayını da sayarsanız travmalar. Tek arzum sevdiklerimle hoşça vakit geçirmekti, gerisi hikaye.
Kızın adını sordum, bilmediğini söyledi. Ne demek bilmiyordu. Tanıyıp tanımadığını sordum, tanımadığını söyledi. Ne demek tanımıyordu. Nasıl hakkında hiçbir şey bilmediği birine aşık olduğunu sordum. “Sanki sen hiç tanımadığın bir kıza aşık olmadın mı” dedi. Hayatımın belirli bir döneminde -lise yılları- benzer ilişkiler yaşadığımı, iki çift laf etmediğim kızlara delicesine aşık olduğumu, ama artık platonik duygular besleyemeyecek kadar önyargılı düşündüğümü anlattım. “Doğru diyorsun” dedi “ama gönül ferman dinlemiyor”. Kıza açılmasını söyledim, hak verdi, ama bir sorun vardı. Bana anlattığına göre kızlarla konuşurken çok heyecanlanıyor, doğru dürüst cümle kuramıyordu. Kızda son derece embesil bir izlenim bırakmaktan korkuyordu anlayacağınız. Bilirdim o duyguyu, ama aşmıştım artık. Herhangi bir beklentimin olmadığı insanlarla konuşurken çok rahattım, nasılsa bir halt olmayacağını biliyordum çünkü. “Aslında bana yardım edebilirsin” dedi, “Nasıl yani” dedim, “Sen kızla konuşsana”
“Ben Birleşmiş Milletler barış elçisi miyim amına koyayım” diye çıkıştım. Şu aşk meşk mevzularında üçüncü şahısları aracı olarak kullananları bir türlü anlayamam. Aşk iki kişilik bir oyundur benim kitabımda. Israr etti, “Hadi kanka, yardım et kardeşine” dedi. Ben mutlu değildim bari o olsun diye düşündüm, “Peki konuşurum”
Ayağa kalktı, kolumdan çekti, “Hadi gidiyoruz usta” dedi. Nereye gidiyorduk gecenin bu vakti? Kıza gidiyormuşuz. Yanlış anlamayın, karıya değil, "kıza". İlginçtir adını bile bilmiyor ama nerede oturduğunu biliyordu kızın. Okulun hemen arkasındaki kız yurdunun önüne geldik. O yurdun önünden sayısız defa geçmiştim, kız kesmek için falan değil. Hazırlık binası ile edebiyat fakültesi arasındaydı yurt, hazırlık okurken yemekhaneye gitmek için kullanıyorduk o istikameti. Kocaman bir bahçesi vardı, girişte yoğun güvenlik önlemleri. Turnike, güvenlik görevlileri, kimlik kontrolu, metal dedektörü. Bahçede K9 köpekleri ve ellerinde 45lik taramalı Colt tüfek bulunan muhafızlar sistemli bir şekilde dolaşıyordu. İçeride yedi adet kule vardı ve her birinin tepesinde birer keskin nişancı nöbet tutuyordu. Tel örgüler dikilmişti binanın dört bir tarafına, üç-dört metre yüksekliğinde, elektrik yüklü. Bir banka kadar güvenliydi. Saat onbiri geçmiş, yurda girişler kapatılmıştı. Ne yapabilirdik ki, girişler açık olsa bile giremezdik zaten, kız yurduydu orası, erkekler için 51. bölge.
İsmi meçhul dostumun bir planı vardı. Arka tarafa geçtik, çantasından bir sprey çıkardı, tel örgülere sıktı. Birkaç dakika bekledikten sonra gaz sıktığı yere pek de sert olmayan bir tekme attı ve parçalandı tel örgü. Rahatça geçebileceğimiz bir delik açılmıştı, şöyle bir içeri baktım. Avluda sürüyle gardiyan vardı, o an aklıma dank etti ne kadar tehlikeli ve saçma bir iş yaptığımız. Caydım, yol yakınken dönmek istedim. Arkadaşım kabul etmedi. Başımıza gelebileceklerden bahsettim, çok hassas bir mekandaydık, kız yurdu. Gazete başlıklarını süsleyebilirdik, "Kız yurduna gizlice giren sapık öğrenciler terör estirdi". Hapse bile atılabilirdik, hayır hayır değmezdi. Kızla başka zaman konuşamaz mıydı, kaçıyor muydu?
“Ama seni yakalayamazlar” dedi. “Yarrramı yakalayamazlar” dedim. Bugüne kadar hiç gizli operasyonda bulunmamıştım, tecrübem sıfır olduğu gibi pek de soğukkanlı biri sayılmazdım. 14 yıllık öğrencilik hayatımda adam akıllı kopya bile çekmemiştim. Yoğun güvenlik önlemlerini göz önünde bulundurursak anında enselenirdim. Boşuna tırstığımı söyledi. İtiraz ettim, nesi boşunaydı efendim. Eğer sicilime işlenirse hayatım kayardı. Hapishane köşelerinde kim bilir neler yaparlardı bana, benim gibi körpe bir çocuğu çiğ çiğ yerlerdi o alçak tavanlı koğuşlarda. “Ne hapsi be abi” dedi. Ona izlediğim hapishane dizilerinden bahsettim, duş sahnelerini birer birer tüm detaylarıyla anlattım. Güldü geçti. Hala şaka yaptığımı sanıyordu, haneye tecavüz çok ciddi bir suçtu, özellike hane kız yurduysa. “Kimse seni yakalayamaz” dedi, “çünkü zeki adamsın”
Yakışıklı mıydım? Hayır.
Karizmatik miydim? Hayır.
Güçlü müydüm? Kesinlikle hayır.
Zeki miydim? Sapına kadar!
Eleman haklıydı, zeki adamdım vesselam. Beni yakalayan güvenlik görevlilerine öyle bir yalan söylerdim ki ne istesem yaparlardı, ne istesem. Ama bastırılmış homoseksüel dürtülerim olmadığından sadece beni görmemiş gibi davranmalarını isterdim.
“Hadi bir aksilik oldu yakalandın diyelim” dedi “Sen ne yazılar yazdın abi, senin gibi bir değeri hapse atabilir mi bu ülke”
Evet yazmıştım, ne muhteşem yazılardı onlar. Modern Türk yazınına yepyeni bir soluk getirmiştim. Eğer hala Türk mizah camiasında kendime yer edinemediysem benim değil onların kaybıydı. Ne anlardı onlar yazıdan! Ancak balon doldururlardı, bir bilemediniz iki cümle. Hayatları boyunca çizdikleri bütün karikatürler benim bir yazıma denk olamazdı. Hayır, onlar çoluk çocuk güldürürken ben sanat yapıyordum. Götürdüğüm yazıları okumuyorlardı bile, çok uzun diyorlardı. Gülüyordum onlara sadece, ha ha ha. Karikatürlerine değil sığlıklarına gülüyordum. Uzunmuş, alt tarafı altı sayfa. Onlara uzun gelirdi tabi, balon dolduruyordu onlar! Ufacık balonlar. Çünkü onların aklı ancak kısa cümlelere yetiyordu. Bir sonraki amatör gününde aynen şöyle diyecektim: “Buyrun efendim, istediğiniz türden bir çalışma getirdim bu hafta. Kısa fakat çok derin bir yazı. Her karakter hakkında sayfalarca analiz yapılabilir. Bir mizah eseri olmasına rağmen toplumumuzun sosyokültürel yapısına dair kapsamlı saptamalar ve sert eleştirilerle dolu. İlk cümle suratınıza tokat gibi çarpıyor, ikinci cümlede biraz toplarlanıyorsunuz ve BOM! Üçüncü cümlede patlıyor bomba, şoke oluyorsunuz. Okuru ters köşeye yatırıyor, bir yandan karnınız ağrıyana kadar gülerken öte yandan hala ne olduğunu idrak edemiyorsunuz. Muazzam bir final. Evet efendim, üç cümlelik bir yazı. 29 kelime, sizin standartlarınıza göre biraz uzun ama mazur görün lütfen. Eğer okuyacak vaktiniz yoksa buyrun alın bu CD’yi. Yazının Kenan Işık tarafından seslendirilmiş versiyonu var içinde. Hem Audio CD hem de MP3 formatı mevcut, ister 5+1 müzik setinizde dinleyin, ister iPod’unuza yükleyip işte, sokakta, arabada, size kalmış. Ses kaydının sonunda Kenan Işık telefon numaramı ve e-posta adresimi veriyor, oradan ulaşabilirsiniz bana. Şimdiden çok teşekkür ederim efendim, Tanrı sizinle olsun” Sonra bir de utanmadan bu ülkede kimse okumuyor ayağına yatıyorlardı. Ulan sen aydın olacaksın üç dört sayfa okumaya üşeniyordun, halk napsın? Dergilerinde yayınlardıkları yazılar da bir boka benzeseydi bari. İstisnalar hariç bağıntısız, amaçsız, anlamsız paragraflar silsilesiydi alayı. O tarz başarısız yazıları kaleme alan dingillerle aynı meslek grubuna mensup olmaktan dahi utanıyordum. Onlar mizah yazarıysa ben başka bir şeydim; bir edebiyatçı, bir filozof, Türk mizahının duayeni. Gün gelecek çok ünlü bir yazar olacaktım ve beni geri çeviren bütün dergiler şapkalarını önüne koyup “Biz ne yaptık” diyecekti. Ama çok geç olacaktı, benim yazılarım ülkedeki okuma oranını arttıracak, önce Avrupa sonra da tüm dünya dillerine çevrilecek, herkes benim kitaplarımı okuyarak kah gülecek, kah düşünecekti. Fakat dergiciler ağlayacaktı, benim gibi bir yeteneği kaçırdıkları için hüngür hüngür ağlayacaktı.
Süperzeka beynim benim.
O yurda girecek ve dostuma yardım edecektim, dostlar böyle günler içindi. Sevdiğim birinin üstün yeteneklerime ihtiyacı vardı. Arkadaşımla helalleşip teldeki delikten içeri girdim. Gardiyanların vardiya değişimi yaptığı andan faydalanıp hızlıca arka kapıya gittim. Yerden bulduğum bir saç tokasıyla kilidi açtım. İçerideydim, etrafta lazer sensorları, kamera sistemleri, ısıya duyarlı alarmlar olabilirdi, dikkatli olmam gerekiyordu. Duvarlara sürüne sürüne ilerliyordum, bir yılan gibi. Solid Snake’dim ben, gizlilikti en büyük silahım. Ama yazının başlarında bahsettiğim gibi gerçekçi oyunlar sarmıyordu artık beni. Metal Gear Solid oynadıysam tek sebebi senaryosuydu. Ben daha çok Serious Sam, Painkiller, Left 4 Dead gibi RAM yarattı demeyip düşmanları onar onar öldürdüğüm oyunlardan hoşlanıyordum. Çünkü kanımda vardı bu dürtü. Ben Osmanlı çocuğuydum, bir aklınıza getirin tarihi figürlerimizi: Sırtında top mermisi taşıyan asker, cepheye mermi götüren yaşlı kadın, Battal Gazi, Malkoçoğlu, Medyum Memiş. Bunlardı bizim kahramanlarımız, Anadolu’nun bağrından kopup gelmişlerdi benim gibi. Hayır, biz sinsi batılılar gibi değildik, hiç ajan yoktu tarihimizde. Böl-parçala-yönet taktiğini kullanıyordu onlar, bizler ise Allah ne verdiyse dalıyorduk. Hem zaten duvarda sürte sürte güzelim tişörtüm mundar olmuştu. Koridorlarda bir yiğit gibi kimseden korkmadan, göğsümü gere gere yürüyordum artık. Gölgelerde saklanmıyordum, gölgelere tükürüyordum sadece. Hodri meydan!
Arkamdan biri bağırdı. “Gel buraya” dedim, zerre korkmuyordum ondan. Öyle bir bahane bulacaktım ki gıkını çıkartamayacaktı. Çünkü ben zekiydim, dünyanın en zeki adamı, vücudumdaki bütün kıvrımlar beynimdeydi. Bekçi bana doğru yaklaşırken düşündüm. Büyük ihtimalle okumamış, cahil bir adamdı. Benim dehamın dergi editörleri bile farkına varamazken ilkokul terk birinden anlamasını beklemek biraz hayalperestlikti. O bekçinin karşısına Dostoyevski’yi getirin, bahsetsin suçlu psikolojisinden, bir insanı suç işlemeye iten unsurlardan, dinler miydi bekçi? Hayır. “Onu bunu geç Dosto, nasıl verdim eline dün tavlada” derdi. Tavlaymış, hah! Satranç oyna bari, cahil adam. Hayır anca tavla oynarsın, bir şans oyununda kazanınca atarsın havanı. Onu da zar tuta tuta kazandın zaten tüm kahve biliyor. Nasıl zar tutsun Dostoyevski, adamın elleri yazmaktan nasır tutmuş. Dünya edebiyatına adını altın harflerle yazdırmış adamın koltukaltına tavla tahtası sıkıştırır bizim bekçi, budur onun insanlığa mirası. Sizi zavallılar, ufak zaferlerinizin tadını çıkarın, çünkü gereksiz hayatlarınız sona erdikten sonra mezar taşınızdan başka bir iz bırakamayacaksınız bu dünyada.
Zekama güvenim sonsuzdu ama bekçinin kapasitesi hakkında ciddi endişelerim vardı. Dahiliğin onda dokuzu kaçmaktı ve onda birlik şaft kayma riskini göze alamazdım. Tamamlamam gereken bir görev vardı, ....... bana güveniyordu. Başladım koşmaya. Bacaklarım uzundu, bir çitanınkiler gibi. Benim bir adımım bekçinin iki adımına denkti, kısa sürede fark attım. Arkamdan bağırıyordu “Gaçma amuğaa goduğğğuuummmnnnn”, acaba normalde de sesi böyle miydi yoksa nefes nefese kaldığından mı böyle çıkıyordu diye düşündüm koşarken. Bu şartlarda bekçinin bana yetişmesi olası değildi, fiziksel üstünlük bendeydi. Ama o atletik, uzun, sütunumsu bacakların üstünde kıllı ve yağlı bir göbek, onun da üzerinde her koştuğumda hoplamaya başlayan iki adet yüzde yüz doğal göğüs vardı. Bir dakika içinde nefesim tükendi, dalağım ha patladı ha patlayacaktı. Koşarak alt edemezdim rakibimi. Köşeyi döner dönmez yere attım kendimi, uzandım bir bariyer edasıyla. Beni görmeyip takılan bekçi yere yığıldı. Hemen üzerine çıktım, sağ bileğinden kırdım, sırtına yapıştırıp etkisiz hale getirdim. Tek yapmam gereken onu güvenli bir yere kelepçelemekti. Ama adamın üzerinde kelepçe yoktu, kelepçeleri nerede sakladığını sordum “Bizde gelepçe yok abey” dedi. Belindeki tabancayı gördüm. Silahı elime aldım. Adama ateş etmeyecektim elbette, o bir emir kuluydu, ekmek derdindeydi. Sadece kabzasıyla vurup bayıltacaktım. Silahı ters çevirip indirdim boynuna. Bayılmadı, çığlık attı yalnızca, yeniden vurdum. Yeniden, yeniden, yeniden. Bayılmıyordu, sanırım yanlış noktaya vuruyordum, kafasına vurmaya başladım. Darbelerim etkili olsun diye keline nişan alıyordum. Canı yanıyordu sadece, hala bilinci yerindeydi. Ensesine vurdum, omuzlarına, sırtına, beline, hatta taşşaklarına. Bayılmıyordu adam, Hollywood filmleri yalan söylemişti yine. Adama vurmaktan kolum yorulmuştu ama o hala uyanıktı. Sanki altımda bekçi Hüseyin Efendi değil de Mike Tyson vardı.
Baktım bekçinin nakavt olmaya niyeti yok, bir odaya kilitleyeyim dedim. Bayılmasa da amı götü kaybetmişti, ayağa bile kalkamıyordu. Sol omzuna girip malzeme odasına götürdüm, ücra bir köşeye oturtup yerden bulduğum başka bir saç tokasıyla kilitledim kapıyı. Michael Scofield elime su dökemezdi. Bina içi güvenliği çökertmiştim, şimdi tek yapmam gereken hedefe ulaşmaktı. Kızın hangi odada bulunduğunu bilmiyordum, telefonuma “adsız” diye kayıtlı dostumu arayıp sormalıydım, bildiğini pek sanmıyordum gerçi ama AVEA içi bedava dakikalarım vardı, sorun değildi. Aradım, telefonu birkaç kez meşgul tonu verip kapandı. Garipti, her AVEA abonesi gibi bu tarz olaylara alışıktım, garipliklere katlanıyordum çünkü hesaplıydı. İsmini, cismini bilmediğim bir kızı nasıl bulacaktım koskoca yurtta? Düşünmeliydim, normal beyinlerin çözebileceği bir problem değildi bu, beni ise birazcık zorlardı. Saksıyı çalıştırma vaktiydi, kuytu bir köşeye gidip düşünen adam pozuna büründüm. Sağ elim çenemdeyken arkamdan biri dürttü.
AYNASIZLAR, enselemişlerdi beni, duruşmadaki savunmamı planlamaya başlamıştım bile. Arkamı dönmemle basılmadığımı, başıma tüm bunları açan adamın beni dürttüğünü anladım. Ne işi vardı burada? Mevcudiyeti büyük tehlike teşkil ediyordu. Benim gibi bir ajan değildi o, sıradan bir sivildi. İkimizi her an yakalatabilir, tüm operasyonu berbat edebilirdi. Ama içinde bulunduğum şartlar altında onu azarlamak benim profesyonelleğimdeki birinin yapmayacağı bir hataydı, soğukkanlılığımdan taviz vermeden iletişime geçtim.
-Beni mi aradın?
-Evet ama telefonun meşguldeydi.
-Arkadaşla konuşuyordum ya. Pek kastırmadı değil mi güvenlik?
-Çocuk oyuncağıydı.
-Senin adın Tomas bunlar sana komas, koçum benim.
-Yenge hangi odada biliyor musun abi?
-Bir üst katta, gel göstereyim.
Kıllanmıştım, hatunun kızlık soyadını dahi sorsam söylerdi ama ismini bilmiyordu. Buraya nasıl geldiği ise başlı başına bir muammaydı. Ama ona güvenmekten başka çarem yoktu şu anda. Kızı tanımlamasını istedim, fiziksel olarak. “Hani bu sabah kestiğin bir kız vardı hatırlıyor musun” dedi. Demek aynı kıza göz koymuştuk. Kıza kaçamak bakışlar atarken yakalamıştı beni; dostunu yanında tut, düşmanını daha yakınında felsefesini benimsediği için benimle tanışmış, sonradan sıkı bir ikili olmuştuk. Benim için sorun teşkil ediyordu muydu bu durum, diye sordu, kesinlikle hayır dedim. O kızı çoktan unutmuştum bile, dünya ahiret bacımdı bu saatten sonra.
Odanın önüne gelmiştim, en zor bölümdeydi sıra. Güvenlik görevlilerini sivri zekamı kullanarak alt edebilir, çakallığımla her türlü ortamdan sıvışabilirdim ama kızların arasına girdim mi yapabileceğim pek bir şey yoktu. Türk kızları her tipsiz erkeğe potansiyel tecavüzcü muamelesi yapıyordu ve ne yazık ki benim Orlando Bloom’la uzaktan yakından alakam yoktu. Saç sakal birbirine karıştığında hafiften Colin Farrell’a benziyordum ama bu yeterli değildi. İçeride Allah muhafaza linç bile edilebilirdim. Hayatımı tehlikeye atmadan önce bir şeyi öğrenmem gerekiyordu:
-Abi, sana bir şey sormam gerek.
-Sor aslanım.
-Ya kusura bakma ama senin adını unuttum ben, neydi?
-Fark etmiştim bir kere bile ismimi kullanmamandan zaten.
-Kafam biraz dağınıktı da, neyse sonunda çıkardım ağzımdan baklayı.
-Bengisu.
-Efendim?
-Hayır, hayır. Benim adım Bengisu.
Bengisu’nun Türkiye'de en çok kullanılan 1991. isim olduğunu biliyor muydunuz? Ülkemizde yaklaşık her 29,448 kişiden birinin adı Bengisu ve ismin yaygınlık oranı binde 0.03.
Kulaklarıma inanamıyordum, bu bir mucizeydi. Hayallerim gerçek olmuştu, yeryüzündeki tek erkek Bengisu’nun ben olmadığımı öğrenmiştim nihayetinde. Eğer gizlilik gerektiren bir görevde olmasak zafer şarkıları söyler, sevinç çığlıkları, mutluluk taklaları atardım. Öteki Bengisu fazla sevinmemem gerektiğini söyledi. Ben sevinmeyecektim de kim sevinecekti? Yıllardır süren ezikliğim tarihe karışmıştı. Artık kız ismine sahip olduğumu söyleyen herkese göğsümü gere gere itiraz edebilecektim. İsimler sözlüğünde Bengisu’nun hem erkek hem kız ismi olduğu yazmasına rağmen basım hatası yapıldığına ben bile inanmaya başlamışken gerçek tüm aydınlığıyla ortaya çıkmıştı. “Yanılıyorsun” dedi “Dünyadaki tek erkek Bengisu sensin”. Nasıl olurdu bu, adamın sakalları vardı. Hormonal bir bozukluk muydu yoksa? Peki ya aşık olduğu kız? Öteki Bengisu lezbiyen miydi? Bu iddialarımı duyar duymaz gülmeye başladı, öyle bir şey değil dedi. Yoksa, yoksa uzaylı mıydı? “Yine yanıldın. Ben senim”
O bendi, ben oydum. Kafam iyice karışmıştı.
“Ben gerçek değilim, bilinçaltının yarattığı bir karakterim” Bütün o diyaloglar kafamdan dışarı çıkmamıştı, yapay zekaya karşı PES oynamıştım, rehberime kendi telefonumu kaydetmiştim, kız yurduna tek başıma girmiştim. Kendi mahsulum hayali arkadaşımın adını bilmediğim için gergin dakikalar geçirmiştim hatta.
Şizofren beynim benim.
Bilinçaltıma sinirliydim, neden böyle dalavere yapmış, arkamdan oyunlar oynamıştı? “Sebebi basit” dedi “aksi takdirde senden bir bok olacağı yoktu”. Bilinçaltım kalbimi kırıyordu, böyle bir yorumu hakedecek ne yapmıştım ki ben? “Daha ne yapacaksın ulan” dedi “1,5 liralık dergi için kendini tüm okula rezil rüsvan etmeyi biliyorsun, sikik bir oyunda rekor kıracağım diye saatlerini harcıyorsun, ama gidip bir kıza merhaba bile diyemiyorsun. Ben de insanım lan; sevmek, sevilmek, sevişmek benim de hakkım anasını satayım” Adam gibi söyleseydin ya bilinçaltı, gider konuşurdum kızla. “Hayır konuşmazdın” dedi, haklıydı. Ne kadar sağlam bir geyikçiysem o kadar da fos bir flörtgendim. Tanımadığım bir kızla ıssız bir adaya düşmeden konuşmam pek olası değildi. Beynimin beni tuzağa düşürmekten başka çaresi kalmamış, kankalık müessesini kullanarak aşk ortamlarına sokmuştu. O kızı uzun süredir bilinçaltımda kesiyordum, yurda girip çıkarken görmüştüm kaç defa. Bütün parçalar yerine oturuyordu, biri hariç. Kızın hangi odada kaldığını nereden biliyordum? Bu bilgi tamamen sallamaydı, her türlü permütasyon hesabını yapsam bile hata payı inanılmaz yüksekti.
-İçime doğdu.
-Ne demek içime doğdu, sırf içine doğdu diye girmem o odaya.
-Bazen en iyisi hislerine kulak vermektir.
-Hislerime sıçayım.
-Peki tamam, hisleri salla. Aşka inanmıyor musun peki?
-Yoo inanıyorum.
-Güzel.
-Aşkın adamı en savunmasız halinde yakalayıp götünden kan alan bir şey olduğuna inanıyorum.
-Saçmalamayı keser misin lütfen.
-Asıl sen saçmalama, bu romantik-komedi numaralarını yutmam ben.
-Öyle mi, inanmıyorsun peki, tamam. O zaman bana açıklar mısın, yüksek güvenlik önlemleri alınan bir binaya elini kolunu sallayarak nasıl girdin?
-Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu olm? Bu komplekse sızabilmek için kıvrak zekamla tilki kurnazlığımı...
-Bırak lan bu ayakları, iyi ki bir iltifat ettik götün tavan yaptı hemen. Dahi mahi değilsin amına koyayım. Normalde bu yurdun önünden bile zor geçersin sen.
-Kırıcı konuşuyorsun.
-Şimdi geyik sırası değil. Bir mucize gerçekleşti, sıra ikincisinde. Kaderinde yazıldığı için şu an buradasın, kaçamazsın alınyazından. Sonuna kadar geldin, hadi güven bana, içeride kız.
Romantik beynim benim,
İçeri girmeden önceki son direktifleri veriyordu bana:
-Tamam, kendine güven.
-Peki.
-Sakın kızdan gözlerini kaçırma.
-Anlaşıldı.
-Saçını düzelt.
-Düzelttim.
-Keşke daha düzgün bir şey giyseydin gelmeden.
-Üzerimde en sevdiğim tişört var, Between The Buried And Me tişörtüm.
-Evet sorun da bu zaten, "senin" en sevdiğin tişört.
-Ne demeye çalışıyorsun?
-Demek istiyorum ki bu tişört senden başka kimseye hiçbir şey ifade etmiyor.
-Bu tişörtten Türkiye’de sadece bende var, tamam mı? Üstelik sakın bana bu baskı kötü deme.
-Hayır, gayet güzel baskısı, logo da başarılı. Hatta The Silent Circus gelmiş geçmiş en efsane albümlerden biri.
-Yani.
-Fakat sence o kız Between The Buried And Me nedir biliyor mudur?
-Hiç sanmıyorum.
-Peki bu binada kalan herhangi biri biliyor mudur?
-Kesinlikle hayır.
-Peki bu şehirde bilen kız var mıdır?
-Adını duymuş birkaç tane olabilir, ama dinleyeni yoktur muhtemelen.
Olsun, yine de en sevdiğim tişörttü ve kendime güvenimi ikiyle çarpıyordu. Başladığım işi bitirmeliydim. Ne maceraydı ama, acaba içerideki kız biliyor muydu onunla tanışabilmek için neler yaptığımı? Ben bile birkaç dakika öncesine kadar farkında değildim gerçi. Ne hikaye, bir destan adeta. Nasıl tanıştığımızı soranlara uzun uzun anlatacaktım olanları, inanmasalar bile umrumda değildi, şu an tarih yazıyordum. Kapıyı sessizce açıp içeri girdim. Karanlık bir odaydı, yalnızca pencerenin birinden hafif bir ay ışığı hüzmesi sızıyordu içeri. O da müstakbel sevgilimin üzerineydi. Ne hikaye, romandan aşağı kalır yanı yok. Yanına gittim, ne de tatlı uyuyordu, uyandırmaya kıyamıyordum ama yapmalıydım. Benden başka kimsenin göremediği Bengisu’nun dediği gibi kaçamazdım kaderimden. Hafifçe dürttüm, tepki vermedi. Biraz daha sert dürttüm, kafasını öbür tarafa çevirdi. Bu sefer şiddetli dürttüm, hatta salladım ve uyandı.
Ah o gözler, ilk defa bu derece yakından görüyordum onları. Kanlı ve çapak dolu olmalarına rağmen ay ışığını mükemmel yansıtıyorlardı.
Kız gözlerini açtıktan sonra biraz affalladı ve beni tanımlar tanımlamaz çığlık atmaya başladı. Sapık diye bağırıyor ve kendini benden uzaklaştırıyordu, elinde yastık tüm gücüyle vuruyordu desem yalan olur. Bunların hiçbirini yapmadı, normalde insanlar uyandırıldıklarında -özellikle gecenin bir yarısı- huysuz davranırken o tam zıttını yapıyordu. Çünkü farkındaydı karşısındakinin Colin Farrell’ı andıran potansiyel bir tecavüzcü değil hayatının aşkı olduğunun. Beni bekliyordu yıllardır ve sonunda gelmiştim. Yatağın üstüne bağdaş kurdu, yanına oturdum. Konuşmuyorduk, hayır açıklama yapmamıza gerek yoktu. Koluma girmişti, ne sıcaklık, ne mutluluk. O kadar uzun süre geçmişti ki koluma bir kız girmeyeli. Adını sormamın zamanı gelmişti, içimden bir ses Alev diyordu. Ne güzel bir isim, Alev. İddialı ve bir o kadar da doğal. Bengi”su” ve Alev, çelişkili iki isim, muazzam bir dilemma, yin ile yang, doğanın vazgeçilmez iki unsuru. İsmini sordum, ağzını açtı benim ve diğer Bengisu’nun yavuklusu :“Benim adım VIZZZZ”
Orospu çocuğu beynim benim,
Yine yapmıştı yapacağını! Alay ediyordu benimle, karşımdaki kız öteki Bengisu kadar gerçekti. Nasıl kanmıştım bu maskaralığa, eminim katıla katıla gülüyordu şu an bana, yüzyılın işletmesine imza atmıştı. Diğer bütün organlarıma anlatacaktı beni nasıl tongaya düşürdüğünü. Böbreklerim o kadar çok gülecekti ki muhtelemen bir hafta ishal olacaktım. Kızı ittim, nasılsa gerçek değildi, acımazdı canı. Kafamı duvara vurmaya başladım, sağdan sağdan vuruyordum. Gelecek yıl ÖSS’ye gireceğimden matematiksel işlemleri yapan sol lob bana lazımdı. Ölen beyin hücrelerimin geri dönmeyeceğini biliyordum, sikime kadar yolları var, istemiyordum artık onları. Bağırıyordum, bilincimin altına üstüne küfürler saydırıyor ve sert bir şekilde kafamın sağ tarafını duvara çarpıyordum. Yalandı hepsi, yurtta falan değildim, büyük ihtimalle şu an bizim apartmanın boşluğunda çığlıklar atıyordum. Az önce gece bekçisini değil de komşulardan birini takoz cep telefonuyla pataklayıp asansöre koymuştum. Maceram karman çorman bir dizi halüsinasyondan ibaretti.
“Napıyorsun” diyordu Alev. Adı Alev değildi belki de, hatta hayalgücümün ürünü olduğu için istediğim adı koyabilirdim ona. Hayriye diyebilirdim mesela ironik bir şekilde, ya da Galatasaray'ın bu sezon renklerine bağladığı Fildişi Sahilli sağ kanat oyuncusu Abdul Kader Keita. Buldum, buldum, onun adı bundan sonra Bengisu olacaktı. Kız ismiydi nasılsa. Kolumdan çekiyordu ama tenim kandırıyordu beni. Beş duyuma da inanmıyordum artık, hepsi benimle taşşak geçmek için ellerinden geleni ardına koymuyordu.
Hayal gördüğümün farkında olsam da bulunduğum ortamdan kurtulamamıştım, şov daha yeni başlıyordu. Diğer kızlar uyandı ve çığlık atmaya başladılar. Sapık, sapık diye bağırıyorlardı. Bazıları ağlıyordu, hayatlarının en korkunç gecesiydi. Oraya ait olan en son şeydim, uçakta açık cep telefonu, apartmanda köpek, AKP kabininde bıyıksız milletvekili, kız yurdunda erkek, üstelik yakışıklı olmayan bir erkek, pek de zeki sayılmayan bir erkek. Kızların çoğu makyajsız olduklarından zombi gibi görünüyordu. Gözlerinin altında bir değil dörder çizgi vardı. Nefes alamayan ciltleri pörsümüş, yanakları Ege kıyılarından bile daha girintili çıkıntılı hale gelmişti. Alev onlar gibi değildi ama. Sabahki halinden farkı yoktu, hala sivilceliydi, saçları dağınıktı. Üzerime üzerime gelen kızlar korku filmini andırıyordu, hani zombilerin şehri ele geçirdiği filmler. Ya da Left 4 Dead. Onar onar geliyorlardı. Ne yazık ki bölüm başında silah almayı unutmuştum. Makyajsız, pijamalı, parmakarası terlik giymiş kızlar, gülle gibi kocaman çantalarını üzerime fırlatıyorlardı. Odanın içindeki kız sayısı gittikçe artıyordu. Yurt mevcudunun yarısı bir odaya doluşmuş beni dövüyordu. Yere yatırmışlardı beni, uzun ve ojesiz tırnaklarıyla tırmalıyorlardı vücudumu. Emindim bu olay bittikten sonra üzerimde bir tane bile çizik izi olmayacağından. Karşılık vermiyordum o yüzden, yaslanmış eşeğin sudan gelmesini bekliyordum. Arka taraftaki kızlardan birinin “Aaa yoksa o Colin Farrell mı” dediğini duydum. Arkadaşının “Hayır, tecavüzcünün teki” demesiyle makyaj çantasını kafama fırlatması bir oldu. Cani diye bağırıyordu kimi, kimi polisi arayın diyordu. Bazıları patlamış mısır almış, Cuma gecesi linçinin tadını çıkartıyordu. Ellerinde meşalelerle dolaşan tipler bile görüyordum. Alev, Hayriye, Abdul Kader Keita ya da 3. Bengisu ise diğerlerini durdurma gayretindeydi. Azgın kalabalığa karşı tek başına korumaya çalışıyordu beni. O bana aşıktı, evet bilinçaltı karakterim bana aşıktı, ne kadar da şanslı bir adamdım ben. Etraf bulanıyor, gözlerim kapanıyordu. Bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz. Evet, bir kabusun daha sonuna geldik sevgili okurlar. Yayında ve yapımda emeği geçen herkes adına sizlere teşekkür eder ve mutlu birer haftasonu dileriz.
Beyinsiz beynim benim.
Gözlerimi gökyüzüne karşı açtım. Takımyıldızlar çocuk kitaplarındaki birleştirilmeyi bekleyen noktalar gibi dizilmişti, Küçük Ayı, Herkül, Büyük Ayı, Hasan Mezarcı ve diğerleri. Hepsi bana bakıyordu sanki. Hayatımda ilk kez açık havada uyumuştum, güzel bir duyguydu, daha sık yapmalıydım. Bir banka uzanmıştım ama yumuşak bir şey vardı kafamın arkasında. Çantamdır heralde diye düşündüm. Ama tutulmuş boynumu hafifçe sola çevirince yanıldığımı fark ettim. İki kişinin gölgesi düşüyordu yere, birisinin dizindeydim, o biri Alev’di. Yurdun bahçesinde oturuyorduk. Uyandığımın farkına varır varmaz çok sevindi, nasıl hissettiğimi sordu. Hareket edemiyordum, bir patlıcan kadar morarmıştım, rüzgar bile acıtıyordu vücudumu, bedenimde kıldan çok çürük vardı. Sağ eliyle okşadı yüzümü. Titriyordu eli, kemikleri seçiliyordu ve bembeyazdı. Pijamasının üstüne ince bir süveter giymiş ve belli ki saatlerdir dışarıda bekliyordu. Donmak üzereydi garibim ama şikayetçi değildi. Tipik kızlar iki dakika soğuğa maruz kalınca Azer Bülbül gibi titremeye başlar ve sanki dünyanın klimasını ben ayarlıyormuşum gibi trip üstüne trip -bu kelimeyi hala sevmiyorum- atardı. Alev o kızlardan değildi, belki de Alev kız bile değildi. O kadar çok şey gelmişti ki başıma son 24 saatte, doğmakta olan güneşe dahi güvenemiyordum. Fakat içinde bulunduğum fiziksel hal -eşeğin sudan gelmesi, hatta damacana doldurması- soğuk havaya rağmen Alev’in sıcaklığı, en önemlisi de bana bakış şekli yaşadıklarımının bütünüyle halüsinasyon olmadığının göstergesiydi. Sanırım yanılmıştım, Alev gerçekti, öteki Bengisu hariç her şey gerçekti. Tamam yurttaki güvenlik önlemleri, kuleler, K-9 köpekleri, keskin nişancılar da hayalgücümün ürünüydü, ama onların haricinde her şey yüzde yüz gerçekti.
Olan biteni psikolojik dengesi bozulmamış birinden öğrenmeliydim. Alev’den yaşananları kısaca anlatmasını istedim. Söylediğine göre yurttaki kızlar tarafından bokum çıkana kadar dövülmüştüm, son anda kurtarmıştı beni. Yalvar yakar kızları polis çağırmamaya ikna etmişti. Kimse beni yurdun içinde istemiyordu, o yüzden dışarıda bekliyorduk. Tek başıma sokakta yatmama razı olmamıştı, kucağında uyuyakalmıştım. Ah Alev, bu kadar zahmete gireceğini bilsem sabahleyin okul bahçesinde konuşmaz mıydım seninle. Ama zerre şikayetçi durmuyordu, hatta bilincimin yerine gelmesi onu oldukça sevindirmiş, uzun ve zorlu bekleyişini bir anda unutturuvermişti. Bir ev kadını gibi verilen görevi kabullenmiş, kayıtsız şartsız yerine getirmiş ve ancak bir annenin evladına gösterebileceği kalibredeki şefkatle dizlerine yatmama izin vermişti. Saat beşti, yani beş buçuk saattir başımda bekliyor demekti bu. Gözlerinden anladığım kadarıyla bir damla bile uyku girmemişti. Biricik Alevim benim, ben kendi yaptıklarımla övünürken, o beni çoktan geçmişti. Hala Alev dediğime bakmayın, ismini bilmiyordum. Adını sordum, Alev dedi. Şüphelerim geri dönmüştü, beynim nerede duracağını bilmiyordu, sakız gibi uzatmıştı şakayı. Herşeyin bir sınırı vardı, o ana kadar yaptıklarının hepsini bir yere kadar anlayışla karşılasam da bu bardağı taşıran son damlaydı. Tam kafama okkalı bir yumruk geçirecekken Alev güldü “Tüm gece bana Alev deyip durdun, nerden estiyse artık. Gerçek adım Arzu”. Alev kadar olmasa da güzel isimdi Arzu, tutku vardı içinde. R içermesi telaffuz ederken biraz zorluk çıkartacaktı ama olsun, yine de hoş isimdi.
26 Temmuz 2009 Pazar
Hayır, İşletme Okumuyorum
Yukarıda saydığım üçlülerin ortak noktası birbirlerini tamamlayan olgulardan oluşmaları. Ben de bir üçlünün parçasıyım. Ben, Alp ve Batu. Alp grubun yakışıklısı, eğer yabanileşmediysek Alp’in sayesindedir. Kızlarla aramızdaki yegane köprüdür kendisi. Beni zaten biliyorsunuz, grubun beyniyim. Aslında pek zeki sayılmam ama diğer alanlarda tamamen vasıfsız olduğumdan bana zeki diyorlar. Bir de tayfanın diğer iki üyesinin aksine az buçuk okumuşluğum ve yazmışlığım vardır. Kaldırım filozofu, abaza edebiyatı. Ne kıraathane, ne de Starbucks, iki arada bir deredeki sevgili yazarınız. Batu ise çetenin neşe kaynağı. En bunalım halinizde bile sizi kahkahalara boğabilir Batu, çok matrak çocuktur. Matrak dediysem Cem Yılmaz, Ata Demirer gibi değil, farkında olmadan espri yapar. Bazen sakarlık, çoğu zaman mallık, istemdışı komedi ustasıdır. Alp olmasa insanlıktan çıkarız, ben olmasam kültür-sanat yoksunu oluruz, Batu olmasa gülmek nedir unuturuz, hepimiz tripodun birer ayağıyız.
Ama Alp son zamanlarda bir garip davranıyor. Bir baraj gölü kadar durgun, henüz sinirlenmemiş Yalçın Küçük kadar sessiz. Tamam hepimizin kötü zamanları olabilir ama benim tanıdığım Alp hiçbir şeyi kafaya takmaz. Rahatlıkla Kaygısızlar ailesinde kendine yer edinebilecek kapasiteye sahiptir. Alp hayatını ( )’a -anladınız siz- adamış bir adamdır. Kendisiyle arkadaşlık edecekseniz şu tarz diyaloglarla alışmanız gerekiyor:
-Selamın aleyküm.
-Aleyküm selam.
-Abi geçen Funda’yla beraber film izliyorduk bizde. Filmin ortasında elini pantolonuma soktu...
Devamını anlatmaya gerek yok. Zaten çok meraklı değilim Alp’in seks maceralarına ama kaçışı yok, illa anlatır. Alp ile buluşmadan önce beynime sistem geri dönüş noktası alırım. Uçkur günlüklerini anlattıktan sonra sistem geri yüklemesi yaparım, böylece hafızamda gereksiz yer kaplanmamış olur. Adam depresyonda olsa bile tek postada düzelir. Yakışıklı çocuk, işini de biliyor, bir elinde cımbız bir elinde ayna çok da sikinde dünya. Ama şu an gün batımındaki bir gölge kadar silik. Onu böyle görmeye hiç alışık değilim ve dürüst olmak gerekirse korkuyorum. Sekse olan düşkünlüğü göz önüne alındığından zührevi bir hastalığa yakalanma ihtimali pek de düşük değil Alp'in. Derdini soruyoruz, yok bir şeyim diyor ağzı, anlat anlat bitmez diyor gözleri. Batu formda olmasına rağmen bırakın gülme krizine girmeyi sırıtmıyor bile, borsa haberlerini sunan zombileşmiş spikerler gibi yorgun mizacı. Zaman herşeyin ilacı diye avutuyoruz kendimizi ama bir hafta geçmesine rağmen Alp’de bir düzelme yok.
Hava gavur amı gibi yanıyor. Suratımdaki ter damlalarına balıklama dalıyor sinekler. Adeta jakuzi keyfi çekiyorlar bedenimde. Kendime tokat ata ata öldürüyorum omurgasız ibneleri, terime sinek kanı bulaşıyor. Tadına bakıyorum, zafer tadı var ter-sinek kanı karışımında, biraz da tuzlu. Batu’yla beraberim, parkın birinde oturuyoruz. Bakkaldan gazete, gazoz aldık. İşe yaramaz haftasonu ekini Batu’ya verdim, asıl gazeteye ben bakıyorum. Asıl gazete de işe yaramaz aslında, ama olsun gündemden kopmamak lazım. Gazeteyi okurken yüksek oktavdan bir hasiktir çekiyorum. Batu ne gördüğümü soruyor, hemen gazeteyi eline tutuşturup gösterdiğim haberi okumasını istiyorum. “Aman Allahım” diyor Batu “İnanmıyorum, Cem Garipoğlu Mars’ta görüntülenmiş”. “Hayır Batu, o değil bir altındaki habere bak” diyorum. Okumaya başlıyor:
HANİ DÜZMEZDİ!
İstanbul Beykoz’da yaşayan Hüseyin Düzmez (53), genç yaştaki oğlanlara tecavüz ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Hüseyin Düzmez’in kurbanlarından A.M.’nin şikayeti üzerine harekete geçen emniyet ekipleri yaptıkları soruşturma sonucu Hüseyin Düzmez’i suçlu buldu. 21 Ağustos’da hakim karşısına çıkacak Hüseyin Düzmez’in 8 ila 22 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması bekleniyor.
Batu gülüyor. Komik bir şey mi var diye soruyorum. “Daha nolsun abi, A.M. puhahaha” diyor ve kahkaha tufanına kaldığı yerden devam ediyor. “Mal herif, A.M. dediği Alp Maraz” diyorum. “Eeeee” diyor. “Bizim Alp” diyorum, “Siktir lan taşak geçme” diyor. Ve Alp'in soyadının Naraz olduğunu söylüyor ama istihbarat kaynağı Batu olduğundan pek ciddiye almıyorum. Yani siz olsanız ampülü Ediz Hun'un icat ettiğini zanneden birine güvenebilir miydiniz? Aynen, ben de aklın yolunu seçiyorum. Seslerin yükseldiği, el kol hareketlerinin hafiften coştuğu, eski defterlerin açılıp Batu'nun itinayla göt edildiği bir oturumdan sonra Batu tayfamızdaki hiyerarşiye istemeyerek de olsa boyun eğiyor ve Alp'in soyadı konusunda yanıldığını kabul ediyor.
Fakat yoğun ısrarlarıma rağmen hala Alp'in tecavüze uğradığına inanmıyor, onu işlettiğimi zannediyor. Aslında haksız da sayılmaz zira Batu’nun saftirik kişiliğinden faydalanarak sayısız defa işlettik fakat bu sefer şaka yapmıyorum. “Hayır, hayır. Siz yine beni kandırmaya çalışıyorsunuz, ama yemem artık o numaraları.” Az önce kendime attığım tokatlardan biraz daha şiddetlisini Batu’ya yapıştırıyorum, “Burada kankamız tecavüze uğramış sen hala işletme sanıyorsun”. Gazetedeki resmi gösteriyorum, mozaiklenmiş bir vesikalık, altında “Hüseyin Düzmez tarafından cinsel istismara uğrayan A.M.” yazıyor. Resimdekinin Alp olduğunu iddia ederken 50 metre ileriden yaklaşan Alp’i görüyoruz. Gazeteyi saklıyorum ve Batu’ya az önce okuduğu haberi unutmasını, Alp’e hiçbir şey çaktırmamasını, her zamanki gibi davranmasını tembihliyorum. Batu dert etmemem gerektiğini söylüyor.
Alp yanımıza geliyor. “Naber lan ibne” diyor Batu, ama cümle tam biterken kırdığı potun farkına varıp kafasını eğiyor. 13 saniyelik sessizliğin ardından Batu’ya kısa ama sert bir fırça bakışı atıyorum ve “Nasılsın abi” diyorum Alp’e. Yine midesinden konuşuyor. Oturalım, muhabbet edelim diyorum ama kendisinin bile emin olmadığı bir bahane uyduruyor. Bak gazoz aldık diyorum “Yaaa abiii, benim şey var, şeetmem lazım, şeyden önce” diye geveliyor. Batu “Kancıklık yapma Alp” diyor, Alp’den izin alıp Batuyla başbaşa kalıyorum. “Sen gerizekalı mısın” diyorum, “cidden sende zeka geriliği var”. Abi ya sen demedin mi her zamanki gibi davran diye itiraz ediyor. Aramızda şiddetli bir tartışma patlak veriyor, şiddeti azalır azalmaz Alp’in uzaklaştığını görüyorum. Adımları paytak paytak, ters ilişkiye girdiğine dair bir gösterge daha.
Hemen Batu’yla olağanüstü hal toplantısı yapıyoruz. Son derece hassas bir konu ve nasıl davranmamız gerektiğine dair en ufak bir fikrimiz bile yok. Batu hala inanmıyor, belki de inanmak istemiyor. “Bir erkeğin başına gelebilecek en kötü şey” diyorum, haklı olduğumu söylüyor .“Yani haklısın abi. Şu Hüseyin Düzmez’in tipine bak, yaşlı başlı adam, götündeki kıllar ağırmış. Eli yüzü düzgün biri olsa bi yere kadar”. Hiç gülecek halim yok ama Batu yine de Batuluğunu yapıyor. İzlememiz gereken strateji hakkında derin derin düşünüyoruz. Eğer çok üstüne gidersek onu kendimizden uzaklaştırabiliriz, fakat kayıtsız kalmamız da mümkün değil. Batu olaya inanmamakta ısrarcı, gel benimle diyorum. Bizim eve gidip MSN’e giriyoruz. Alp’in iletisinde “Herşeyin aq” yazıyor. “Bak Batu, bir insan iletisine ‘herşeyin aq’ yazıyorsa ya inanılmaz tırttır ya da dibe vurmuştur. Alp’i çocukluğundan beri tanıyoruz, sence hangi şık akla daha yatkın” dememle Batu ağlamaya başlıyor. Hıçkırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor,sakinleştiriyorum, sarılıyoruz ve her şeyin düzeleceğine dair söz veriyorum. Daha önce Audrey Bitoni’nin ağladığı omuzda şimdi Batu ağlıyor. Birazcık hüzünlendikten sonra asıl mevzuya dönüyorum. “Güçlü olmalıyız Batu, Alp’in bize her zamankinden fazla ihtiyacı var”. Gözyaşlarını siliyor, kendine çeki düzen verip ne yapmamız gerektiğini soruyor. “Bize sadece bir kişi yardım edebilir” diyorum.
Soru: Sayın Hocam, bizim bir arkadaşla ilgili sorumuz. Kendisi gayet yakışıklı, düzenli bir seks hayatı var ve bize söylediğine göre penisi 19 santim. Uzun yıllardır tanırız ve gayet mutlu, hayat dolu bir adamdır. Fakat geçen gün gazetede yaşlı bir adam tarafından tecavüze uğradığını okuduk ve o günden beri morali çok bozuk. Bizim olaydan haberdar olduğumuzu bilmiyor, ama o olduğundan eminiz. Endişelenmeye başladık, acaba kendisini düzeltmek için ne yapmalıyız? RUMUZ: Beykoz Boys_89
Cevap: Ula bir siz eksiktiniz! Adınız Beykoz’un oğlanları, ama ben size diyorum Beykoz’un soytarıları(!) Bugüne kadar binlerce saçma soru aldım ama sen saçması sizinkisi. Kimisi dedi kız arkadaşımla ilişkiye girerken prezervatif yerine deney tüpü kullandım, hamile kalır mı; kimi dedi erkek arkadaşım kulak deliğime boşaldı, kulak zarım delinmiş midir. Hepsine amenna dedik, cevap verdik, maksat halkımıza hizmet olsun dedik ama artık burama kadar geldi. İşiniz gücünüz yok mu evladım sizin, kafayı böyle şeylere neden yoruyorsunuz? Siz kiminle ediyorsunuz alay, işkembeden atmışsınız bir olay, Haydar Hoca kanar mı kolay kolay, dünya gezegen uydusu ay! Hadi yavrum şinanay şinanay, inşaat sahasından geçiyorsun, aman yürürken dikkat et, kafana düşmesin kalay (bir maden çeşidi).
“Bir dakika, Haydar Dümen bizimle dalga mı geçti” diyor Batu. Bazen keşke Batu kadar saf olabilsem diye geçiriyorum içimden. “Yanlış yaptık Batu, hem de çok büyük yanlış. Haydar Dümen kim ki ona güvenerek iş yapıyoruz. Haydar Dümen medyanın şişirdiği bir balon, o ne anlar cinsellikten, psikolojiden, tecavüzden. Adam yazısını yazar, parasına bakar. Kendisinden şifa umup da dalga geçtikleri çok mu umrunda sanki herifin. Alp’in çektiği ısdırabı bilen biri lazım bize, o azabı tatmış biri, Alp'in bulunduğu cehennemden geçmiş biri”
“Benimle görüşmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim İpekciğim” diyorum. İpek tanıdığım en güzel kızlardan biri. Aslında ondan daha güzel kızlar tanıyorum ama götleri kalkık olduğundan İpek hepsinden güzel geliyor bana. Telefonda sesimin çok gergin geldiğini söyleyip önemli bir şey olup olmadığını soruyor. Yakın bir arkadaşımın tecavüze uğradığını söylüyorum. Elimi tutuyor, gözbebekleri büyüyor, gözleri sulanıyor ve çok üzüldüğünü söylüyor. Gerçekten hakikatlı kız İpek. Konuşamıyorum, burnumdan derin derin nefes alıyorum sadece. Burnumda sümük biriktiği için “hmmmffsss, hmmmmmfffffssss” sesleri geliyor. Nefes verirken sol burun deliğimden katı bir sümük parçası fırlıyor, ani bir iç çekişle ait olduğu yere iade ediyorum. Duygu ve mukus yüklü sessizliği o bozuyor, “Arkadaşının adı ne”, Alp diyorum. Şaşırıyor, malumunuz alışılagelmiş bir vaka değil. Yeterince sustuğuma karar verip derdimi anlatıyorum. “Alp gerçekten çok kötü durumda İpek. Ona yardımcı olmak istiyorum ama neler hissettiğini bilemiyorum. Belki sen bizi aydınlatabilirsin”. Nasıl yani diyor. “Yani sen güzel bir kızsın ve eminim yolda laf atanlar, otobüste değdirenler oluyordur”. Aynı şey değil diyor, “Ya İpek ha taciz ha tecavüz hasta etme adamı” diye çıkışıyorum. Tırsıyor, özür diliyor, yardımcı olmak için elinden geleni yapacağını söylüyor. Teşekkür ediyorum. Tecavüze uğradığını nereden bildiğimi soruyor, çantamdan gazeteyi çıkartıp ilgili haberin bulunduğu sayfayı gösteriyorum. “Oha ya” diyor “Cem Garipoğlu Mars’a kaçmış”. Bir alttaki haberi okumasını rica ediyorum.
İpek de çare olmadı. Batu ile kara kara düşünüyoruz. Yok mudur koskoca memlekette bu tarz mağdurlara yardımcı olan bir mecra? Terapi grubu ya da o tarz bir şey. “Merhaba benim adım Alp ve götten sikildim” dedikten sonra milletin alkış patlattığı toplantılar. Yok, yok, yok. Sadece düşkünler evi var o da şiddet görmüş kadınlara hizmet veriyor. Ülkemizde ırzına geçilmiş erkekler arası sosyal dayanışma sıfır. Alp’in hali hala içler acısı. Elimize yüzümüze bulaştırmamak için fazla üstüne gitmiyoruz çocuğun, kesinlikle profesyonel yardıma ihtiyacımız var, ama profesyonel yardıma yetecek paramız yok. Kimseye de anlatamıyoruz derdimizi. Annesine babasına söylesek utancından evi terk eder, keza arkadaş çevresine anlatırsak insan içine çıkamaz. Şu an yapabileceğimiz tek şey araştırma. İnternette tecavüze uğrayan erkekler diye aratıyoruz, “Bunu mu demek istediniz, tecavüze uğrayan kadınlar” diyor Google, o bile anlamıyor halimizden. Biraz daha araştırma yapıyoruz sanal ağda, tecavüzle alakalı psikolojik bilgilere ulaşmaya çalışırken tek bulabildiğimiz pornografik paylaşım yapılan forumlardaki başlıklar oluyor: “50lik dede 18lik çıtıra dayıyor (tecavüz) ***Killa_Cenk*** farkıyla”, “Coşkun halt etmiş, asıl tecavüzcü budur”,“Meraklısına kilisede tecavüz filmi -rahip zenci-” vb...
-Nereye gidiyoruz abi?
-Sürpriz Alpciğim, sürpriz.
-Bari gözümdeki bandı çıkarsan.
-Sürpriz bozulur Alpciğim, sürpriz bozulur.
Belediye otobüsündeyiz, herkes bize bakıyor. Hep filmlerden özenip yapmak istediğim şeylerden biridir şu bant muhabbeti, ama toplu taşıma aracında hiç de hayal ettiğim gibi olmuyor. Müslüman mahallesinde işporta salyangoz tezgahı kurmuş gibi hissediyorum kendimi.
-Vardık mı?
-Az kaldı Alpim. Ha gayret.
Bir otobüs, bir metro ve bir minibüsten sonra hedefe ulaşıyoruz. Minibüsten iniyoruz, gökdelene doğru ilerliyoruz. Ah gökdelenler, modern çağın çınar ağaçları. Metropol insanları güneşin haddini aştığı günlerde devasa gölgelerinde uzanıp nefes alıyorlar. Fakat betimleme ve sosyal tespit yapmanın zamanı değil, halletmem gereken önemli işler var. Bir kolumda Alp, metal dedektöründen geçiyoruz. Asansöre girip 7. kata çıkıyoruz. Stüdyoya girmeden önce Alp’in gözbandını çıkartıyorum. Nerede olduğumuzu soruyor. “Şimdi Alp” diyorum “Son günlerde epey keyifsizdin. Batuyla sana bir güzellik yapalım dedik. Hani şu çöpçatanlık programları var ya, onlardan birine yazdırdım seni. Stüdyoya girip gerekli belgeleri imzalayacağız. Sağlam hatun düşüreceksin abi, güven bana”
Alp’i makyaj odasına alıyorlar. Dikkat ettiyseniz televizyona çıkan kimsenin saçı dağınık değildir, yüzü pürüzsüzdür, tıpkı vesikalık gibi. Çünkü makyaj odasında bir nevi “photoshop”lanırsınız. Ama yüzünüzün layer layer işlenmesi de yetmez. Stüdyo ışıklandırmaları, kamera açıları, işi ne tarafa bakmanız gerektiğine dair bilgi vermek olan görevliler bile vardır televizyon kanallarında. Kadın, erkek farketmez. Televizyonda herkes kusursuz görünmelidir. Alp zaten yakışıklı çocuk, fazla uzun sürmez diye düşünüyorum ama yanılmışım. Bir cerrah dikkatiyle kaşları alınıyor, ressam edasıyla yanaklarına fondoten sürülüyor, saçları sürekli taranmaktan yarısı dökülüyor. Bir buçuk saatlik operasyondan sonra Alp yetmiş milyonun karşısına çıkmaya hazır.
Seyircilere bakıyoruz, alayı yaşlı teyzeler. “Doğru programa geldiğimizden emin misin” diye soruyor Alp. “Şöyle Alp” diyorum “Heralde seyirciler abazalık yapmasın diye damsız almıyoruz demişler. Bizim kadınları bilirsin zaten, tüm gün evde oturmaktan bulanıyorlar, çok meraklılar bu tarz şeylere. Merak etme sen, 10 numara hatunlar olacak yarışmada”.
Alp’in eline bir maske tutuştuyorlar. Maske dediğim bildiğiniz karton parçası, arkadan lastikle bağlamışlar. Maskeye ne gerek vardı diyor Alp. “Yarışmanın formatı böyle, kızlar seni göremeyecek, onları tatlı dilinle tavlamak zorundasın. Ama sen herşeyin üstesinden gelirsin koçum, yüzümü kara çıkartma benim” diyorum.
Üzgünüm Alp, gerçekten çok üzgünüm. Böyle olsun istemezdim ama başka çarem yoktu. Senin balmumu gibi erimene tanıklık edemezdim. Keşke bu kadar ileri gitmem gerekmesiydi, ama emin ol senin için en iyisi neyse onu yapıyorum. Zamanı gelince bana teşekkür edeceksin...
...teşekkür edeceksin...
“Bayanlar baylar, Melahat Yıldız’la Yıldızlar Geçidi başlıyor”. Stüdyoda bir alkış kopuyor ve Melahat Yıldız sahneye dalıyor. “Evvvveet hanımlar, bir Yıldızlar Geçidi’ne daha hoşgeldiniz”. Teyzeler ayakta, bileziklerin ardına saklanmış tombul ellerini dağlıyorlar. “Yine dopdolu bir programla karşınızdayız”. Bir alkış daha, acaba Melahat Yıldız formalite dışı bir cümle kurduğunda napacaklar, gerçekten de çok merak ediyorum. Melahat Yıldız bir estetik cerrahi tahtası. Suratına o kadar çok botox yapılmış ki cildi deriden ziyaden plastik gibi duruyor. Burnunun trigonometrik değeri mükemmel. Bir havuzu doldurabilecek kadar silikon enjekte edilmiş göğüslerini geniş dekolteli bir tuvaletle sergiliyor. Kendi ekseni etrafında 360 derece dönüp seyircilere nasıl göründüğünü soruyor ve tahmin edin noluyor? Evet bildiniz, “koccaman” bir alkış. Normalde “Ben güzel miyim” diye soran ve olumsuz yanıt kabul etmeyen kadınlardan narsist tutumları dolayısıyla nefret ederim, ama Melahat Yıldız’a hak verebiliyorum. O kadar ameliyat geçirmek her yiğidin harcı değil, emeğinin karşılığını almak istiyor kadın, anlayışla karşılamak gerek.
“Şimdi sizlerden koccaman alkış istiyorum” diyor Melahat Yıldız, sanki demese alkışlamayacaklarmış gibi. “Huzurlarınızda Türk Popu’nun yükselen değeri Abdurrahmancan”. Abdurrahmancan playback şarkısını söylerken teyzeler kopuyor. Şarkı canlı söylense pogo yaparlardı heralde. Şarkı bitiyor, seyircilerle alay edercesine “Ağzına sağlık” diyor Melahat Yıldız. Abdurrahmancan son albümü hakkında konuşurken Alp heyecandan tir tir titriyor. Masaj yapıyorum, sakinleşmesi gerektiğini söylüyorum. “Bak sana bir taktik. Bir kitapta okumuştum, sahne heyecanını yenmenin yolu seyircilerin tamamımın çıplak olduğunu düşünmekmiş”. Alp seyircilere şöyle bir bakıyor ve midesi ağzına geliyor. Yanımıza Bluetooth kulaklı bir eleman gelip Alp’i götürüyor. Artık tek başınasın Alp, ama dualarım hep seninle.
“Sıradaki konuğum çok talihsiz bir delikanlı. Çocuk denecek yaşta sapık bir adam tarafından, nasıl desem, cinsel istismara maruz kalan A.M. şimdi stüdyomuzda”. Tabii A.M. başka bir odada olduğundan bunları duymuyor. Hemen seyircilerden biri çığırmaya başlıyor. “Ablamıza hemen bir mikrofon verin” diyor Melahat Yıldız.
Kadın anlatıyor. Artık erkeklere de rahat yokmuş, insanlar delirmiş, kıyamet yaklaşıyormuş, öbür dünyada herkes cezasını çekecekmiş.
Ekranı ikiye bölüyorlar, bir tarafta ilahi adaletten bahseden teyze, öteki tarafta karton kafa A.M. Eminim o kartonun arkasından “Noluyor amına koyayım” diyen bir bakış atıyordur Alp. Baktılar teyze susmaya niyetli değil, mikrofonu elinden alıyorlar ve Melahat Yıldız konuşmaya başlıyor.
-A.M. beni duyabilir musun?
-Hmm, evet ama bana A.M. demenize gerek yok
-Ne diyelim o zaman ablacım?
-Alp.
-Gerçekten de çok cesursun Alp.
ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK
-İstersen maskeni de çıkart
-Formata aykırı sanıyordum
-Sana kalmış, istersen kalsın.
-Zor nefes alıyorum, en iyisi çıkartayım.
-Ne kadar da yakışıklıymışsın.
-Teşekkür ederim.
-Şimdi neler oldu anlatır mısın?
-İşte bir arkadaş getirdi beni buraya.
-Ona da bir alkış alalım
ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK
-Eminim senin için çok zor olmuştur.
-Yoo, hayır. Sadece sürpriz oldu o kadar.
-Sürpriz derken.
-Son ana kadar farkında değildim olayın.
-Yani hiç şüphelenmedin öyle mi?
-Evet.
-İşte görün hanımlar. Allah bilir hap falan vermişlerdir zavallı çocuğa, ruhu bile duymamıştır.
-Yo, yo gözlerimi bağladı sadece.
-Ay inanmıyorum, resmen canilik.
-Ya cidden abartıyorsunuz, o kadar da önemli bir şey değil.
-Ne demek önemli değil Alp, insanlık dışı yaptıkları.
-Biz eski arkadaşız, böyle şeylerin lafı olmaz.
“Bir yaşıma daha girdim” diyor Melahat Yıldız “Acaba psikoloğumuz Muhsin Özdoğan’ın yorumu ne?”. “Hastamızda belirgin şekilde şizofreni var. Bu tarz vakalarda sıkça görülür. Bilinçaltında inkar ederler travmayı. Unutmaya ya da başka bir kılıfa sokmaya çalışırlar. Belli ki genç Alp yaşananların bir oyun olduğuna kendini inandırmış, acil psikolojik destek alması gerek” diyor psikolog. “Başımıza taş yağacak” diyor seyirci teyze. “Bana da çocukken amcam tecavüz etmişti” diyor Abdurrahmancan.
“Neler oluyor burada anasını satayım” diyor Alp, ama anlamanız için dudak okumayı bilmeniz gerek zira mikrofonu kapalı. “Allahtan acil şifalar diliyoruz sevgili Alp’e. Reklamlardan sonra çok önemli bir dosyayla karşınızda olacağız. Cem Garipoğlu Mars’ta mı? Astronomi uzmanımız ve NASA yetkilileriyle canlı bağlantılar kuracağız. Sakın bizden ayrılmayın”. Hemen Alp’in bulunduğu odaya gidiyorum. Dumura uğramış, boş boş sağa sola bakıyor garibim. Farkında değil olanların. Bilinçaltının derinliklerinde bir trajedi yatıyor. Herşey normale dönecek Alp. Kolay olmayacak elbette, ilaçlar, seanslar, hipnoterapi, şok tedavisi belki de. Ama sana söz veriyorum hep beraber atlatacağız bunları.
-Abi noldu az önce ya, bi bok anlamadım.
-Alp, bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.
-Neyi abi?
-Alp, -sağ elimle omzunu sıkıyorum- hayır yapamayacağım.
-Delirtme adamı be olm, söyle mevzu nedir?
-Alp, az önce katıldığın çöpçatanlık yarışması değildi.
-Hadi canım, inanmam.
-Seni kadın programına getirdim
-Orasın anladık heralde, ama neden?
-Alp, sen te, sana, seni, şey, hayır, hayır.
Alp’e sarılıp hüngür hüngür ağlıyorum. Kafamı kaldırıp gözlerine bakıyor ve bir anne şefkatiyle “Alpim benim” diyorum. Kafasını iki elimle sarıp göğsüme bastırıyorum. “Abi iyi misin” diyor, korku kokuyor nefesi. Zavallı Alp, hiçbir şeyin farkında değil garibim, kafayı sıyırmış. Kendisi mevzuya fransız kaldığından iki kişilik gözyaşı döküyorum. Olayı fantastik bir sona bağlayarak örtbas edebilirim ama o benim dostum, gerçeği bilmesi gerekiyor. Güçlü olmalıyım, Alp’in bana ihtiyacı var. Gözyaşlarını sil, dik dur, derin nefes al -diyaframdan- ve bir çırpıda anlat olan biteni. Lanet olsun yapamıyorum, daha cümleye başlamadan diyaframdaki nefesim gaz şeklinde anüsümden çıkıyor, kurallı başladığım cümle o kadar devrikleşiyor ki yüklem kayboluyor, sesim titremekten boğazım ağrıyor. Yapamıyorum, bir türlü toparlayamıyorum kendimi. Ağzım yerine belgelerle konuşmaktan başka çarem yok. Çantamdan gazeteyi çıkartıyorum. “Şu Cem Garipoğlu haberinin altındaki habere bak”.
Keçileri iyice kaçırdı zavallı, ağlanacak haline gülüyor, hem de sitcom efektleri gibi bağıra çağıra. Beyin-mimik koordinasyonunu kaybetmiş belli ki, neye nasıl tepki vereceğini bilemiyor. “Bu haber sana hiçbir şey anımsatmıyor mu Alp” diyorum. Kurbanın adı soyadının baş harfleriyle ilgili bir espri yapıyor. “O sensin Alp” diyorum “A.M. sensin”. “Hayır, sensin amcık” diyor ve yeniden basıyor kahkahayı. Bu seferki sitcomlarda çok komik bir şey olduğunda atılanlardan; uzun, yüksek sesli, arada ıslık falan da var. Omuzlarından tutup silkeliyorum “A.M. sensin Alp Maraz, Hüseyin Düzmez sana tecavüz etti, o yüzden televizyona çıkardım seni, yardımcı olabileceklerini düşündüm”. İki haftadır yüzüne bakmadığı kahkahaları bol kepçeden atıyor Alp, gülmekten gözünden yaş geliyor. Acaba Manisa mı daha uygun, Bakırköy mü diye düşünüyorum.
-Yalnız takdir ettim, sağlam plan yapmışsınız.
-Ne planı Alp, ne planı. İşletme falan yok, söylediklerimin tamamı gerçek.
-Olm burada A.M. yazıyor.
-Tamam işte, Alp Maraz.
-Benim soyadım Naraz.
-................
Kimliğine bakıyorum, harbiden de Naraz’mış. Neden iki haftadır ruh gibi gezdiğini soruyorum. “Kanka hiç sorma ya” diyor “Erken boşalma durumları oldu da çok canım sıkıldı”. Tüm çabalarım boşunaymış meğer, kendi kuyruğunu kovalayan köpek hesabı. “Valla abi özür dilerim, yetmiş milyona ifşa edildin kusuruma bakma, bilmiyordum”. “Takma kafana ya” diyor Alp “Hem ilgiye ihtiyacım var ayağına sürüyle kız düşürürüm, iyi oldu”. İşte, tripodun kırık ayağı tamir edildi, ıssız adam gitti yerine geyiksever dostum Alp geldi. Hala erken boşalma problemi yaşayıp yaşamadığını soruyorum, maalesef evet diyor. “Hiç üzülme Alpciğim, sorununun çözümünü biliyorum”
Soru: Sevgili Haydar Hocam, ben 20 yaşında gayet yakışıklı, tüm kızların peşinden koştuğu her hafta başka bir kadınla birlikte olan, yatakta da performansı gayet yüksek bir gencim. Yalnız bir sorunum var, iki haftadır erken boşalıyorum, sizce bunu engellemek için ne yapmalıyım? Rumuz: Beyaz Kobra
Cevap: Gel bakalım beykoz kobra, bakıyorum da beyaz engerek oluvermişsin. E be köftehor, sen her hafta başka kızla birlikte olursan başına gelecek budur. Evladım, sen git oku, çalış, evine para getir, vatana millete hayırlı ol. Gördüğün her gülü koparma, çünkü çiçek dalında güzeldir. Hem üstelik kobra isyan ediyor, ben de hayvanım sonuçta diyor, bu kadar üzerime yüklenme diyor. Baktı sen uslanacak gibi değilsin, işini erkenden bitiriyor. Cinsel organlar böyledir işte, sahipleriyle oyun oynarlar. Benden sana bir fıkra. Temel ile Fadime evlenmişler. Fadime’nin annesi Temel’e bir soru soracağını, eğer doğru cevaplarsa yazlığında kalmalarına izin vereceğini söylemiş. Temel peki demiş, kaynana sormuş soruyu. “Benim vajinam nerede” Temel önünde demiş, kaynana kaldırmış eteği, bilemedin arkamda demiş. Bir hafta sonra yine aynı soruyu sormuş, Temel arkanda demiş, kaynana kaldırmış eteği, bilemedin önümde demiş. Bu olaydan birkaç gün sonra da Fadime Temel’e “Temel, havalar çok sıcak, hadi tatile çıkalım” demiş, Temel de yapıştırmış cevabı: “Ananın damı yerinde durmuyor ki çıkalım”
